Günümüzde Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetinin ihmal edilmesi ile doğru orantılı olarak artan bir hastalık seliyle boğuşur hale gelmiş bulunmaktayız. Sünneti öğrenmek ve yaşamak konusundaki ihmâl neticesinde karşılaştığımız sıkıntılar, maalesef telafisinde çok zorlanacağımız boyutlara ulaşmış durumda.
Oysa, beşerin maddi, manevi hastalıklara tutulduğu ve bu hastalıkların giderek çoğaldığı asrımızda, âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimize (sav) tâbi olmak, şüphesiz ki hastalığımızı sağlığa, sıkıntımızı feraha, asrımızı saadet asrına çevirecektir. Zira bir insan olarak gönderilmiş olan peygamberimizin beşerî yönüyle de bizim için en güzel örnek olduğu muhakkaktır.
Bu yazımızda; hastalıkların asıl sebeplerinin sünnete uymamaktan kaynaklandığını ve Resulullah’a tâbi olmakla bunların nasıl da kolayca izale olacağını ele alacağız.
Âlemlerin Rabbi olan Allah, insanı âlemin misali musağğarı yani küçültülmüş bir örneği suretinde yaratmıştır. Tıpkı âlemlerdeki eşsiz düzen ve ahenk gibi, insan vücudunda da muhteşem bir nizam söz konusudur. Her insan, içinde fevkalade büyük faaliyetlerin olduğu bir âlemdir.
Büyük âlem olan kâinat, ilahi kudretle son derece intizamla idare edildiği halde, ilahi kanunlara aykırı olarak beşerin yaptığı her müdahale, kâinatta bir düzensizlik ve inhizama sebebiyet vermektedir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin tabiriyle; “Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakiki nezafetsizlik ve çirkinlik görülmemektedir.”1
Evet bu âlem son derece güzel idare ve tanzim edilmektedir. Mülk suresinin 3. ve 4. ayeti kerimelerinde Rabbimiz, kainattaki düzeni ne güzel ifade buyuruyor.
“Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin, gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.”
Şu muhteşem âlemde kusur olarak addedilen hadiselere yapılan müdahalelerin, ne kadar vahim neticeler doğurduğunu bugün daha iyi görmekteyiz. Evet şu uçsuz bucaksız kâinat, Alîm isminin sahibi tarafından bilerek düzenleniyor. Hakîm olan Allah, hikmetle idare ediyor. Her şeye kâdir olan Kadîr Rabbimiz, kudretiyle kolayca ve fevkalade mükemmellikte dünyayı tedbirine mazhar kılıyor.
Aynı şekilde insan vücudu da akıl almaz bir karışıklık ve faaliyet içinde olmasına rağmen, hayret edilecek bir düzenle işliyor. Yani Allah tarafından işlettiriliyor. Adeta bir fabrika gibi, içinde insanın hayatı için gerekli levazımat ihzar ediliyor. Vitaminlerle, minerallerle zenginleştirilmiş, ab-ı hayat olan kanımız, bütün organların imdadına gönderiliyor. Yine vücuda zararlı olan bazı toksik maddeler, bedenin her bir hücresinden ayrıştırılarak uzaklaştırılıyor. Bu mükemmel nizam ve intizamı seyreden insan, yalnızca Allah’ın kudretinin büyüklüğüne hayran kalarak Rabbine “Elhamdülillah” diyor.
Fakat bu dünya imtihanına gönderilen insanların da bir vazifesi ve gönderiliş amacı olması hasebiyle, ilahi kanunlara yalnızca şükretmekle kalmayıp, elbette ki onlara aykırı hareket etmemesi gerekiyor. Rabbimiz tüm kullarına, “Sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”2 buyururken, şüphesiz bu hakikati vurguluyor. Zira bildiğimiz üzere, “din; akıl sahibi insanları kendi hür iradeleriyle, dünyada ve ahirette iyiliğe ve mutluluğa ulaştıran ilahi kanunlar”3 olarak tanımlanırken, dünya ve ahiret saadetini arzulayan beşere ilahi bir reçete sunuluyor. Demek maddi ve manevi mükemmel olarak, “Ahsen-i takvim”4 suretinde yaratılmış olan insanın vazifesi; ilahi kanunlar çerçevesinde hareket ederek, kendisine bahşedilmiş olan nimetlerin yönünü ebediyete doğru çevirmek, dünya ve ahiret saadetine nail olmaya çalışmaktır. İnsanlığın bu ilahi kanunlara yüz çevirerek doğruya ulaşması da, hakiki saadeti yakalaması da asla mümkün olmayacaktır. Zira her şeyin sahibi olan Allah, her şeyi bilerek yapıyor. Bu yüzden onun koyduğu nizama ve intizam kanunlarına aykırı hareket etmek, elbette bütün beşeriyeti hüsrana sürükleyecektir. Bu kanunlar ise Kuran ve Resulullah’ın sünneti ile insanlığa vaz edilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu hakikati Mektubat adlı eserinde şöyle vurgulamıştır:
“Evet şu kâinatın sahib ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor. Her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi görerek bilerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor.
Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak.
Madem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru külli olan insan nevi ile konuşacaktır.
Madem insan nevi ile konuşacak elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlakı ulvi ve nevi beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek istidatta ve en âli ahlakta ve nevi beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı arz onun hükmü manevisi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i iman mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona duay-ı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam ile konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış ve sair nevi beşere rehber yapacak ve yapmıştır.”5
Bizlere düşen de nev-i beşere rehber olan Peygamber Efendimiz’in (asm) sünneti seniyyesine tâbi olmak, onun nuruyla nurlanmaktır. İnsanlığın maddi ve manevi sıkıntılarının dermanı ve yegâne ilacı budur. Zira Peygamberimiz (asm) Rabbimiz tarafından bize “Üsve-i Hasene” olarak gönderilmiş, bu hakikat yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Ahzab suresinin 21. ayetinde; “Allah’ın Resulünde sizin için pek güzel bir örnek vardır.” şeklinde ifade buyrulmuştur.
Herhangi bir konuda en doğru olanın tam aksine hareket etmek; elbette en yanlış olanı tercih etmek olacağından, Resulullah’ın sünnetini uygulamamak, hatta aksini yapmak bir Müslümanın yapacağı en büyük yanlışlardan biri olacaktır. Ayrıca insanlığa her yönüyle rehber olması açısından bir beşer olarak dünyaya gönderilmiş peygamberimizin, beşerî yönünde de bizim maddi ve manevi hayatımız için elzem olan sırlar saklı olduğu muhakkaktır. Kaldı ki âlemlerin Rabbinin “o hevasından konuşmaz”6 buyurarak onun ağzından çıkan her sözün vahiy kaynaklı, ilahi rıza odaklı olduğunu inzal buyurmasına rağmen, söyledikleri sözleri ve hayatı boyunca bizzat uyguladığı edep ve âdapları ihmal etmek bizlere çok şey kaybettirecektir.
“Evet siyer-i nebeviyeye dikkat eden ve sünnet-i seniyyeyi bilen katiyyen anlar ki, edebin envaını Cenab-ı Hak, Habibinde cem etmiş. Onun sünneti seniyyesini terk eden, edebi terk eder.”7
Rabbimizin kullarından isteği; göndermiş olduğu Furkan’a tâbi olup, iyiyi kötüden ayırarak hakikate ulaşmak iken ve Hazret-i Aişe’nin tabiriyle “hulukuhul Kuran”8 olan Resulullah, yaşayan bir Kuran iken, onun sünnetine tâbi olmamak, dolayısıyla ilahi emirlere de aykırı hareket etmek olacağından, sünnet-i seniyyeye ittiba hakikaten çok önemlidir.
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”9
Evet Allah’a muhabbeti olan bir kimsenin, mutlaka Habibullah’a ittiba etmesi gerekmektedir ve bu ittiba, insanın yalnızca âhiretini değil, aynı zamanda dünyasını da asr-ı saadete çevirecektir. İçinde bulunduğumuz modern zamanın, ilahi kurallara aykırı öğretileri ile küsufa tutulan insanlığı, bu asrın bela ve musibetlerinden kurtaracak ve beşeriyeti tekrar saadet asrına kavuşturacak sırlı bir iksirdir sünnet-i seniyye ve yine ona tâbi olmamak da insanlığın felaketini hazırlayan bir afet gibidir. Bu hakikati anlamak için, içinde yaşadığımız zamanın bedenî ve ruhî hastalıklarına nazar etmek kâfidir. Zira sünnet-i seniyyeden uzaklaşmış, hayata geçirebilmek bir yana, bilgi sahibi olmak konusunda bile gereken hassasiyeti gösterememiş ahir zaman ümmeti olan bizler, maddi ve manevi sıkıntı, buhran ve hastalıkların pençesinde inlemekte iken, bizi tekrar ayağa kaldıracak olan sünnet-i seniyyeye ne kadar da muhtaç olduğumuzu anlamaktayız. Bütün hastalıkların temelinde yatan sebepler; hadis-i şeriflerde belirtilmiş ve maddi, manevi tüm sıkıntılar, sünnet-i seniyye ile uygulamaya konulmuş olan ilahi kanunlara tâbi olmak ile izale edilebilecekken, hakikate göz yummak yalnızca kendimize zarar vermek olacaktır. Bilimsel çalışmaların hız kazanmasıyla bugün iyice netleşmiştir ki; sağlığımız için gerekli olan yaşam tarzı, aslında asırlar önce sünnet-i seniyye ile sabit kılınmış, fakat zamanla unutulması ve ihmal edilmesi neticesinde bugün beşeriyet geri dönülmesi çok zor bir hastalık zinciriyle boğuşur hale gelmiştir.
