TR EN

Dil Seçin

Ara

İnsanı Hangisi Mutlu Eder: Çağdaş Yaşam mı, Kur’an’ın Prensipleri mi? / Çağdaş Hayat Felsefesi İle Kur’an’ın Hayat Prensiplerinin Karşılaştırması

Çağdaş medeniyet, insanlık âlemine bilimsel ve teknolojik anlamda pek çok yenilik ve güzellikleri kazandırmakla beraber, kültürel anlamda getirdiği değer ölçüleriyle, insanları mutlu edememiştir. Aile ve toplumdaki krizleri, ahlaki yozlaşmaları, yıkımları önleyememiştir. Savaşları, hak ihlallerini, çatışmaları sona erdirmek bir yana, daha da artırmış ve körüklemiştir.

Çağdaş medeniyetin ortaya koyduğu bu tablo, onun materyalist felsefesinden, hayata maddeci bakış açısından ileri gelmektedir.

 

Çağdaş yaşam felsefesinin insanlığa getirdiği esaslar, hayata bakışta empoze ettiği değerler nelerdir?

Bediüzzaman Hz.leri, bu konuda özetle şu açıklamayı yapmaktadır:

- Çağdaş felsefe, toplum hayatında, istinad noktasını, yani varlığın temel dayanağını kuvvet kabul eder.

- Hayata menfaat doğrultusunda hedefler verir.

- Hayatın işleyiş kanununu cidal, yani mücadele bilir.

- Fertleri ve kitleleri birbirine bağlayan bağları, “aynı ırka mensup olmak” olarak tanımlar. Etnik milliyetçiliği ön plana çıkarır.

- Yaşamın gayesi olarak fertlere telkin ettiği görüş: Sadece insanın nefsani heveslerinin, ister meşru olsun, ister gayrimeşru, tüm meyillerinin tatminini sağlamak; ayrıca beşerin ihtiyaçlarını artıracak, tüketimi azdıracak bazı sefahat gereçlerini geliştirmektir. Hiç de zaruri olmayan bazı israf kalemlerini, insan hayatına reklam ve propagandalarla zaruret şeklinde yerleştirmektir.

 

Çağdaş felsefenin, hayatımıza hâkim kılmak istediği bu değer ölçüleri, insanlığa ne kazandırmıştır? Uygulamada nasıl bir sonuç doğurmuştur?

Özetle şöyle diyebiliriz:

- Kuvvetin doğurduğu sonuç, tecavüz/hak çiğnemek olmuştur. Kuvvetli olan haklıdır anlayışını doğurmuştur.

- Menfaat ekseninde yürüyen bir hayat anlayışı, bireyler ve toplumlar arasında boğuşmalara yol açmıştır. Çünkü herkesin çıkarını aynı anda karşılamak imkân haricidir. Çıkar çatışmaları kaçınılmaz hale gelmiştir.

- Hayatın kanunu kabul edilen cidal/mücadele anlayışı, çarpışmaları ve istismarları tüm acımasızlığıyla ortaya çıkarmıştır. Bu anlayışta barışa, uzlaşmaya, ateşkese yer yoktur. Çatışma kaçınılmaz bir gerçektir.

- Kitleleri birbirine bağlayan ırkçılık ilkesi ise, üstün ırk zihniyetini ortaya çıkarmış, kendini üstün ırk kabul eden ulusların, kendilerine göre soylu olmayan ırkları ve milletleri yutması ve köleleştirmesi sonucunu vermiştir.

- Hevesat-ı nefsaniyenin ve beşeri ihtiyaçların kamçılanması ise; ahlaki ve insani değerleri yok etmiş, israf ve tüketimi artırmış, insanları tembel ve fakir etmiştir.

Bu sebeple çağdaş felsefe, insanlığın ancak %20’lik bir azınlığına mutluluk ve zenginlik sağlarken, %80’ini de mutsuz, huzursuz, yoksul, mazlum durumuna düşürmüştür.

…

Buna karşılık Kur’an’ın yaşam felsefesi, hayat görüşü, insanlığa şu değerleri telkin etmiştir:

- Hayatın temel dayanağı kuvvet değil, ‘hak’tır. Hak katında haklı olan güçlüdür. Kuvvetin de elbette insan yaşamında önemli bir yeri ve değeri vardır. Ama kuvvet hiçbir zaman hakkın yerine geçemez. Hakkın çiğnenmesine âlet edilemez. Kuvvet hakkı ayakta tutmak, kendini düşmanlarına karşı savunmak için lazımdır. Kur’an, hakkı esas alırken, kuvveti asla inkâr etmez. Bilakis hak ehlinin, bu haklılığını sürdürebilmesi ve hayata egemen kılabilmesi için güçlü olmasını onlardan ister. Kur’an “Düşmana karşı elinizden gelen her türlü gücü ve kuvveti hazırlayın.” der. Peygamberimiz, “Kuvvetli mü’mini zayıf mü’minden daha hayırlı ve faydalı” bulur. Cehaletten, tembellikten, gayretsizlikten kaynaklanan zayıflığı reddeder.

- Hayata yön veren değer, menfaatlarını kollamak anlayışı değil; fazilet ve rıza-yı ilahiyi kazanmak ölçüsüdür.

İnsanın fıtratında elbette menfaatını düşünmek ve gözetmek vardır. Ama bu duygu, insanı haksızlıklara, zulümlere, acımasız rekabetlere itmemelidir. Meşru zeminde, her insan menfaatını arayabilir ve elde etmek için de gayret gösterebilir. 

