438 Yazı Zafer Araştırma Grubu

Yazar Profili »

İstanbul Sözleşmesi, Şiddete Çözüm mü, Aileye Tuzak mı?

Eylül 2020, 525 755 Görüntülenme Eklenme Tarih: 20 Ağustos 2020 14:53 Zafer Araştırma Grubu

 

İstanbul Sözleşmesi fert, aile ve toplum olarak hayatımızı etkileyen ve gerekli önlemler alınmazsa olumsuz sonuçlarını daha da fazla göreceğimiz bir sözleşme. Çok konuşulduğu halde ne olduğu pek anlaşılmış değil ve bu sebeple de bazı muhafazakâr insanlar dahi türlü tereddütler içindeler. Bu sebeple bu konuyu yazmak istedik.

 

İstanbul Sözleşmesi, üst başlığı kadına şiddet olan ve bu sözleşmeyi imzalayan ülkelerin üzerine pek çok yükümlülükler getiren uluslararası bir sözleşmedir. Pek çok vesileyle duyduğumuz 6284 sayılı kanun da bu sözleşme dolayısıyla üstlenilen yükümlülükleri yerine getirmek için çıkarılmış bir kanundur. Genel anlamda İstanbul Sözleşmesi de 6284 sayılı kanun da “Kadına şiddet ve ev içi şiddet” konularını düzenliyor. 

Evet, bu sözleşmede de kanunda da yerinde hükümler ve uygulamalar var, bu açık. Zaten sözleşme metni okunduğunda bu görülebilir. Ancak bu sözleşmede ‘yerinde’ denilenebilecek düzenlemeler olması, onu ‘masum’ yapmaz. Nasıl ki, kuzu postu giymek bir kurdu masum yapmazsa, bu sözleşme de bir takım yerinde maddeler sebebiyle ‘masum’ görülemez. 

Peki, bu sözleşme neden masum değil, bunca insan neden itiraz ediyor? Hele hele savunanların yaftaladıkları gibi, bu sözleşmeye karşı çıkanlar kadınlara uygulanan şiddete razı mı?

Şu gerçeği unutmamak gerek: şiddet her ne şekilde olursa olsun kabul edilemez. Kadın ya da erkek olsun, kim şiddet uyguluyorsa onun karşısında durulmalıdır. Şiddetin, zulmün, haksızlığın kadını erkeği olmaz; kim yaparsa karşılığını adaletli bir şekilde görmelidir. Malesef ki, genel olarak şiddet, özelde kadına şiddet hepimizin ortak problemidir. Bu dertlere deva olabilecek düzenlemelerin yapılıyor olması elbette takdiri hak eder. Hatta bu gibi sorunların çözümü için yapılan yasal düzenlemeler daha da artırılmalıdır. Fakat sözkonusu bir uluslararası sözleşme olunca bunu altında yatan ideolojiden bağımsız değerlendirmek, hata etmek olur. Her kelimesini ve doğuracağı sonuçları titizlikle düşünmek mecburiyeti vardır. Bu sorgulamayı gereğince yapmazsanız, ileride karşınıza çıkaracağı problemler ve yükümlülükler karşısında dizinizi dövmeniz bir işe yaramaz.

Şunu açıktır ki, İstanbul Sözleşmesi’nin arka planında da Türkiye’nin toplum, fert ve aile yapısını dizayn etme amacı vardır. Sözleşmenin içerisine sinsice yerleştirilmiş bazı kavramlar ve bu kavramları inşa etmenin gereği olan birtakım yükümlülükler söz konusu. Bu sözleşmede problemli en temel iki kavram, ‘cinsel yönelim’ ve ‘toplumsal cinsiyet’ kavramları. 

Basılı medyadan, sosyal medyaya, dizilerden filmlere kadar her platformda masum ve normalmiş gibi güzellemesi yapılmasına, örtülü teşvik edilmesine ve sözleşmenin özü ile alakası olmadığının vurgulanmasına karşın aslında sözleşmenin alt metninde ve ideolojisinde yatan en temel iki kavram bunlar: ‘cinsel yönelim’ ve ‘toplumsal cinsiyet’ kavramları. Bu gerçeği Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro’nun açıklamalarında da görüyoruz. Polonya, sözleşmenin bu dayatmalarını reddettiği için çekilme kararı aldı.1

Hal ortadayken birileri her fırsatta, sözleşmede geçen “cinsel yönelim” kavramının meselenin özü ile alakalı olmadığını anlatıyor. Biz de merak ediyor ve soruyoruz: Dediğiniz gibiyse “İstanbul Sözleşmesi İzleme Platformu”2 isimli oluşum, neden yoğun şekilde marjinal feminist gruplar ve LGBT derneklerinden teşekkül ediyor? Bu gruplar neden bu sözleşmeyi bu kadar önemsiyorlar?

Bu soruları öncelikle, sözleşmeyi savunan, muhafazakâr olduğunu ve aileyi korumayı amaçladığını iddia ettiği halde sözleşmeyi masum gören dernekler cevaplamalıdır.

Aslında herkes çok iyi biliyor ki, bu sözleşme toplum yapımızı dizayn etme amacı güdüyor. Sözleşmeye üstte belirttiğimiz marjinal grupların, eşcinsel derneklerinin hararetle sahip çıkmasının gerçek sebebi de bu.