Sünnet-i seniyye ile sabit kılınmış en mükemmel yaşam tarzına geçmeden evvel Necm suresi 7. ve 8. ayetlerini tefekkür ve dikkatle okuyalım ve Rasulullah’ın yaşadığı hayatın ne kadar kıymetli bir rehber olduğunu bir kez daha düşünelim. “O hevasından konuşmaz. O ne konuşmuşsa kendisine yapılan bir vahye dayanır.”
Şimdi Peygamber Efendimiz’in (sav) yaşamış olduğu ve bize de tavsiye ettiği bu sade ve temiz yaşam tarzının maddi ve manevi sağlığımız için ne derece önem arz ettiğine birlikte bakalım.
1- “BİSMİLLAH HER HAYRIN BAŞIDIR.”10
Yüce Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’inde 114 defa inzal buyurduğu besmelenin anlam ve önemi üzerinde ne kadar dursak kâfi gelmeyeceği aşikârdır. Fakat bu konuda gereken hassasiyeti gösterebilmek, bir nebze olsun hikmetini idrak edebilmek, maddi ve manevi sağlığımız için olmazsa olmaz bir yaşam düsturunu hayata geçirebilmek adına hadis-i şeriflerde geçen ihtar ve uyarılara bakmak yerinde olacaktır. Besmelenin binlerce hikmetinden yalnızca birkaçını paylaşmak bile bu konudaki hassasiyetimizi artıracaktır inşallah.
Hz. Aişe’den (ra) rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki:
“Herhangi biriniz yemek yerken Allah’ın adını ansın. Yemeğe başlarken Allah’ın adını anmayı unutmuşsa o zaman ‘bismillahi evvelehü ve ahirahü’ (başında da sonunda da Allah’ın adı ile) desin.”11
Peygamber Efendimiz’in (sav) besmelenin üzerinde bu kadar önemle durması, hakikaten dikkat edilmesi gereken bir konu olduğunu göstermektedir. Zira besmeleyi unutan kişinin hatırladığında yalnızca “Bismillah” değil de “başından sonuna bismillah” demesinin tavsiye edilmesi, besmele ile yenilen yemekte çok sırlar saklı olduğuna işarettir. Malumdur ki, insan ne yerse odur. Yediği nimetlerin helal ve temiz olması, üzerine Allah’ın adının anılması, yemeğinin ve dolayısıyla yediklerinden teşekkül ettirilen hücrelerinin de temiz ve sağlıklı olmasına sebep olacaktır.
“O halde eğer onun ayetlerine inanan mü’minler iseniz, üzerlerine Allah ismi anılmış olanlardan yeyin.”12
Evet Rabbimiz yüce kitabında bizlere, üzerine besmele çekilmiş gıdalardan yemeyi emir buyurmaktadır.
Kimya Mühendisi Erkan Uysal “Besmele ve Yemek” isimli yazısında şu açıklamayı yapar:
“Evet artık biliyoruz ki su ve yiyeceklerimiz her türlü sözden etkileniyor ve söylenilen her sözü üzerlerine kaydediyor, sözlere tepki veriyorlar.”13
Uysal yazısında bir deneyden de bahsediyor: “Yiyeceklerle yapılan bir deneyde, iki kavanoza bir yemek konulmuş. Bir kavanoza her gün “teşekkür ederim” denilmiş, diğer kavanozdaki yemeğe ise “seni aptal” sözü söylenmiş. Çok geçmeden “seni aptal” denilen kaptaki yemek siyah renge dönerek çabucak bozulurken, diğer yemek hala taze kalmıştır. Bir insanın sözünden etkilenen su ve yiyeceklerin Rabbimizin sözlerinden etkilenmemeleri mümkün olur mu? Bilakis onun sözleri karşısında tamamen teslim olur ve ona itaat ederler.”
