TR EN

Dil Seçin

Ara

Bediüzzaman ve Modern Eğitim Değerleri

Eğitim her zamanın en önemli konusudur. Peygamberlerin ve Kitapların gönderiliş hikmeti de eğitimdir. Kur’an’ın ruhuyla yoğrulmuş bir müfessirimiz olan Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri ve uygulamalarında günümüz eğitimi açısından alınacak çok önemli dersler vardır.

 

Risale-i Nur Külliyatı, bu zamanın insanlarının ihtiyaç duyduğu, Kur’an’ın temel kavramlarını izah ve ispat eden eserlerdir. Bunu yaparken kimi zaman mantıkî delilleri, kimi zaman temsilleri, kimi zaman da orijinal tefekkür örneklerini kullanmıştır. Etkileyici ve konuyu sorgulayıcı üslubu, insanları değil fikirleri hedef alması, insanlara yaklaşımında şefkat ve hikmeti esas alması, hayatın içinden ve insanın temel problemlerini konu edinmesi okuyanların ilgisini artıran özellikleridir.

Bu eserlerin en temel bir özelliğinin şu olduğunu düşünüyorum: Risale-i Nur eserleri hakikatleri kökleriyle öğrettiğinden, öğrenilenler hayata geçmekte, bilmek ve görünmek ile olmak ve yaşamak arasındaki uçurum ortadan kalkmaktadır. 

Nur eserlerinde en ağır ve anlaşılması güç hakikatlerin bile basit zihinlerce anlaşılır hale getirilmesi göstermektedir ki, bu eserlerde en etkili öğrenme metotları kullanılmaktadır. Bu metotların iyi tahlil edilmesi ve ortaya çıkarılmasının, eğitim dünyamızdaki problemlerin çözüm bulması için de önem taşıdığı kanaatindeyiz.

Bu eserleri okuyanlar, bir eğitim kurumunun gayesi ve hedeflerini gerçekleştirmektedirler. Şöyle ki, zihnî fonksiyonlarının işler konuma geldiğini görüyor; düşünmeyi-tefekkürü öğreniyorlar.

Bu eserlerin okurlarının itiraflarından birisi ise, kendisi ile barışık, kendisini tanıyan ve güvenli fertler haline geldikleridir.

Elbette ki bu eseri takip edenlerin günlük iş ve meslek hayatında olduğu kadar, sosyal hayatta da başarılı ve topluma/çevreye faydalı fertler haline gelmelerinin erbabınca incelenmesi, ülkemizin geleceği açısından da önem taşımaktadır. Evet, bu eserleri okuyanların, ilme ve fenne aşina, merak duygusu yüksek, tabiata ibretle bakabilen ve olayları değerlendirmek için sağlıklı bir zihin yapısına kavuştukları bir gerçektir.

Bu saydığımız özelliklerin mevcut eğitimce çoğu kere sağlanamadığını, hatta tersine durumlar ortaya çıktığı erbabınca dile getirilmektedir. Örneğin, meziyet ve beceri yerine kafaya yığılan ham bilgi esas alındığından, eğitim sınavlara hazırlanmak şekline dönüşmüştür. Bazı göstergelerin de belirttiği gibi (örneğin kitap okumada dünya sıralamasında sonlarda kalmamız) eğitim yapımızın kendisinden bekleneni vermemesi, Risale-i Nur ve eğitim konusunun önemini bir kat daha artırmakta ve anlamlı kılmaktadır.

Gönüller üzerine kurulan bu okuma ve aydınlanma hareketini pekâlâ bir ‘okul’ olarak değerlendirmek mümkündür. Zaten bilgi çağının, geleceğin okulları da gitgide okul ve sınıf bağımlısı olmaktan çıkmakta, eğitim git gide her an ve her yerde, her şartta ve ömür boyu şekline dönüşmektedir.

Sonuç olarak bu “okulun,” yani “Bediüzzaman Eğitim Sistemi”nin eğitim metotlarının günümüz eğitim değerleri açısından ele alınma ihtiyacı bulunmaktadır.

