TR EN

Dil Seçin

Ara

‘Yıkılma Sakın!’

‘Yıkılma Sakın!’

Normal şartlar altında ahlaklılık, erdem ve idealizm insanı başkalarına zarar vermekten alıkoyan iç frenlerdir. Ahlaklılık özdenetimi destekler ve böylece kötülüğün yayılmasını önler. Ancak kimileyin, hayatımızı adadığımız ülküler bizi zalimliğin sularına sürükler, yüce idealimiz adına başkalarını incitmek, sadece kabul edilebilir bir şey değil aynı zamanda kutsal bir görev de oluverir.

 

Yeryüzünün tarihi, amaçlar araçları mübah kılar parolasıyla, sözüm ona haklı amaçlar uğruna işlenmiş cinayetlerle dolu. Doğruluğu şaşmaz bir biçimde sadece kendi üzerlerinden tanımlayan ve hakikati sadece kendi mülkü sayanlar, kendilerine muhalefet eden veya engel olan her düşünceyi yok edilmesi gereken düşmanlar olarak görürler. Onlara kalırsa, ‘bizimle olmayan bize karşıdır’.

İdealleri çıkış noktası yaparak kötülüğe ulaşanlar çoğu zaman gruplardır. Çevrenizde size yürüdüğünüz yolun doğru olduğunu söyleyen insanlar olursa, yüce amaçlar için saldırganca yöntemler kullanmanın meşruiyetine daha kolay inanırsınız. Gruplar, hemen her zaman kendi bireysel üyelerinin toplamından daha aşırıdır. Düşmanlık ettiğiniz şeyin bir grup olması durumunda, bir bireye davranacağınızdan daha acımasız bir tavra bürünebilirsiniz. Kötülüğe meyleden gruplar içlerindeki şüphe ve muhalefeti kolayca bastırır, bastırmadıklarında farklı sesleri hainlikle yaftalar ve cezalandırırlar. Fransız Devrimi’nde giyotinin en çok ‘iç düşman’lar için kullanıldığını hatırlayalım. Bir yerlerden aklımda kalmış bir cümle: “Kellesini ipten zar zor kurtarmış adamın zalimliğinden kork.” Her devrim, her ideoloji kendi hain kadrolarını istihdam eder.

Günümüzün kapitalist toplumu vicdan yoksunluğunu bir değer olarak öne çıkarıyor, antisosyal acımasızlığı bir hayatta kalma stratejisi olarak öneriyor. Acımasızlık, dürtüsellik ve empati yoksunluğu bizi ötekini hissetmekten alıkoyuyor ve ‘güçlü olan ayakta kalır’ düşüncesi insanları kurban olmak ile zalim olmak arasında bir seçime zorluyor. Değer boşluğu, antisosyal kişiliğin gelişimi için en uygun fideliktir, her şeyin hızla değiştiği bir dünyada eski değerler erozyona uğrarken insanlara rehberlik edecek yeni değerler oluşmayabilmektedir.

Antisosyal kişiliklerin uç ideolojilerde, buhran dönemlerinde, savaşta veya devrimlerde bir kahraman mertebesine yükseldiğini görebiliriz. Antisosyal liderlerin en bilinen örneği olan Hitler’in, Almanya’da anne ve babanın fabrikalarda uzun saatler geçirdiği, bütün bir ulusun baba yoksunluğu çektiği bir dönemde ortaya çıktığı ve ulusun baba özlemini karşıladığı dile getirilmiştir. Dediği dedik, otoriter ve evin yüceliğini dile getiren bir baba. Gruplar en ateşli müntesiplerini ödüllendirme eğilimindedirler. Kurnaz antisosyaller dava arkadaşlarını ölüme sürer veya banka hortumlar, ellerini kollarını sallayarak dışarıda keyif çatarken, akılsızlar gasp ve cinayetten hapiste yatar. Sınıflı toplum, kişilik bozukluğu filan tanımaz.

Sıradan kötülük tırmanıyor. Görmeye alışık olmadığımız oranda şiddet ve kötülük görüyoruz. Vandallık, barbarlık ve zalimlik merhametin topraklarını talan ediyor. Artık kendi hikâyelerimiz emzirmiyor bizi, Hollywood hayal endüstrisi beyin hücrelerimizi işgal ediyor. İnsan tabiatının özde merhametle dokunduğunu söyleyen Doğu öğretilerinin aksine, Batı geleneği, insan tabiatının özünde zalim olduğuna inanır. İnsan, bu görüşe göre, kötü mizaçlı bir varlıktır. Batının binlerce yıllık tarihi; kitle halinde çarmıha germeler, işkence odalarının icadı, dünya savaşları, soykırım, etnik temizlik gibi günahlarla tıka basa dolu. Tamahkârlık, köle ticaretini yeşertmiş ve yerli halkların boyun eğdirilip acımasızca sömürülmesine yol açmıştır. Eğlenceler, zalimlik karşısında büyülenmişliğin izlerini taşır, gladyatör oyunlarından Hollywood’un modern fantezilerine dek zalimlik, imgelemi zapt eder. O halde ne yapmalı?

