ARAMA SAYFASI

Bir İnsan, Bir Kâinat

Bir İnsan, Bir Kâinat

İnsan dünyada, akıl tacıyla taçlandırılmış; merak, tefekkür ve muhakeme (akıl yürütme) yetenekleriyle donatılmış yegâne varlıktır. Bu sebeple insan, araştırma, inceleme, deney yapma ve delillere dayanarak sonuçlar çıkarıp hükümler verme kabiliyetine sahiptir.

 

İnsan dünyada, akıl tacıyla taçlandırılmış; merak, tefekkür ve muhakeme (akıl yürütme) yetenekleriyle donatılmış yegâne varlıktır. Bu sebeple insan, araştırma, inceleme, deney yapma ve delillere dayanarak sonuçlar çıkarıp hükümler verme kabiliyetine sahiptir.

İnsan meselâ, bir kimya laboratuvarında 2 molekül hidrojen ve 1 molekül oksijeni birleştirilerek gözle görülür elle tutulur bir madde olan su elde eder. Anlaşıldığı gibi, bu laboratuvarda uygulanan metot; “deney ve gözlem”dir. Bir de kâinat laboratuvarı vardır ki, çok geniş ve sınırsız olduğundan, orada daha çok, ‘istidlal’ (delillerden sonuçlar çıkarmak, esere bakarak müessiri bulmak) ve ‘istikra’ (muhakeme ve mantık yoluyla gerçeklere ulaşmak, bilinenlerden bilinmeyenleri bulmak) metotlarından faydalanılır. Meselâ, ışığın bilinen saniyedeki yaklaşık hızı (300.000 km/s) esas alınarak, bilinmeyen Güneş ile Dünya arasındaki mesafe (ortalama 150 milyon km) ve diğer bilinmeyenler hesaplanır.

Evet insan, sonsuz kâinat laboratuvarının gökyüzü departmanına akıl dürbünüyle bakarak; bu âlemin birçok sırlarını çözebilmiştir. Meselâ, yerküresiyle birlikte güneş sistemindeki gezegenlerin, çok çeşitli kütlelerini, bulundukları çok farklı konumlarını, çok değişik yörüngelerini ve dönüş hızlarını tespit etmiştir. Elbette bu gezegenlerin uzayda çok hassas bir düzenle, birbirlerine çarpmadan ve güneşle çekim kuvveti denilen görünmez bir bağla bağlı olarak gayet mükemmel ve hikmetli hareketlerine bakan insan, bu işlerin sonsuz kudret ve ilim sahibi fâilini, yani “Allah’ı” tanıma şuuruna ulaşır.

Aynı şekilde, bu dünya kütüphanesinin hayvanlar reyonunda incelemelerde bulunan insan, onların kendilerine has hallerinden ve hareketlerinden bir çok hükümler çıkarabilmiştir. Meselâ, basit bir koyun resmine bakıp onun ressamını takdir eden bir insan, gerçek koyunu gördüğü zaman onun da mahir bir sanatkârı olduğunu aklı ve kalbiyle tasdik eder.

Yine, koyunun verdiği süte bakan akıllı bir insan: “Süt kelimesini yazmak için bile nasılki bir ilim gerekiyor; elbette koyunun bedeninden sağılan sütü yapmak için de ilim gerekir; koyunda ilim olmadığına göre bu akılsız koyunun bedeninde sütü yaratan bir ilim sahibi vardır” diyerek, hayvanın bedeninde otu süte çeviren bir kudret elinin işlediğini idrak eder ve Allah’ı ilmiyle, kudretiyle ve rahmetiyle tanır.

İnsan akıl yürüterek şu basit örnekten bir gerçeği daha yakalayabilir. Bir otomobil fabrikasını düşünelim. Bu fabrika üretilecek otomobillerin cinsleri, modelleri ve şekilleri öncelikle bir irade tarafından plânlanır. Sonra bu otomobiller fabrikadaki âlet ve makinalar kullanılarak yapılır.

Şimdi birisi kalkıp bu gerçeği görmezlikten gelerek; “Otomobilleri bu fabrika plânladı ve içindeki makinalar da onları üretti” dese, bu sözün ne kadar saçma olduğunu aklı başında olan her insan anlar. Çünkü yapılan otomobillerden ne fabrika haberdardır, ne fabrikadaki makinalar, ne de otomobillerin kendileri.

Şimdi bu örnekten hareketle hakikate bakalım. Bir koyunu düşünün: o bir et, süt ve kuzu üretme fabrikası gibidir. Koyun rahmindeki kuzunun şeklini, rengini, cinsiyetini ne kendisi planlar ve uygular, ne de karnındaki kuzusu bu işleri yapabilecek yeteneklere sahiptir. Üretilen kuzunun kendisi de yapılışından habersizdir. İşte insan, kendisine bir anlama ve takdir etme âleti olarak verilen aklı ile, bir ilim, kudret ve hikmet sahibinin bu işleri yaptığını anlar, koyun ve kuzu üzerinde tasarruf eden Allah’ı bu ve benzeri eserleriyle tanır.

Bütün canlıların bu şekilde rahimlerde ve yumurtalarda yaratılıp, o karanlık mekânlarda kendi şuurları ermediği halde, şuurlu bir tarzda, kendilerine has şekillerde biçimlendirilmelerini, orada dünyayı bilmedikleri halde dünyadaki hayatlarına lazım olacak âlet ve cihazlarla donatılmalarını, kendilerine özel biçimde beslenip büyütülerek yeryüzüne çıkarılmalarını düşünen insan, tüm canlıları içine alan bu şuurlu işleri ancak kudreti, ilmi ve iradesi her şeyi kuşatan Allah’ın yapabileceğini anlar ve Âlemler Rabbinin hikmetine hayran olur.

Ve buradan hareketle insan, sevdiklerini ve kendisini de aynı şekilde yaratıp yaşattığı için Rabbine minnettar olur, Ona sonsuz bir muhabbet duyar…

Allah’ın bütün bu gibi işlerine bakarak, Onu Alîm, Hakîm, Müzeyyin ve Müdebbir ve diğer isimleriyle tanır, sever…

İşte böyle tek bir atomun, tek bir gezegenin, tek bir hayvanın, tek bir bitkinin hayatları ve hareketleriyle yaptıkları şehadetlerini işiten insan, bütün kâinatın ayrı ayrı dillerle fakat aynı hakikati dile getirdiklerini; bir eserin sanatkârını farklı açılardan anlattığı gibi, kâinatın ve içindekilerin de Allah’ı (cc) ilmiyle, kudretiyle ve iradesiyle anlattığını duyar ve görür. Kendisi de o şahitlerden birisi olarak Âlemler Rabbi’nin şahidi olur. Ve bilerek ve anlayarak sahip olduğu tahkiki imanıyla Onun muhatabı ve şerefli bir misafiri olur.

...

(*) Celâleddin Atamanalp hocamızı geçtiğimiz ay Rahmet-i Rahman’a uğurladık. Rabbimiz mekânını cennet eylesin. Yakınlarına ve sevenlerine sabırlar diliyoruz.