ARAMA SAYFASI

Kör Olmak Ya Da Olmamak, İşte Bütün Mesele Bu!

Olayların, zahiri (dış) görüntüsünden ziyade,

batıni (iç) sebeplerini anlayabilmek ve

bunların diğer olaylarla ilişkisini kavrayabilmek için

'gözümüzün' dört açılması gerekiyor.

Zira Allah korusun;

“Dünyada kör olan, Ahirette de kördür.” (İsra, 72)
 

Ünlü İngiliz edebiyat ustası W. Sheakespeare, “Var olmak, ya da olmamak; işte bütün mesele bu!” sözcüklerini Hamlet'e söyletir. Bir bıçak sırtında imiş gibi, son derecede hassas dengelere bağlı olarak kurulan bu evrende yer ve zaman boyutunda görüntülenen her olay, önceden plânlanmış bir kader perdesinde görünür, oluşur ve daha sonra kaybolur. Hayatın “bir varmış, bir yokmuş” yargısına hak verirmiş gibi, içinde yaşadığımız sonsuz ufuklara kadar uzanan, her nesnenin bir başka nesneye göre değer kazandığı, hiyerarşik bir düzen ve mükemmel bir ahenkle işleyen kâinatta her cisim, kendi bulunduğu yer ve zaman boyutunda bir ‘görev’ üstlenmiş olduğundan, dışa yansıyan varlık-yokluk gibi görüntüler, tamamen izafiyet çerçevesi içinde değerlendirilmelidir. Çünkü ünlü deyişle, “Bu kâinat, zıtların dengesi ile yaratılmıştır.”

Uzaydaki uydular (aylar) gezegenler etrafında, gezegenler güneşler etrafında, güneşler galaktik merkez etrafında, galaktik merkez kendi ekseni etrafında, galaksiler bir başka galaksi etrafında dolanırlar. Bu büyük âleme uzmanlar, “makrokozmos” adını veriyorlar. Maddenin en küçük elamanı olan atomda da benzer plânlamayı ve dengeli bir tasarımı görmek mümkündür. Elektronlar çekirdek etrafında, elektronlar kendi ekseni (spin) etrafında; atomlar fiziksel yasalarla kimyasal prensipler ve matematiksel denklemlerle bağlandığı moleküller çevresinde hareket edip sürekli bir titreşim halinde “mikrokozmosun” harikalar harikası düzenlemesini sergilerler.

Canlılarda da aynı hayret verici düzenlemeyi görürüz. Hücrelerden dokular, dokulardan sistemler, sistemlerden organlar, organlardan da mükemmel bir organizma meydana gelmiştir. Her birim; bir üst birimin sıkı denetimi altında, bilinçli bir iletişim ağı ile birbirinden haberdar ve kontrollü olarak vazifelerini sürdürürler.

Çünkü evrenin tamamını oluşturan atomik düzeydeki parçacıkların her biri ve bunlar arasında mevcut olan olağanüstü derecedeki sıkı ilişkiler, matematik prensiplere dayalı dantel misali örülmüş düzenlemelerin yasalaşmış örnekleri ile doludur.

Bu öylesine ahenkli, öylesine muhteşem ve öylesine harika bir nizamdır ki; burada şans ya da tesadüflere, olasılık ya da olanaklara, seçenek ya da rastlantılara yer yoktur. Her mekân ve zaman boyutunda olması gereken neyse, o olur. Her şey ve her olay kendi yerinde; nerede ve nasıl bulunması ve oluşması gerekiyorsa, oradadır ve o zamandadır. Talih, şans, zar ve fal oyunları, evrensel bütünlük içinde yer almaz.

Olayların kendi doğal seyri içindeki akımı, üstün bir plânlamanın bilimsel örnekleri ile doludur. “İstim arkadan gelsin” zihniyeti beceriksizliğin ve tembelliğin bir simgesi olduğundan, evren sözcüğünde bu terminoloji mevcut değildir. Canlı cansız her varlık, mikrokozmostan makrokozmosa kadar uzanan geniş bir yelpazede; gelmiş geçmiş, hâl ve gelecek tüm zamanlarda yerlerini alırken, insanda önce hayret, sonra da hayranlık uyandıracak kadar kapsamlı bir kâinat kitabının sahifelerini titizlikle hazırlarlar. Bu kitabın her satırında, her kelimesinde, her harfinde Allah’ın varlığına ve birliğine; hayat, ilim, kudret, irade ve tekvîn demek olan subutî sıfatlara şehadet eden kesin deliller ve değişmez işaretler vardır.

Çoğu kez yanlış bir yaklaşımla olayların izafî (göreceli) görünüşüne göre anlam vermeye çalışırız. Oysa kâinattaki her nesnenin bulunuş koordinatı ile yaşama zamanı, önceden belirlenmiş bir ‘kader’ çizgisinin, bilimde henüz tam olarak anlaşılmamış ‘boyut’ kavramının dışa yansıyan sade bir görüntüsünden başka bir şey değildir.

Evrende her cisim birbirini çeker. Bu sonuç, herkesçe bilinen Newton’un ünlü çekim (gravitasyon) yasası ismini verdiğimiz yasanın bir gereğidir. Güneşin dünyaya uyguladığı çekim, dünyanın aya uyguladığı çekim, gezegenlerin birbirini çekmesi, atom çekirdeğindeki protonların elektronları çekmesi, sonsuz büyükle sonsuz küçük elemanların birbirinden kopup dağılıp, çözülmesini önlemeye yönelik bir uygulamadır.

