117 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Aramızdaki Derin Dere

Eylül 2017, 489 451 Görüntülenme Eklenme Tarih: 13 Mayıs 2019 13:51 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

Tanzimatla başlayan Avrupa hayranlığı döneminde, Üstat Bediüzzaman Hazretleri dönemin yöneticilerini ve aydınlarını ikaz ederek, Batının sadece ilim ve tekniğine talip olmamızı, bizimle çok noktada ters düşen kültüründen ise uzak durmamızı önemle vurguluyordu. Bir Müslüman’ın Batı kültürünü bütünüyle kabul etmesinin mümkün olamayacağına dikkat çekerken, “Aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz.” (Mesnevî-i Nuriye) diyordu.

Gerçekten, bu iki kültüre sahip insanları bir noktada buluşturmak mümkün değildir. İçki ya içilir veya içilmez, bunun hatt-ı muvasalası yani ortak bir buluşma noktası yoktur. Keza, kumar da ya oynanır veya oynanmaz; onun da ortası yoktur. Kısacası bütün güzelliklerin menbaı olan imanla, bütün kötülüklerin kaynağı olan küfür bir kalbde birlikte bulunamayacakları gibi, onları benimseyen insanlar arasında da ciddî ve samimi bir beraberlik tahakkuk etmez, gerçekleşmez. Sadece, günümüzün yaygın ifadesiyle “karşılıklı menfaat ilişkileri” bu kimseleri belli meselelerde buluşturur, ama aradaki derin uçurum da varlığını sürdürmeye devam eder.

Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanların hem şahsî ve aile hayatlarına, hem de toplum hayatına esaslar getirmiş, Allah Resulü (asm) bunları ümmetine bütün tafsilatıyla anlatmış ve hayatıyla fiilen sergilemiş ve ders vermiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl inanacağından, namazını nasıl kılacağına, ticaret hayatında hangi esaslara uyacağına kadar her şeyi Peygamber Efendimizden öğrenmiştir.

Üstat Hazretleri buna çok güzel bir örnek veriyor ve Peygamber Efendimizi (asm) bir sarayın tamamını aydınlatan merkezî bir lambaya teşbih ederek, bir Müslüman’ın her konuda ondan ışık aldığını, her şeyiyle ona bağlı olduğunu nazara veriyor. Bundandır ki bir Müslüman, Peygamber Efendimizden (asm) alâkasını kesse, ruh âleminde ve ahlâk dünyasında tam bir çöküntüye uğrar. Ve sonunda küfür karanlığına düşebilir.

Bir Hristiyan ya da bir Yahudi için durum çok farklıdır. Onlar gerek şahsî hayatlarını, gerek toplum hayatlarını tahrif olmuş semavî kitaplarına  göre değil, beşerî kanunlarla ve toplum kültürüyle belirlemişlerdir. Bu kültürün bazı esasları, temelde yine dine dayanmakta ise de uygulamada durum çok farklıdır. Onlarda bir yasaktan sakınan kişi, bunu kanunlara uymak için yaptığından bu şahsın dine olan bağlılığı tamamen kopsa da yaşama düzeninde büyük bir değişiklik olmaz.

İslâmiyet, hem ferdin şahsî hayatı hem de toplum düzeni konusunda emir ve yasaklar getirdiğinden bir Müslümanın bunlara uyması sevap, uymaması günah ve isyan olmaktadır. Beşerî kanunların hâkim olduğu toplumlarda ise böyle bir durum söz konusu değildir. Onlarda emirlere uymanın bir mükâfatı yoktur. Ancak, yasaklara uymamanın cezası vardır. Yani toplumun düzeni, İlâhî emir ve yasaklarla değil, beşerî kanunlarla temin edilmektedir.

Bundan dolayı, bir Müslüman, Peygamber Efendimizin (asm) yolundan dönse, “hayat-ı içtimaiyede (toplum hayatında) bir zehir” hükmüne geçer.

Allah’a ve ahirete inanmayan insanlar, ölüm ve ötesini düşünmeyip günlerini gün etme konusunda hayvanları örnek almış gibidirler. Onların temel felsefeleri şöyle özetlenebilir: “Nasıl olsa öleceğiz, ölümden sonra da bir başka hayat olmadığına göre, ölümü düşünüp rahatsız olmak yerine, onu hiç düşünmeyip dünya zevklerinden mümkün olduğu kadar çok tatmalıyız.”

Peygamber Efendimiz (asm) ise bir hadis-i şeriflerinde, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz.” buyururlar. Ölümü hatırlamak, kişiyi ebedî hayat için daha fazla çalışmaya götürür. Yine ölümü düşünmek, ahirette “zerre miskal hayrın da, şerrin de” hesaba gireceğini hatırlatmakla  kişiyi günahlardan, isyanlardan ve gayr-ı meşru zevklerden uzaklaştırır.

Ölümü düşünmek, insanı hayvandan ayıran çok önemli bir özelliktir. Cenâb-ı Hak (cc), hayvanlara ölümü bildirmemiştir. Zira, onların makamları sabit olduğundan böyle bir bilgi onları daha fazla amel işlemeye sevk etmeyecek, aksine hayatlarını karartacak, üzüntülerini artıracaktır. Buna ise Allah’ın rahmeti ve hikmeti müsaade etmemiştir.

Ölümü düşünmeyip sefahat yolunu takip eden insanlar, ayette haber verildiği gibi hayvanlardan daha aşağıdırlar.

“(Onlar) hayvanlar gibi, hattâ daha da aşağıdırlar.” (A’râf Sûresi, 179)

Zira hayvan günahsızdır, isyansızdır. Kendisine kaderin çizdiği bir hayat tarzını aynen sürdürmektedir.

İlâhî haberleri ve tehditleri hiçe sayan insanlar elbette hayvandan daha aşağı bir derekeye düşerler. Bunun neticesi ise cehennemde ebediyen azap çekmektir.

 

 


Eylül 2017, 489 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Kalp Aynanız Nasıl? / Nefisle Boyanmak

İnsanların Allah’ı tanımada en yakın delilleri, içinde yaşadıkları kâinattır. Kâinat kitabını okumada ve doğru değerlendirmede ise en büyük ve yegâne rehber Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bediüzzaman hazretleri bu İlâhî Ferman için “şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesini kullanır.

Devamı »

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »