Bir gün bahçe duvarımın hemen dibinde kendi halinde yaşayan bir sarı çiçek dikkatimi çekti. Belli belirsiz esintilerle sağa sola sallanıp duran o sarı çiçeğe yaklaştım, yanı başında diz çöktüm. Perde perde genişleyen bir seyre daldım. Taç yapraklarını, incecik bir hortuma benzeyen gövdesini inceledim. Rengi ve taç yapraklarının dizilişi göz alıcıydı. Üzerindeki ince sanat, sanatkârını; gövdesi ile başı arasındaki uyum, ona şekil vereni hatırlattı.
Sonra yoluna bir sarı çiçek çıkan, bir sarı çiçeğe bakıp düşünceye dalan üç kişinin izlenimlerini hatırladım.
Cortazar, “Bir Sarı Çiçek” isimli öyküsünde kapının önünde sigarasını yaktığı sırada bir sarı çiçeğin dikkatini çektiğini anlatır. Karamsar bir ruh havasına sahip bu öyküde yazar, sarı çiçeğe kısacık bir an göz atar, varlığını tesadüfe bağlar ve nihayetinde tabiat bataklığına saplanıp kalır. Nazenin sarı çiçek ülfet perdesi altında manasız solup gider.
…
Bir bahar mevsiminde de Bediüzzaman Said Nursi’nin yolu “parlak bir sarı çiçek”in muhitine düşer: “Bir bahar mevsiminde garibane, mütefekkirane seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinde geçerken parlak bir sarı çiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarı çiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin tuğrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler onun mühürleridir, sikkeleridir.”
Sarı çiçek mutlak yokluktan kurtulmuş, cinsiyle birlikte yaşamaya başlamıştır. Tesadüfün rüzgârları önünde sürüklenen nazenin varlığı yeniden soluk almış ve yaşamaya başlamıştır. Böyle bir nazarda o, sıradan ve anlamsız bir varlık değildir; derin anlamları bulunan bir tuğra, sikke ve nakıştır.
…
Sarı çiçeği bir tuğraya, sikkeye ve nakşa benzeten bu ifadelerden sonra yüzyıllar önce, “Sordum sarı çiçeğe,” diyerek bir sarı çiçekle konuşan Yunus’un diyaloğunu hatırladım. Acaba ben de tıpkı Yunus gibi haşyetle önünde diz çöktüğüm bu sarı çiçekle konuşabilir miyim? Onunla sarı çiçek arasında tevhid zemininde gerçekleşen diyaloğun benzerini ben de gerçekleştirebilir miyim? Onunla, yaşadığım çağın diliyle konuşabilir miyim? Diye düşündüm.
Koca Yunus, sarı çiçeği hikmetle konuşturdu. Eğildi önünde, usulca benzinin neden sarı olduğunu, kışın nerede konakladığını, ölümün olup olmadığını, tamuyu, ademi, kırkları, uçmağı, gülle tanışıklığını, Sırat’ı, gözünün niçin yaşlı olduğunu, rengini nereden aldığını, boynunun niçin eğri olduğunu sordu.
Sarı çiçeğin konuşan dili oldu sonra: Ölümsüz yer yoktur. Ahı dağlar eritir. Kışın turap olur. Tamu münkirle yeridir. Uçmak adem şehridir. Gül, Muhammed teridir. Adem binde biridir, Kırklar Allah yâridir, rengi ay ile gün nurudur, boyun eğriliği kalbin Hakka doğru oluşundandır, Kabe Allah evidir, sırat cümlenin yoludur, bağırcığı başlıdır; Yunus Kırklar yâridir.
Biraz daha sokuldum masumca yüzüme bakan sarı çiçeğin yanına. Eğildim bu güzide sanat eserinin üstüne. Can kulağıyla dinledim sarı çiçeği: “Keşke ben de senin gibi insan olarak yaratılsaydım”, dedi iç çekerek. “Gün boyu duvarın dibinde takdir nazarlarını bekliyorum. Ömrüm kısacık. Yakında sonbaharın kavurucu soğuklarında solup gideceğim. Zavallı yapraklarım ve çiçeklerim karıncalara, böceklere yem olacak. Gövdem muzip bir rüzgârın önünde oradan oraya savrulacak. Bir mezarım bile olmayacak. Kimse arkamdan ağlamayacak. Kimse hatırlamayacak beni. Unutulacağım. Unutulmak ne korkunç!”
Sarı çiçeğe karşılık verdim bencileyin:
“Yıldızsız sema, çiçeksiz cennet olmaz. Sen unutulmayacaksın. Solup gidecek olan yalnızca bedenin olacak. Sen bahar sayfasına yazılan bir şiirsin, vazifeni bitirince başka vazifedarlara yer açmak için göçeceksin. Her yaratılan, ilahi ilimden gelir kudret sayfasında görünür, görevi bitince ilm-i ilahide varlığı devam eder. İlm-i muhit vardır, yok olmak yoktur. Ayrıca neslin kıyamete kadar var olmaya devam edecek. Çiçek kardeşlerin bu nöbeti devralacaklar.”