Çekim kanununu Newton, 4 asır önce bulmuştur ama bu kanun Newton’dan önce de aynen mevcut ve geçerliydi. Tüm fizik, kimya, astronomi, kozmoloji ve biyoloji; özetle tüm bilimdeki yasalar ve prensipler, matematik formüllerdeki eşsiz denkleşmelerle plânlanmış, düzenlenmiş, organize olmuş, oturmuş, yerleşmiş bir görünüm sergilerler. Bilimciler bu yasaları “icat etmemiş,” sadece varlığını ortaya çıkarmışlardır. Cristoph Colomb’tan önce de Amerika kıtasının var olduğu gibi…

Işığın evrendeki en yüksek hız olduğu bilinmeden önce de, ışık bu hızla hareket ediyordu. Elektrik icat edilmeden önce de, elektrik vardı. Gezegenlerin eliptik yörüngelerde belirli hız ve periyotlarla döndüğünü söyleyen Kepler’den önce de, gezegenler bu yörüngelerde dönüyorlardı. Nihayet, Galile’nin dünyanın döndüğünü söylemeden önce de, dünya dönüyordu.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada sadece Edison’a ampulü bulduğu için övgüler yağdırıp, Güneş ışığının “Yaratanını” görememek, acizliğin ve basiretsizliğin en belirgin bir göstergesidir.

Havadaki gazlar, en ideal ölçüde ve miktardaki bir karışımın örneğini sergileyerek; basınç, sıcaklık, nem ve nihayet canlıların solunumu için gerekli olan belli oranlarda birleşerek atmosferi meydana getirirler. Yeryüzünün dörtte üçünün sularla kaplanması, yağış rejiminin en mükemmel bir dağılıma sahip olmasında birinci derecede rol oynar. Yüksek dağlar, tepeler ve vadiler, yağışın oluşumunda etkilidirler. Yanardağlar, kum fırtınaları, uzaydan gelen meteorlar; okyanuslardan buharlaşan su buharının yükseklerde yoğunlaşması için gerekli olan çekirdekleri sağlarlar. Dünya üzerinde her saniyede 100 adet oluşan şimşekler, iyonosferdeki elektrik yüklerini arza (dünyaya) taşırken, aynı zamanda havadaki azot gazının da ahenkli oranını düzenlerler. Tabiî bir gübre görevi de üstlenen azot gazı, bitkiler için ihmal edilemeyecek şaşmaz bir çevrimle havadan toprağa oradan tekrar havaya geçerek devrini tamamlar.

Bir tek kan hücresinde 280 milyon hemoglobin molekülü vardır. Yetişkin bir insan vücudundaki 100 trilyon hücrelerden saniyede 5 milyonu ölürken, ölenlerin yerine yenileri gelir. Beden yalnız dünyadan değil, güneş sisteminden, hatta uzaydan gelen çeşit çeşit ışınların, parçacıkların etkisine maruzdur. Hepsinin ayrı ayrı azımsanmayacak küçümsenmeyecek görevleri vardır.

Ciğerlerimizdeki bronş ve bronşçuklar, her nefeste yaklaşık bir litre havayı emerler. Bir litre havada tam 10 22 molekül vardır (1'in yanında 22 adet sıfır konmakla elde edilecek sayı, yani milyon kere milyon kere milyon kere on bin). Bilimcilerin hesaplarına göre, arz (dünya) yüzeyi üzerinde de 1044 molekül vardır. (1'in yanında 44 sıfır). Bu sonuca göre, içimize çektiğimiz her litre havadaki molekül sayısı, dünya üzerindeki tüm hava molekülleri sayısının 10 22 de biridir. (1:10.000.000.000.000.000.000.000)

Bu değerin üzerinde düşünen bilimciler, son derecede ilgi çekici bir sonucu açıklıyorlar. Diyorlar ki, dünya üzerinde şimdiye kadar gelmiş geçmiş insan ve hayvan gruplarının nefes alıp vermelerinden açığa çıkan moleküller, asırlar boyu, döne dolaşa hiç bozulmadan eskimeden bu güne kadar gelmiştir. Başka bir ifadeyle, şu anda havadaki moleküllerden en az bir tanesi eski çağlarda yaşamış ecdadımızın nefeslerinden arta kalan bir nostaljidir. İnanmak biraz güç gibi geliyor ama işin gerçek yüzü budur.

Çevremizdeki madde, devir devir çeşitli dolanımlardan geçerek, zamanımıza kadar ulaşıyor. Madde kaybolmuyor, sadece elden ele, nesillerden nesillere dolaşarak gelecekteki torunlarımıza yadigâr olarak bırakacağımız bir emanet-miras olarak kalıyor.

Olayların, zahirî (dış) görüntüsünden ziyade, bâtınî (iç) sebeplerini anlayabilmek ve bunların diğer olaylarla ilişkisini kavrayabilmek için ‘gözümüzün’ dört açılması gerekiyor. Zira Allah korusun; “Dünyada kör olan, Âhirette de kördür.” (İsra, 72)