TR EN

Dil Seçin

Ara

Edebiyatımızda Anâsır-ı Erbaa

Anâsır kelimesi sözlükte asıl, kök, soy; şeref ve asalet” gibi manalara gelen unsur kelimesinin çoğuludur. Anâsır-ı erbaadört unsur” demek olup hava (hevâ), su (âb), toprak (türâb) ve ateş (od) unsurlarını ifade eden bir tamlamadır.

İnsanın ateşten toprağa, yerden göğe, kesretten vahdete varacağı tek yer ezelî ve ebedî bir noktadır. Kendi varlığını öteki varlıklarla birlikte tanımlamaya, anlamlandırmaya çalışan insan, yaratılışının özüne ulaşmayı amaçlar. Bu amaç yolunda ise kendi özünü, cevherini teşkil eden maddeler üzerine yoğunlaşmıştır.

Kur’ân-ı Kerîmde varlığın hakikati olan Anâsır-ı Erbaa ile ilgili olduğunu düşündüğümüz birçok ayet mevcuttur:

“İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi görmüyorlar mı?” (Enbiya/30) 

Kasem olsun, biz insanı süzülmüş bir çamur veya bir hülasadan yarattık.” (Mü’minûn/12) 

Andolsun biz, insanı bir kara çamur ve şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (Hicr/26)

 “Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye Kâdirdir.” (Nur/45)

Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren Odur. Biz bu su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştiririz.” (Taha/53) 

Ayrıca tasavvufî açıdan derin manalar içeren bazı olaylar da bu konuda zikredilmeye değerdir. Bunlar içinde Hz. Peygamberin (sav), su ve taşlarla ilgili mucizeleri, Hz. İsanın ölüleri diriltme mucizesi, Hz. İbrahimin ateşe atılması ve ateşin gül bahçesi olması mucizesi, Hz. Hızır ile Hz. İlyas peygamberlerin âb-ı hayat mucizesi, Hz. Peygamberin miraca çıkması gibi hadiseleri saymamız mümkündür.

Kelamî ve tasavvufî muhtevası içerisinde edebiyatımızda bir mazmun olarak kullanılan anâsır-ı erbaa, İslâm düşüncesine dair eserlerde sık sık görülmüştür. Onlar bu dört unsuru, nefsin tekâmülündeki dört haline benzetirler. Bu minvalde, klasik edebiyat geleneğimizden çeşitli örneklerle anâsır-ı erbaanın izini sürelim…

Hikmetin levhine baksam aklım olur târumâr 

Od u su toprag u yel insân iden perverdigâr” 

(Ateşi, suyu, toprağı ve havayı insan eden Allah’ım! Hikmetinin manzarasına baktığımda anlamaktan aciz kaldığım için aklım karmakarışık olur.)

“Özin hâk itmeyen irmez alâya 

Özüm niçün türâb olmayasın sen” 

(Benliğini toprak etmeyen yüceliğe ulaşamaz. Nefsim! Neden toprak gibi mütevazı olmayasın sen.)

Bahr-i ilminden anun bir katreye vâsıl olan 

Çâh-ı kalbinde maârif zemzemin tefcîr eder”

(Onun ilminin denizinden bir damlaya erişen, kalbinin kuyusunda irfan zemzemini akıtır.)

Cemâlün nûrına nisbet cihân şemsi degül zerre 

Denizler bahr-i cûdundan sayılmaz kemterîn katre” 

(Dünyanın güneşi senin güzelliğinin nuruna kıyasla zerre bile değildir; denizler senin cömertlik denizinden küçücük bir damla bile sayılmaz.)

Yazımızın sınırları gereğince birkaç örnekle yetiniyoruz. Anâsır-ı Erbaa’nın edebiyatımızdaki kullanımı, insanın iç dünyasının derinliklerine inmeyi ve manevî değerleri ifade etmeyi amaçlayan tasavvufî ve sembolik bir anlatım biçiminin bir parçasıdır. Bu kavram, Türk edebiyatının zengin mirasının önemli bir parçasını oluşturur. Anadolu insanı kendi benliğini, yaratılışının ve yaratılmışların hakikatini bulduğu bu şiirleri, hem severek hem anlayarak hem de yaşamına tatbik ederek yüzyıllardır okumaktadır.