Peki “Toplumsal cinsiyet” kavramı ne? 

Bunu şöyle açıklayalım: Bu kavrama göre biyolojik olarak kadın veya erkek olmanızın bir önemi yok, yani cinsiyetini değiştirebilirsin. Toplumsal cinsiyet projesi ile kişiye deniliyor ki, “kendini biyolojik (doğduğun) cinsiyetin ile sınırlı hissetme”. Yani bu şu demek: Doğuştan gelen tabiatını, fıtratını, özünü reddet; kadınlar erkek gibi, erkekler kadın gibi olabilir. Toplumsal rolleri reddet, toplumsal cinsiyet kabullerini reddet…

Sözleşme ayrıca, “aile” kavramını kaldırıp yerine “ev” kavramını getiriyor. Böylece her türlü nikâhsız, sapık, vs. beraberlikleri koruma altına alıyor.

LGBT sadece cinsiyetsizlik değil, her türlü sapıklığı (henüz icad edilmemiş olanlar da dahil) masum telâkki eden ve korunmaya lâyık gören bir ifade. Bunun yanına daha başka harfler de ekliyorlar, hattâ en sonuna bir de + işareti koyarak ucunu açık bırakıyorlar. Bütün bunlar “cinsel yönelim” adıyla adlandırılıyor ve koruma altına alınıyor.

Sözleşme, bu hususlara aykırı düşen inanç, örf ve adetlerin de kökünün kazınmasını devlete, millete, bütün resmî ve sivil kuruluş ve vatandaşlara emrediyor.

Evet bu bir proje ve bunun bir sonraki aşaması ise cinsiyetsiz çocuk yetiştirmek. Bu, İstanbul Sözleşmesi’nin “toplumsal cinsiyet” bahsi geçen maddelerinden bazıları okunduğunda görülüyor.

 

...

 

Eğitimle ilgili de önemli maddeler var. Eğitim maddesi, taraf devletler tüm eğitim düzeylerinde “toplumsal cinsiyete dayalı” eğitimler verir, diyor. 

Mesela, bilindiği gibi Avustralya, LGBT oluşumlarına açıktan destek veren birkaç ülkeden biri. Kamuya ait alanlarda, ülke tanıtımlarında ve hükümet propagandalarında LGBT’nin sembol ve bayrakları görülebiliyor.

Öyle ki, eğitim sistemleri “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerine kurulu olan Avustralya’da, LGBT propagandası ilkokul kitaplarında bile var. Bunun doğal sonucu olarak eşcinsellik daha ilkokulda çocukların zihninde normalleştirilmiş durumdadır. Bu ülkede yaşayan Müslümanlar bu sebeple çocuklarının geleceğinden endişeliler.

Bizim de endişe etmemiz lazım. Çünkü hedefte, nesillerimize verilecek “toplumsal cinsiyet” temelli eğitim ile bizim toplumumuzun da Avustralya toplumu gibi olması vardır. Bu abartı değil; bugün itibariyle “toplumsal cinsiyet” temelli eğitim MEB müfredatına da girmiş durumda. MEB’e bu dayatmayı yapan İstanbul Sözleşmesi’dir. Bu kazanımlarından güç alarak, fırsat ve imkan bulduklarında okullarda çocuklarımıza eşcinselliğin ne kadar normal bir şey olduğu anlatılacak…

Evet, İstanbul Sözleşmesi uluslararası bir sözleşme olarak geri planda taşıdığı ideolojiden bağımsız ele alınamaz, alınmamalıdır.

Bulunduğumuz noktada ne yapılmalı? 

Hiç tereddütsüz ve beklemeden, Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmelidir. Bunun yanında bir problem olarak ortada duran şiddeti önleyecek adaletli düzenlemeler yapılmalıdır. İstanbul Sözleşmesi’ni yegâne çözüm olarak sunanlar bu toplumun iyiliği için çalışmıyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ni, daha doğrusu kadına şiddeti önlemeyi maske olarak kullanıyorlar. Çünkü bu zamanda bir toplumu dizayn etmek öyle kolay değil. Bunu tepeden inme bir şekilde yapamayacakları için, asıl amaçlarını kadına şiddet gibi herkesin hassas olduğu bir konu ile perdeleyerek toplumları dizayn etmeye çalışıyorlar.

İşte bu sebeplerle İstanbul Sözleşmesi vatana, topluma, İslâm’a ihanettir. Bu sözleşmeden acilen çekilmelidir.

 

Kaynaklar ve atıflar:

1. https://t.co/COkFT7R9a1

2. “İstanbul Sözleşmesi İzleme Platformu” listesi incelendiğinde marjinal feminist gruplar ve LGBT derneklerinin yoğun şekilde yer aldığı görülmektedir.

 

 


Eylül 2020, 525 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Hazır Cevaplar

Hazır Cevaplar Eylül 2020

Devamı »

Sayılı Sözler

Sayılı Sözler Eylül 2020

Devamı »

Düşünceler

Düşünceler Eylül 2020

Devamı »

Satır Arası

Satır Arası Eylül 2020

Devamı »