TR EN

Dil Seçin

Ara

Tartışılan Bir Konu: Dinler Arası Diyalog

Dinler arası diyalog konusunda şöyle veya böyle düşünenleri bir an için unutalım ve böyle bir fikirle ilk defa karşılaştığımızı varsayarak diyaloğa karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini belirlemeye çalışalım.

Yeryüzündeki tek hak din olan İslâm’ın mensupları olarak böyle bir diyaloğa, öncelikle, Evet” dememiz beklenir; ancak, burada önemli olan, söz konusu diyaloğu kimin kimlerle yapacağıdır.

Bu görüşmelerde Müslümanları temsil edecek kişilerin İslâm’ın temel hükümlerini harfiyen yaşamaları, bu dinin güzellikleriyle kalplerini, akıllarını, bütün duygu ve latifelerini kemâle erdirmeleri, muhtaçların karşısına böylece çıkmakla onlara yaşayışıyla fiilen ders vermeleri gerekir. Bunu başarılabilirlerse, Üstad Bediüzzaman’ın şu şartlı müjdesi de, Allah’ın izniyle, gerçekleşecek demektir:

Eğer biz ahlâk-ı İslâmiye’nin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, Küre-i Arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler.” (Tarihçe-i Hayat)

İşte diyalog bu noktaya gelindikten sonra başlarsa faydalı olur. Gerçeği arayan, fakat ideal inanç sistemini ve onu sergileyen örnek insanları bulamadığından içine kapanıp kalan ve çareyi sefahatte ve inançsızlıkta bulan günümüz Batı toplumu, ancak böyle bir diyalog sonunda gerçeklerle tanışabilir, Kuran-ı Kerime kavuşabilir ve bütün âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammede (asm) ümmet olma şerefine erişebilir.

O halde, yeterli bilgi birikimine sahip olunduğu halde bu diyaloğa karşı çıkmak, Müslümanları “sadece kendi aralarında görüşen, başkalarına bir şeyler verme ihtiyacı duymayan, komşusu aç iken kendisi tok yaşayanve muhtaçları aç bırakmayı sevap sanacak kadar egoist ve bir o kadar da İslâm’ın ruhuna ters düşen birer olumsuz tip” olarak sunmak demektir. Bunun vebali de oldukça büyüktür.

Allah Resulüne (asm) yapılan şu İlâhî hitap, günümüzde de aynen geçerliliğini korumaktadır.

De ki, Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin: Allah’tan başka bir mâbud tanımayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı Rab edinmesin.’” (Âl-i İmran, 64)

Şimdi şöyle bir düşünelim:

Teslis inancı, günümüzde de Hıristiyan âleminde hâlâ hüküm sürmüyor mu? Bu inanç, Allahtan başkalarını mabud tanımak, Ona ortak koşmak” mânâsına gelmiyor mu? Hastalık devam ettiğine göre, Peygamber Efendimize yapılan bu davet emri, günümüz Müslümanlarını da ehl-i kitapla görüşmeler yapmaya çağırmış olmuyor mu?

Bu konuda İslâm tarihinde ibret alacağımız nice örnekler vardır. Bizzat Allah Resulü’nün (asm) iki uygulamasını nakletmekle yetinelim:

Birincisi, Hudeybiye barışıdır. Bu barış, müşriklerle gerçekleştirilmiş ve tarihçilerin ifadesine göre bu barıştan sonra Müslüman olanların sayısı öncekilerin iki katı kadar olmuştur.

İkinci örnek, Peygamber Efendimizin Medineye teşriflerinden sonra, hem Hıristiyanlarla, hem de Yahudilerle anlaşmalar yapmasıdır. Allah Resulü (asm) bu anlaşmalara sadık kalmış, barışı bozanlar karşı taraf olmuştur.

Her iki anlaşmanın ortak yanı şudur: Müslümanlar gerek o devirde, gerek ondan sonraki dönemlerde, hak din olan İslâm’ı muhtaçlara tebliğ etmek için daima barıştan yana, diyalogdan, huzurdan, asayişten yana olmuşlar ve bunun meyvesini de almışlardır.

Müslümana her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük görevler düşüyor. Nitekim, dinî ilimlerde gerekli bilgi birikimine sahip, hamiyetli, gayretli ve şefkatli insanlar, İslâm’ın nurunu bütün muhtaç gönüllere ulaştırmak için çaba gösteriyorlar ve her fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışıyorlar. Dinler arası diyalog da bu fırsatlardan birisi olarak görülebilir.

Şu da var ki, muhataplarımız da bizi kendi gizli emellerine alet etmek için aynı aracı kullanmak isteyebilirler. Burada Müslüman’ın basiretli olması büyük önem taşır.

Tarafların hepsinde ortak gaye, gerçeği bulmak ve müşterek düşmanlarına karşı işbirliği yapmak” olursa, sonunda hak üstün gelecek ve böyle bir diyalogdan zaferle çıkan taraf, Müslümanlar olacaktır.

Müslümanlar, diyalogdan kaçan taraf olmamalı, diyaloğun bütün insanlığın ortak menfaati için yürütülmesini savunmalıdırlar. Ancak, karşı taraf meseleyi dinî olmaktan çıkarıp, Hıristiyan âleminin siyasî ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda istismara kalkışırsa, onlarla fazla zaman kaybedilmemeli, mesailer ateizme kaymış gençlik üzerine teksif edilmeli, yani, diyalog gençliğe yöneltilmelidir.

Bu açıklamalardan sonra konuyu ana hatlarıyla ve ön yargılardan uzak olarak ele almaya çalışalım:

İyi niyetle yapılacak böyle bir diyaloğun birkaç boyutu vardır.

Bunlardan birisi bütün dinlerin müşterek düşmanı olan menfiliklere karşı iş birliği yapmaktır.

Nedir bu olumsuzluklar?

Hemen akla gelenlerden bir kaçını sıralayalım:

• Ateizmin özellikle Avrupada büyük boyutlara ulaşması.

• Ahlâk buhranı sonucu namus mefhumunun ortadan kalkması, aile hayatının büyük ölçüde sarsılması.

• Ahiret inancının zayıflamasıyla dünya menfaati için her türlü yolsuzluğun, zulmün, ihanetin rahatlıkla işlenmesi.

• Kalp ve ruhların gıdasız kalmasının bir göstergesi olarak içki ve uyuşturucu alışkanlığının gittikçe yayılması.

• İnanç boşluğunu “şeytana tapma” gibi bir takım sapık görüşlerin doldurma çabaları.

• Ve herkesi rahatsız eden anarşi. Kimi niçin öldürdüğünü bilmeyen robotlaşmış insanların döktükleri oluk oluk kan. İnsanlığın huzur ve refahı yerine silah mafyalarına akan paralar.

Bu son madde bana, Risale-i Nur müellifinin, çok istismar edilen bir konuya getirdiği açıklamayı hatırlattı. Kısaca değinmek isterim:

Bediüzzaman, Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kuran’da nehiy vardır. Bununla beraber nasıl dost olunuzdersiniz?” sorusuna verdiği öz, fakat çok doyurucu cevabında şöyle diyordu:

Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir.”

Buna göre Kuranda yasaklanan muhabbet, Hak din olan İslâma kavuştuktan sonra Yahudiliğe yahut Hıristiyanlığa meyletmek ve sevgi beslemektir. Bu yasaktan kaçınmak şartıyla, bir Hıristiyanla iyi komşuluk ilişkileri kurulabilir, ticaret yapılabilir, ortak düşmanlarımıza karşı birlikte hareket edilebilir. Bütün bunlar Hıristiyanlığı sevmek demek değildir.

Konunun devamında bu noktaya şöyle açıklık getiriliyordu:

Bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve sanatı içindir. … Binaenaleyh, Müslüman bir sıfatı veya sanatı istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” (Münâzarat, 40)

Son cümle gerçekten çok harika; konuya son noktayı koyuyor. Ehl-i kitaptan bir kadınla evlenen Müslüman, hanımını elbette sever, ama bu sevgi onun dinini sevmesi mânâsına gelmez.

Bu ince ölçülerden uzak kalmak bize bazen çok pahalıya mal oluyor.

Konunun devamında, ehl-i kitapla dost olmanın gerekçesi, şu cümlelerle netleştiriliyor:

Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’anî’de dahil değildir.” (Münâzarat, 41)

Aslında bu cümleler, dinler arası diyaloğun iki önemli yönünü nazara veriyor: Birisi, birbirlerinden medeniyet ve terakki dersi almak, bu sahadaki gelişmeleri paylaşmak; diğeri, asayişi yani dünya barışını korumak. Bu ikinci maddenin dünya saadetinin de esası olduğu özellikle vurgulanıyor.

Şimdi şöyle bir düşünelim: Yukarıda bir kısmını sıraladığımız müşterek düşmanlara ve dertlere karşı, farklı dinlere mensup insanların bir araya gelip ortak bir strateji belirlemelerine niçin karşı çıkılsın? Böyle bir işbirliğine Müslümanların değil, ancak sözünü ettiğimiz menfi fikirleri taşıyanların karşı çıkmaları gerekmez mi?

Bu soru sürekli olarak zihnimi kurcalar durur ve “İslâm dininin cihanşümul oluşu” gerçeğiyle, böyle bir anlayışı bir türlü bağdaştıramam.

Bu konuda iki âyet-i kerime:

“Şüphesiz ki, Allah katında (hak) din İslâmdır.” (Âl-i İmran Suresi, 19)

“İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide Sûresi, 3)

Peygamberimiz (asm) âhir zaman peygamberidir ve İslâm, bütün insanlığın kıyamete kadar tek rehberidir. O halde, bu dinin esaslarını bütün insanlığa ulaştırmak bizim görevimiz değil mi? Sözünü ettiğimiz diyalog, toplumun yaralarını sarmak için bir araya gelen çeşitli din mensuplarına İslâm’ı anlatmamıza bir vesile olamaz mı?

Örnek olarak Hıristiyanlık üzerinde konuşalım: Böyle bir diyalog ile ya onlar bizden tevhid inancını alacaklar, yahut biz onların teslis görüşüne kayacağız. İkinci şıktan endişemiz mi var ki, diyalogdan kaçınalım. Kaldı ki, bugün birçok Hıristiyan din adamının teslisi bırakıp tevhide döndüğü bir gerçek iken, böyle bir diyalogdan karşı kesimin korkması daha makûl değil mi?

Geliniz tahminleri, teorileri bir yana bırakıp realiteye bir göz atalım:

İşsizliğin büyük boyutlara ulaştığı, geri kalmışlığın alabildiğine hüküm sürdüğü dönemlerde ülkemizden Avrupaya, özellikle de Almanyaya çok sayıda işçi göç etti. Bunlardan acaba kaçı İslâm’ı terk edip Hristiyan oldu? Birkaç aşk macerası dışında, bir Müslümanın din değiştirmesi vakasına istatistiklerde rastlanmıyor. Avrupaya ilk gelen bir kısım gurbetçilerimiz, Batı kültürüne kapılmış, o aşırı serbesti ortamında içkiye, sefahate düşmüştür; ama bunlar yine de imanlarını korumayı başarmışlardır. Bir sonraki nesil ise işin vahametini anlayıp yeniden kendi öz benliklerine dönme savaşı vermeye başlamışlardır. Şimdi ise izlenimlerimize göre durum oldukça iç açıcı ve ümit vericidir.

O gün Avrupaya göç etmiş vatandaşlarımızı Batı’nın dini değil, hayat düzeni etkilemiş; kiliseleri değil, meyhaneleri kendine çekmişti. Burada gurbetçi vatandaşlarımızın kabahatleri ve zaafları bir tarafa, şu gerçek de açıkça ortaya çıkıyordu: Avrupada Hıristiyanlıktan çok sefahat hâkimdi.

Bugünün Avrupasında Hıristiyanlık açısından müspet denebilecek bir gelişme olmamıştır. Gençlik, bazı üniversitelerde, yüzde doksanlara varan vahim bir oranla ateist olmaktadır. Avrupada yeni kilise yapmak bir yana eskiler, özellikle tarihî değeri olmayanlar bir bir yıkılmakta ve işyeri yapılmakta, bir kısmı da cami hâline getirilmektedir. Artık, içkinin yerini uyuşturucunun süratle almaya başladığı bir Avrupa ile karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda bizim dinler arası diyalogdan İslâm dini adına bir tehlike vehmetmemiz gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Eğer bu diyalogdan, dinimiz açısından değil de, milletimizin ve devletimizin menfaatleri açısından bir zarar görüyor, bir gizli oyun hissediyorsak, bunu göz ardı etmemek ve gerekli tedbirleri almak da aklın gereğidir. Bu ayrı bir konudur.

Nur Külliyatı’ndan onlarla diyaloga ışık tutacak iki önemli mesajı aktarmak istiyorum:

Birinci bizzat Peygamber Efendimizin bir haberini bize ulaştıran şu ifadeler: Hadis-i sahihle, âhir zamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kuran ile ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi...” (Lemalar, 151)

Bir ittifaktan söz ediliyor; İsevîlerin hakiki dindarları ile Müslümanlar arasında gerçekleşecek bir işbirliği haber veriliyor. Hakiki dindar” ifadesi çok önemlidir ve siyasî oyunlar sergilemek, maddî menfaat temin etmek için değil, doğrudan din namına yapılacak bir ittifak söz konusu. Düşman olarak da zındıka gösteriliyor. Bütün dinsizlik cereyanları ve her türlü ahlâksızlık şebekeleri bu terimin içine girer.

Üstadın şu ifadelerini de aynı mantık içinde değerlendirebiliriz:

“Şimdi bu acib zamanda, imanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden, Hıristiyan bile olsa onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.” (Kastamonu Lahikası)

Diyalog olmazsa, bu mesajın uygulama sahasına gireceği beklenebilir mi?

İkinci mesaj:

Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâma karşı teslim olup terk-i silah edecek.” (Sözler)

Hıristiyanlığın ya tamamen söneceği, yahut teslis ve benzeri yanlışlıklardan temizlenerek İslâma teslim olacağı haber veriliyor. Bunun gerçekleşmesi için de diyalog şart değil mi?

Yine Nur Külliyatında, Hadis-i Sahihle, Hazret-i İsâ Aleyhisselamın geleceği ve Şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceği” konusunun açıklanmasında geçen şu cümleler de sözünü ettiğimiz ikinci mesajı desteklemektedir:

Tabiiyyun, maddiyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiyye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan İsevîlik dîni zuhur edecek, yâni rahmet-i İlâhiyyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hâzır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılap edecektir... Ve Kuran’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevisi, tâbi; İslamiyet, metbû’ makamında kalacak. Din-i Hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevîlik ve İslâmiyet; ittihat neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak…” (Mektûbât, 57)

Konunun bir başka boyutuna da kısaca değinmek istiyorum:

Bir Müslüman olarak, kendimiz nasıl düşünürsek düşünelim; ama, bizim gibi düşünmeyen din kardeşlerimiz hakkında su-i zan, tecessüs, gıybet, iftira ve tekfir’’den hassasiyetle sakınmamız gerekir. Şahsî kanaatimiz, dinler arası diyaloğun Müslümanlara zarar vereceği istikametinde de olabilir. Bunu fikir hürriyeti içinde değerlendirir ve hürmetle karşılarız. Ancak, aksini düşünen birini hemen tenkit etmemek lâzım gelir. Bu karşı fikrin gerekçesinde, “İslâm dininin intişarı ve Müslümanların bütün dünyada daha rahat bir ortamda dinlerini yaşamaları ve başkalarına da tebliğ imkânı bulmaları” gibi ulvî gayeler varsa, kendilerini itham etmeye hiç hakkımız yok demektir. Bir kişi söz konusu diyaloğu, “İslâma ve Müslümanlara zarar verme” niyetiyle desteklemiş olmalı ki, kendisine karşı çıkalım ve onunla gerekli fikir mücadelesine girmeye hak kazanalım.

Bazılarının bu hususta çok aşırı giderek kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir ettiklerini, küfürlerine hükmettiklerini işitiyoruz. Tekfir konusunda, âlimlerimiz şöyle bir ölçü getirmişlerdir:

“İman, kalbin kabulü ve dilin ikrarıyla sabit olduğu gibi, küfür de kalbin reddi ve dilin bunu ifade etmesiyle tahakkuk eder.”

Buna göre, bir mümin, İslâm’ın ruhuna ters düşen bir takım davranışların içine girmişse onun küfrüne hemen hükmedemeyiz. Çünkü ne kalbine nüfuz edebilmiş, ne de dilinden İslâm’ı reddeden bir söz işitmişizdir.

Ehl-i Sünnet itikadına göre, Bir kişinin küfrüne doksan dokuz delil bulunsa, imanına ise bir tek delil olsa, müftü bu tek delile göre hükmeder.”

Bu konuda Allah Resulü’nün (asm) şu hadis-i şerifi tüyler ürperticidir ve hepimizi azami dikkate davet eder:

Bir kişi diğerine kâfir dediğinde, o söz havada kalmaz. Eğer karşısındaki gerçekten kâfir ise söz ona ulaşır. Eğer değilse geri döner ve o sözü söyleyeni kâfir yapar.”

Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki hassasiyetini şu cümlelerle ifade eder:

Saidi bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarih küfrü bir adamda görse de, yine tevile çalışır. Onu tekfir etmez.”

Son söz:

Müslüman, içine kapalı bir insan değildir. Kuran-ı Kerîmde en hayırlı ümmet” olduğumuz haber verilirken, bunun gerekçesi de doğruyu ve güzeli başkalarına anlatmamız ve onları yanlışlardan ve yasaklardan men etmemiz” şeklinde ortaya konulmuştur. Bütün peygamberlerin ortak yolu, Allah’ın kullarını irşat etmek, onları küfürden, şirkten ve isyandan kurtarmaya çalışmaktır.

O halde, kendimizi, bâtıl yolda gidenleri öldüren bir ölüm komandosu olarak değil, onları doğruya ulaştırmaya çalışan bir ıslahçı olarak takdim etmeli ve bunu yaşayışımızla da sergilemeliyiz.

Şimdi iç âlemimize dönelim ve kendimizle şöyle bir hesaplaşalım:

Acaba ben İslâm’ın nurundan mahrum kalan insanlara acıyıp onları kurtarmaya mı çalışıyorum; yoksa onları, hayatlarına son vererek, cehenneme göndermeye fırsat mı kolluyorum? Eğer nefsim bu ikinciden yana ise, demek ki ben Peygamberlerin ortak çizgisinden sapma durumundayım.” Kendime gelmeli ve görevimi iyi şekilde belirleyip ona göre çalışmalıyım.”

Bir doktorun hastaya değil hastalığa düşman olması gibi, Peygamberimiz de şirke düşmandı, ama müşriklere acıyor ve onları kurtarmaya çalışıyordu. Acaba, ben, sevgili Peygamberimin bu sünnetine hangi ölçüde uyum gösteriyorum?

Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümidimiz odur ki, böyle bir iç muhasebe, bizi gündemdeki konularda da en isabetli karara götürecektir.