Bilindiği gibi, her eser, sahibi hakkında bize bir şeyler söyler, onun özelliklerinden haber verir. Bu anlamda şehir de, kendisini kuran insanlar hakkında konuşur, deyiş yerindeyse, onları ifşa eder. İşte bu sebepten dolayı, şehri kuranların hayata nasıl baktıklarını, ne yapmak istediklerini, nelerden korktuklarını veyahut onların hırslarını, arzularını, belki de akletme düzeylerini; kısacası kim olduklarını biz şehre bakarak okuruz. Nitekim, bu özellik, yani şehrin büyük bir insan, insanın ise küçük bir şehir oluşu, sanki anlam olup göğe yükselseler, bu ikisinin bir ve aynı şey olacağı hissi uyandırır insanın içinde. Bu açıdan baktığımızda, günümüzün modern şehirleri de, her biri içinde ‘modern şehir’ taşıyan insanları haber verir bize.
Hayatını ‘ben’ yahut ‘tek başınalık’ üzerine kurmuş insanları görürüz biz, modern şehrin doğadan kopuk tek başınalığında. Doğada gözlenen ‘gelip geçici’likten korkarak, ‘kalıcı olma’yı arzuladıklarını fark edebiliriz beton yığınlarına bakınca. Böylece, şehrin ‘katı’laştırılmasındaki örtük niyetlere uzanır; oradan, binaların yüksekliğinde, (topraktan yükseğe çıkarak) ölümden ve hesap sorulmaktan uzaklaşma çabasını okuyabiliriz.
Yine, şehirde faaliyetlerin gün be gün çoğaltılıp hızlandırılması, bize, insanların içinde unutulmak istenen bir sıkıntı olduğunu sezdirir. İnsanın kendi özünden kaçma, varlığını kendi dışında kurma eğilimini buluruz işkoliklik ve hayatı sefahet ‘renk’leriyle boyamada. Yersiz kahkahalar, mutluluktan ziyade, enfüsteki ağlanası sıkıntıyı fısıldar gibidir.
En çok, demir kutularında trafikte sıkışan şaşkın ve yalnız insanlar özür teşkil eder, ‘üretken-özgür-mutlu birey’ iddiasına. Kalplerin birbirine uzak düşmüşlüğünü ise, sürücü ile yaya arasındaki ‘mesafe’den kavrarız...
Hasılı kelâm, Batı medeniyetinin görünür olduğu modern şehir, kendi özünden kaçmış, hakikate sağır insanları konuşuyor bugün. Esmanın tecelli ettiği doğayı yalanlamanın kötü sonuçlarına işaret ederek, onlardan bahsediyor. Ve daha kötüsü, insanın, doğayla çatıştıkça, sadece onu değil, aslında tek sermayesi olan kendi tabiatını da harcadığına delâlet ediyor.
Bu şartlar altında, bize düşen, artık şehri başka türlü konuşturmak, onun aleyhimize şahitlik yapmasından kurtulmaya çalışmak olmalı. Bu büyük bir lâf, ama çözüm ‘büyük projeler’de değil. Evvelâ, kendi tabiatımızı tek tek, yeniden ve doğru okumak zorundayız. Nasıl ki bozuk bakışlar, bugünkü modern şehirleri netice verdiyse, hakikatli bakışlar da illâki yüzümüzü ağartacak şehirleri sonuç verecektir.
Tüm mesele, şehirlerin de ötesinde bütün kâinat ile bizim, aynı El’den çıkmış olduğumuzu kavrayabilmekte. Ancak o zaman, doğadaki gelip geçiciliğin, aynı zamanda kaçamayacağımız kendi kaderimiz olduğunu; toprak bedenimizi topraktan yukarıda tutmakla ölümden ve hesaptan kurtulamayacağımızı; aşırı meşguliyet ve eğlenceyle zaman öldürmenin derde deva olmadığını ya da fazla enerji tüketmenin bizi doğaya üstün kılmayacağım anlayabiliriz. Bizim doğaya üstün olmaya değil, onunla ortak olan Mercimize yönelmeye ihtiyacımız var.