Risale-i Nur’u, modern eğitim anlayışı açısından incelediğimizde karşımıza ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Bu sonuçlar, Risale-i Nur Külliyatının neden böylesine yaygın bir şekilde okunmaya mazhar olduğunun da cevabını vermektedir bize.

 

Risale-i Nur eğitim dünyamıza nasıl çözümler sunmaktadır?

Bugünkü Avrupa menşeli olarak gelişen eğitim modellerinin temel çıkmazı insanı tanıyamaması ve onun geniş iç dünyasını gözardı etmesidir. İnsan, sadece entelektüel zekâsı ve maddî varlığı ile ele alınmaktadır. Bediüzzaman’a göre insan önce kendi engin ve derin iç dünyasının farkına varacak ve duygularını aslî-fıtrî vazifelerine sevk edecektir. İnsan, öncelikle “sonsuz hayat” yolunun yolcusu olduğuna göre, kendisine lâzım olan en lüzumlu fenleri ve hakikatleri öğrenecektir.

Bir fabrika gibi ya da bir bilgisayar gibi yaratılan insanın fıtratına konulan programları ve cihazları kullanabilmesi için “kullanıcı el kitabına” ihtiyaç vardır. İnsan denilen makinenin motoru, temel tahrik noktası manevî kalbidir. Kalbin inkişafı ve uyanması ile tüm diğer duygular harekete geçmektedir. Bir çekirdek gibi yaratılan kalbin inkişafı ve hayatlanması ise, “İslamiyet suyu” ile “imanın güneşi” ile Allah’a kulluk toprağı altında mümkün olabilmektedir. İnsanın kalbî gelişimini ve inkişafını esas almayan eğitim ve terbiye hareketleri, köksüz ve etkisiz kalmaktadır. Kalp aydınlatıcılığından mahrum kalan akıl, karanlıkta son derece dar bir alanda sıkışıp kalacak, potansiyelini gösteremeyecektir.

Bunun için eğitim denen süreç, küçük yaşlardan itibaren yeni adıyla “öğrenmeyi öğrenme” denen, fıtratını ve kendini tanıma süreci şeklinde cereyan etmelidir. Aslında fıtratla tanışmak, gerçeklerle yüzleşmek, yaratılış amacını öğrenmek demektir. “Kendini bilen rabbini bilir” ifadesi meşhurdur.

Kendini bilmenin ve geliştirmenin yolu, Bediüzzaman’ın ifadesi ile “taallüm ve tekemmül” iledir, “ilim ve dua” vasıtasıyladır. Buradaki dua, neyi isteyeceğini ve nasıl isteyeceğini çalışarak öğrenmek ve hedef koymak, programlı çalışmak anlamlarını ihtiva etmektedir.

 

“Merak ilmin hocası”

Usta bir eğiticinin yaptığı, aslında kişinin içindeki “öğrenme gücünü” harekete geçirmek ve ona ilham vermektir. Yani öğrenmenin yollarını göstermektir.

İnsanın en değerli iki özelliğinin merak ve öğrenme yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Bediüzzaman’ın dediği gibi “merak ilmin hocası, ihtiyaç terakkinin üstadı”dır. Ancak ihtiyaca karşılık gelen bilgiler öğrenilebilmektedir. Hemen belirtelim ki, bu iki insanî özellik (merak ve öğrenme isteği) “dayatma ve empozeye” yani merak temeli olmayan “öğretmeye” karşı fevkalade kırılgan ve hassastır. Öğrenmenin başında, öğrenmeye olan talebin ve ihtiyacın oluşturulması; yani, “neden öğreneyim ki?” sorusuna imkân ve fırsat verilmesi gerekir.

Bediüzzaman, açtığı maneviyat yolunun “tahkik mesleği” olduğunu ısrarla vurgular. Önemli olanın bilgi (malûmat) değil, bilgiye yüklenilen anlam; kazanılan bakış açısı (nazar, niyet, mana-yı harfî) olduğu üzerinde durur.