Sayısız araştırma ekranlarda görülen şiddetle gerçek hayatta şiddete yönelme arasında bağ kuruyor. Yaşadığımız zaman diliminde çocuklarımıza yapabileceğimiz iyiliklerden birisi, onları televizyon veya bilgisayarın değil gerçek hayatın sesiyle buluşturmaktır. Onlarla hayatı gezebilir, insanları ve sokakları tanıyabilirsiniz. Biraz tuhaf görünmek pahasına da olsa şunu öneriyorum: Onlarla akıl hastanelerini, huzurevlerini, yetiştirme yurtlarını, mülksüzlerin yaşadığı sokakları, camileri, havraları ve kiliseleri gezin. Birlikte çarşıları, pazarları, aktarları dolaşın. Gerçek hayatın nasıl bir şey olduğunu ve ıstırabın gerçek bir insana değdiğinde ne yapabileceğini onlara gösterin. Gerçek hayatın nerelerde soluk alıp verdiğini, insanların nelere gülüp nelere üzüldüğünü, gerçek hayatın seslerinin neye benzediğini onlara öğretin.

Her insan kendisine bir yurt arar. İnsan daima sıla özlemi içindedir, sevgiyi ve şefkati arar. Daüssıla, memleket özlemi, kana kana içtiğimiz bir sevgi ve merhamet arayışından başka nedir ki? Çevremizde arsızca yükseldiğini gördüğümüz kural tanımazlık ve zalimlik, ancak şefkatin duvarlarına çarpmakla durdurulabilir. Şefkat evlerimizde, işlerimizde, ilişkilerimizde hükümferma olduğunda, en başta çocuklarımızı layık oldukları gibi sevebilmeyi öğrendiğimizde, onlara “Yıkılma sakın!” diyebiliriz. Ancak layığınca sevilmiş çocuklar bıçağın kanatabileceğini, kötü bir sözün can yakabileceğini bilebilir. Kâinatı, yurdunu, insanlarını sevebilen anne babalar; çocuklarını hayatın seslerine açabilen anne babalar başkasını incitmenin bir insan için ne büyük bir zillet olduğunu anlatabilir. Çocuklarımıza şefkati, merhamet ve yârenliği öğretmeliyiz. Dikkatin daha fazlası duyguların eğitimine verilmeli. Şefkat ve merhamete dayalı bir eğitim, öteki için de sorumluluk duymayı, ötekinin de ilgi, iyilik ve adaleti hak ettiğini kabullenmeyi beraberinde getirir. Başkasını düşünebilmek, başkasının iyiliğinden kendisini mesul hissetmek, çocuklarımıza verebileceğimiz yüce değerlerdir.

 

***

 

İdealleri çıkış noktası yaparak kötülüğe ulaşanlar çoğu zaman gruplardır. Çevrenizde size yürüdüğünüz yolun doğru olduğunu söyleyen insanlar olursa, yüce amaçlar için saldırganca yöntemler kullanmanın meşruiyetine daha kolay inanırsınız. Düşmanlık ettiğiniz şeyin bir grup olması durumunda, bir bireye davranacağınızdan daha acımasız bir tavra bürünebilirsiniz.

•••

Günümüzün kapitalist toplumu vicdan yoksunluğunu bir değer olarak öne çıkarıyor, antisosyal acımasızlığı bir hayatta kalma stratejisi olarak öneriyor. Acımasızlık, dürtüsellik ve empati yoksunluğu bizi ötekini hissetmekten alıkoyuyor ve ‘güçlü olan ayakta kalır’ düşüncesi insanları kurban olmak ile zalim olmak arasında bir seçime zorluyor.

•••

Ancak layığınca sevilmiş çocuklar bıçağın kanatabileceğini, kötü bir sözün can yakabileceğini bilebilir. Kâinatı, yurdunu, insanlarını sevebilen anne babalar; çocuklarını hayatın seslerine açabilen anne babalar başkasını incitmenin bir insan için ne büyük bir zillet olduğunu anlatabilir.