İnsan bazan hazır menfaat, yani dünyevi çıkarları peşinde koşarken, uzak menfaatlerini, yani sonsuz ahiret kazançlarını unutmaktadır. Sınırsız ve sonsuz bir menfaate, kişi, ancak amellerinde Allah’ın rızasını esas almakla ve fazilet üzere yaşamayı gaye edinmekle ulaşılabilir.

- Hayatın işleyiş kanunu, cidal ve mücadele değil, tüm varlıkları kuşatan yardımlaşma düsturudur.

Hayat tablosunda elbette mücadelenin de yeri vardır. İnsan, haklarını savunmak, kendini ve kutsal değerlerini korumak için mücadeleci olmak zorundadır. Başarının da mayasında, başarının önündeki engellerle mücadele etmek vardır.

Ne var ki yaşam tablosunda mücadele kareleri yer almakla beraber, tablonun bütününe bakıldığında, büyük bir yardımlaşma kanununun hükmettiği görülür.

Allah elementleri bitkilerin imdadına/yardımına, bitkileri hayvanların yardımına gönderdiği gibi; bitki, hayvan, tüm varlıkları da insanların yaşamına hizmetçi ve emrine âmâde kılmıştır.

Allah’ın yardımlaşma kanunu kainatta en geniş anlamıyla bu şekilde tezahür ederken, insan bedeninde de, bu düstur, organların birbirlerinin yardımına koşmaları, yenilen besin maddelerinin vücut hücrelerinin gıdalanması için büyük bir işleme ve tasnife tâbi tutulmaları şeklinde ortaya çıkar.

- Fertleri ve kitleleri birbirine kardeş yapan bağ, Kur’an’a göre, ırklar, renkler ve genetik doku değildir. Çünkü insanın ne ırkını seçmek, ne de ten rengini ve genetik dokusunu belirlemek kendi elinde olan bir tasarruf değildir. Allah’ın takdiriyle ve tensibiyle gerçekleşen bir olgudur. Kitleleri birbirine kaynaştıran, kardeş eden asıl bağ, dindir. Yani aynı Allah’ın kulu olmak şuurudur. 

Tüm insanlar, Âdem ile Havva’nın çocuklarıdır. Hilkat yönüyle kardeştirler... Onların ortak paydası, aynı Allah’ın kulu, tek bir ana-babanın çocukları olmalarıdır.

Aynı sınıfa mensup olmak, aynı vatanda yaşamak da bir kardeşlik ve birlik sebebidir. Sınıf şuuru, tarihte esnaf birlikleri olan ahilik teşkilatını ortaya çıkarmış; büyük bir mesleki dayanışma ve yardımlaşmayı netice vermiştir.

Vatan birliği de, insanın dünya hayatında huzurlu, güvenli yaşamasının teminatıdır. Malını, namusunu, hayatını korumanın garantisidir.

- Hayatın gayesi, Kur’an’a göre, nefsinin her istediğini, canının her çektiğini karşılamak değildir. Nefsin meşru ve helal dairedeki isteklerine onay vermek, gayr-i meşru heveslerine, haram meyillerine sed çekmektir. Helal daire, insanın keyfine ve ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir. Harama el uzatmaya, göz dikmeye ihtiyaç yoktur.

- Çağdaş felsefe, insanın ruhi ihtiyaçlarını ve gelişimini hiç düşünmezken, Kur’an’ın hayat görüşü, ruhun ihtiyaçlarının karşılanmasına, sağlığının korunmasına ve manevi tekamül ve gelişiminin sağlanmasına büyük önem verir. İnsanı, ona yakışır bir olgunluğa çıkarmak, onu kâmil insan dediğimiz gerçek insan mertebesine ulaştırmak, güzel ahlak ve seciyelerle, temiz duygu ve hislerle süslemek, Kur’an hikmetinin ana gayesidir.

 

Kur’an’ın insanlığa getirdiği bu değerlerin ferd ve toplum hayatında ne gibi sonuçlar verdiğine gelince:

- Hakkı hayatın temel dayanağı yapmak, ittifakı netice verir. Herkes haddini bilir, hakkına razı olur. Haksız bir işleme hayatında yer vermez.

- Fazilet ve rıza-yı ilahi düsturu büyük bir tesanüdü, yani dayanışmayı ortaya çıkarır. Çıkar çatışmalarını, menfaat çekişmelerini büyük ölçüde sonlandırır.

- Teavün, yani yardımlaşma düsturu, insanları birbirlerinin yardımına koşturur. Büyük bir yardım seferberliğine sebep olur. Bencilliğin, çıkarcılığın yerini, hayırseverlik, iyilikseverlik duyguları alır. “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok yardım yapan, faydalı olan kimsedir,” düsturu, hayatın tüm alanlarındaki işleyişi kuşatır.

- İnsanların aynı Allah’ın kulu olarak birbirlerine kardeşçe bağlanmaları, toplumda birliği, dirliği, sevgiyi, saygıyı hâkim kılar.

- Nefs-i emmareyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmak ise; insanların hem dünyalarını, hem ahiretlerini mamur eder. Mutlu ve huzurlu kılar. Güzel ahlakın, ulvi duygu ve hislerin topluma egemen olmasını sağlar.

Görüldüğü gibi, insanlığın ve her bir insanın aradığı, huzur, güven, mutluluk ve diğer güzelliklere, Kur’an’ın esaslarını hayatımıza taşımakla ulaşabiliriz. Yoksa çağdaş felsefe, modernizm ve Batı medeniyetinin hayatımıza taşıdığı değerler tecrübe ettiğimiz gibi, acı, gözyaşı, savaş ve mutsuzluk üretmektedir. Her iki hayatın mutluluğu Kur’an’a tâbi olmaktadır.