Öğretme, yani empoze-dayatma dediğimiz şey, Nur müellifinin ifadesi ile “akla kapı açmak ama ihtiyarı elden almamak” anlayışına terstir ve fıtrata güvensizliği ifade etmektedir. Yani akla kapı açmamak, anlama yolunu kapatmaktır ve seçme özgürlüğünün elden alınmasıdır.

İşte ülkemizde bu eğitim gerçeklerinin fark edilmemiş olması yüzünden, öğrenci, bilgiyle yüklenen nesne konumunda kalmakta ve bilgiyi üreten ve kullanan nesne konumuna çıkamamaktadır.

 

Eğitimin Kök Sorunu

Risale-i Nur eserlerince ortaya konulan eğitim felsefesine geçmeden önce ülkemizdeki eğitimin temelinde yer alan asıl probleme, kökteki soruna değinmek istiyorum. Ülkemizde eğitim denilince, çocuk ve gençlerimizin, doğruların (bilgilerin) tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda şartlandırıldığını söyleyebiliriz. Neyi ne zaman yapacağı, hangi dersleri ne zaman alacağı bellidir öğrencinin.

Kavrama-özümseme-anlama sürecinden mahrum bir şekilde bilgiler ezberletiliyorsa, ister istemez “şartlanma” yolu açılmış olmaktadır. Tekrar tekrar vurgulayalım ki, ülkemizde eğitimi “anlama ve kavrama” sürecinden çıkarıp (ya da düşük seviyede tutarak) ama tekrarı ve ezberi esas haline getirmekle “şartlı öğrenme” metodu ikame edilmiş oluyor.

Bu yapıda, her şeyi öğrenci adına eğitimci yaptığından “devamlı müdahale” ortaya çıkmaktadır. Kişi ancak deneyerek kendi kabiliyetini keşfedebildiğinden, devamlı müdahale yani neyi, nasıl ve ne zaman yapacağını öğretici olarak siz empoze ettiğiniz zaman “deha” kendini gösterememekte, insanlar kendilerini sınırlandırmaktadır. Sonuçta öğrencide “öğrenilmiş çaresizlik” denilen ümitsizlik hâkim karakter olarak gelişmektedir. Böylece gelişimin ve inkişafın yolu kapanmaktadır.

 

Tahkik mesleği

Bediüzzaman, “Hiçbir müfsit ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz” (Münazarat) diyerek mutlak teslimiyeti reddeden bir anlayışı hâkim kılmaya çalışmıştır.

Sorgulama ve kuşku duyma, araştırmacı kişiliğin oluşmasında temel bir unsurdur. Aynı zamanda “zihinsel özgürlüğün” de temelidir. Gerek yukarıdaki ifadeler ve gerekse “mesleğimiz tahkik mesleğidir” sözü ile Bediüzzaman, muhataplarında araştırmacı ve analitik bakışa sahip kişiliğin oluşmasını istemektedir.

Risale-i Nur eserlerinde bir hakikatin değişik cepheleri ile anlatılması, bu anlatımda sürekli ispat metotlarının kullanılması okuyucuda bütüncül bakış açısının kazanılmasını sağlar ve resmin bütününü gören bir zihin yapısı oluşturur. Aynı hakikatin farklı yollardan anlatılması ve değişik cepheleri ile verilmesi okuyucuda konunun kökleri ile anlaşılmasını ve derin ve sağlam bilgiye ulaşmayı temin eder. Sonuçta öğrenmede sathîlikten derinliğe geçilmesi, ezber ve taklit yerine, tahkik ve araştırmayı ön plana çıkarır.

Risalelerde bilginin “niçinler” ve “başka bilgilerle bağlantıları” içinde sunulması okuyucuda üretici ve mucit düşüncelerin gelişimi için bir zihnî altyapı oluşturur. Sonuç olarak Risale-i Nur eserleri uyguladığı metotlarla fıtratta var olan gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Eğitimin gerçek ve doğru şeklini anlamada zihnimize pencereler açıyor.