ARAMA SAYFASI

''Peygamberin Oğlu İmansız Olur mu?''

''Peygamberin Oğlu İmansız Olur mu?''

İnsan, iradesiyle iman veya inkârdan hangisini tercih ederse, Cenab-ı Hak, ona o yolda gitmesi için imkân verir. Tercihini yaptığı ve kararı kendisi verdiği için sorumluluğu da o insanın kendisine aittir.

 

İNSANIN önüne iki yol açılmış: Hidayet ve dalalet; inanmak ve inanmamak; kabul etmek ve reddetmek. Bu iki tercih konusunda karar vermek bütünüyle insanın kendisine bırakılmış.

İman bir nasip meselesidir; insanın iman etmesi, Cenab-ı Hakk’ın nasip etmesine bağlıdır. Fakat imtihan sırrından dolayı insanın da imanı elde etmek için bir gayretin içinde olması gerekir. Çünkü, insan bizzat kendi iradesini kullanıp imana talip olmadıkça, Cenab-ı Hak o kimsenin kalbine imanı zorla koyacak değildir. Bundan dolayı, Allah’ın insana imanı nasip etmesi, insanın bu hususta göstereceği gayrete bağlıdır.

Sadeddin Taftazânî, imanı, “Kulun kendi cüz’î iradesini kullandıktan sonra, onun kalbine Cenab-ı Hak tarafından konulan bir nurdur” diye tarif eder.

İman gibi, inançsızlık da böyledir. Kul kendi iradesini kullanarak inançsızlık ve dalâlet yolunu tercih eder, hal ve hareketleriyle bunu açıkça gösterirse, Cenab-ı Hak da ona iman nurunu nasip etmez, gitmekte olduğu inançsızlık yolunda bırakır.

Şu halde kul, iradesiyle bu yollardan hangisini tercih ederse, Cenab-ı Hak, ona o yolda gitmesi için imkân verir. Tercihini yaptığı ve kararı kendisi verdiği için sorumluluğu da o insanın kendisine aittir.

Nitekim Hz. Nuh’un hanımı ve oğlu, Hz. Lût’un hanımı, Peygamber Efendimizin amcası Ebû Talib bu mesele için somut bir örneklerdir. Bunlar bir peygamber hanımı, bir peygamber oğlu ve bir peygamber amcası olmakla birlikte, kendi iradelerini doğru kullanmamışlar, inatlarında direnmişler, Peygamberin dâvetine kulak tıkamışlar, sonuçta da iman nimetinden mahrum kalmışlardır.

Demek ki, bir insanın gerçek kurtuluşa ve huzura erebilmesi, bizzat kendi iradesini iyiye kullanarak hidâyet yolunu tercih etmesine bağlıdır. Aksi durumda, peygamber oğlu da olsa bunun kendisine hiçbir faydası olmaz.

...

Mesela, Hz. Nuh aleyhisselam kendi görevinin sadece hak ve hakikati anlatmak olduğunu biliyordu. Çünkü her konuda, neticeyi yaratmak Allah’a aittir. Bunun için gerek babalık, gerekse peygamberlik şefkatiyle sürekli oğlu Kenan’ı imana ve dine davet etti. Belki imana gelir düşüncesiyle yalvarırcasına son anda şöyle seslendi:

“Haydi yavrum, bizimle gemiye bin ve imana gel. Kâfirlerle beraber olma! İşte görüyorsun, sular yükselmeye başladı.”

Fakat bütün telkinlere rağmen, Kenan inadında ısrar etti. Babasını dinlemedi. Kendi gücüyle kurtulacağını sanıyordu. Şöyle dedi:

“Hayır, binmem! Senin gemine bineceğime bir dağa sığınırım. O dağ beni boğulmaktan kurtarır” dedi.

Nuh Aleyhisselâm, oğlunun imansız olarak ölmesine razı olamıyordu. Son sözleri şu oldu:

“Oğlum! Bugün iman ve itaatleriyle Allah’ın rahmet ve merhametine erenlerden başkası için kurtuluş yoktur. İnat etmenin mânâsı yok. Bak, işte sular etrafımızı sardı bile.” (Hûd Sûresi, 11:42,43)

Hz. Nuh daha sözlerini bitirmeden oğlu ile kendisinin arasına büyükçe bir dalga girdi ve Kenan’ı alıp götürdü. Böylece nefsine uyması, inadı ve inançsızlığı sebebiyle kurtuluş yoluna giremedi…

Lût aleyhisselâm da bir peygamber olduğu halde, hak dine yapmış olduğu davete başta hanımı karşı çıkmıştı. Bununla da kalmamış, inanmayanlar ve azgınlar arasında yer almış ve sonunda bu tercihinin karşılığını görerek helak olanlar arasına kalmıştı.

Peygamberimizin (asm) amcası Ebû Talip de, Allah Elçisi’nin yıllar boyu iman telkinine, İslâm’a davetine, şefkatle çağırmasına rağmen, tercihini inançsızlık yönünde kullandığı için iman nimetinden istifade edememiştir.

Bu konuda Cenab-ı Hak, Peygamberimize hitaben: “Sen istediğini hidayete getiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir” buyurmuştur. (Kasas Suresi, 28:56)

Demek ki, iman ve inanmak bir tercih ve irade meselesidir. Bu konuda sorumluluk da tercihini kullanana aittir.