“Masaru Emoto, suyun kelimelere verdiği tepkiyi ve suda meydana gelen değişiklikleri görmek için pek çok deney yapmış ve ortaya çıkan sonuçların fotoğraflarını çekmiştir. Suya Japonca olarak söylediği güzel sözlerle su moleküllerinin kristal yapıları daha düzgün ve güzel bir hale gelmiştir. Suya söylenen kötü sözlerle suyun kristal yapısının bozulduğu düzensiz bir hale geldiği fotoğrafları çekilerek kanıtlanmıştır.”14 Erkan Uysal yazısının devamında Müslümanlara, dinine sımsıkı sarılmasına vesile olacak güzel tavsiyelerde bulunur:
“Evet Masaru Emato yaptığı ve kanıtladığı deneylerle sözlerin su ve yiyecekler üzerindeki etkisini göstermiştir. Ama İslam’ın öğrettiklerinin yanında, yaptığı bu çalışma çok küçük bir ispat olarak kalmaktadır. Nasıl ki kelime-i şehadet bir kafiri tüm günahlardan temizleyip Müslüman yapıyor ve cehenneme yakıt olmaktan kurtarıp cennete layık hale getiriyorsa; nasıl ki Allah’ın adını anmak boğazlanan hayvanı leş olmaktan kurtarıp temiz bir gıda haline getiriyorsa, Besmele de işte bu şekilde besinlerimizi temizleyip güzelleştirir.”15
Erkan Uysal besmeleye olan ihtiyacımızı şu sözleriyle özetler:
“Yiyeceklerimiz soframıza gelene kadar kim bilir hangi seslere maruz kalıyorlar? Hangi ortamlarda ne düşünceler ile pişiriliyorlar? Bilindiği gibi tüm varlıklar Rabbimizi anarlar, böylece tazeliğini ve temizliğini korurlar. Ancak marketlere, pazarlara gelen yiyecekler zaten ölmüş ve işlenmiş besinlerden oluşmaktadır. Bu durumda dışarıdan her türlü tesire açık hale gelen besinlerimiz söylenilen her sözden, dinlenilen her türlü müzikten daha çok etkilenmektedir. Marketlerde besinlerimize dinlettirilen nice müzikler, çalışanların sözleri, mutfakta bizim söylediklerimiz, dinlettiklerimizin hemen hepsi bu yiyecekler üzerine kaydedilmektedir. Açıkta kalan besinlerimizden, rivayetlerde bildirildiği üzere nice şeytan ve cinnîlerin faydalanıp enerjilerini emmeleri de cabasıdır. Böyle besinlerle hastalanmamız, zayıf ve güçsüz kalmamız hiç de imkânsız değildir.”16
İnsanın en büyük düşmanı olan şeytanın şerrinden muhafaza olmak noktasında da besmele asla ihmal etmememiz gereken bir uyarı olarak hadislerde geçmektedir.
Cabir bin Abdullah’tan (ra) nakledilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:
“Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken (Besmele çekerek) Allah’ın adını zikrederse, şeytan avenelerine (yardımcılarına); ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yoktur.’ der. Ama o kişi, evine girerken Allah’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan avenelerine; ‘Akşam yemeğine kavuştunuz, ama burada gecelemeniz mümkün değil.’ der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken “Bismillah” diyerek Allah’ı zikretmezse, şeytan avenelerine; ‘Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!’ der.”17
Şeytanın ortak olduğu hiçbir işten insana hayır gelmeyeceği muhakkaktır. Ondan korunabilmek de her işe Allah’ın adıyla başlamakla mümkün olacaktır.
Yine Ümeyye ibnu Mahşiyy (ra) anlatıyor: “Resulullah (sav) otururken bir adam besmele çekmeden yemek yiyordu. Yemeğini yemiş geriye tek lokması kalmıştı. Onu ağzına kaldırırken “bismillahi evvelehü ve ahirahü” dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav) güldü ve: “Şeytan onunla birlikte yemeğe devam etti. Ne zaman ki Allah’ın ismini zikretti. Karnındakileri hep kustu” buyurdu.”18
Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre; Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah’ı anarak başlanmayan her anlamlı söz veya iş bereketsizdir/sonuçsuzdur.”19
Evet bu hadis-i şerifte hayırdan, bereketten mahrum kalmamak, nihai neticeye ulaşabilmek için besmele ile başlamamız gerektiğinin vurgulanmasının yanı sıra, besmele bir mümin duruşu ve Müslüman kimliğinin alâmeti, kulluk bilincinde ömür geçirmenin nişanesi, adeta bir mihenk taşı olarak da belirtilmiştir. Zira besmele çekilmeden başlanacak, mübah olmayan bir amel de hayırsız menfaatsiz ve bir Müslümanın uzak durması gereken bir iş sınıfına girmektedir. Hayata besmele bilinci ile bakmak kişiyi hesabını veremeyeceği durumlardan da alıkoyacaktır. Bu dünyaya gönderiliş gayesi, marifetullah ve muhabbetullah olan insanın, her anında yaratıcısına yönelmesi, vazifesini hakkıyla yerine getirmesi ancak ve ancak besmelenin feyzi ile mümkün olmaktadır. Gündelik işlerin koşturmacası esnasında, gafil ve Allah’tan uzak kalmamak, her anımızda onun varlığını hissederek yol almak, her işimizde besmeleyi okumak kul olduğumuzu, onun izni ve iradesi ile muvaffak oluşumuzu ihtar edecektir ki, esasında bu farkındalık en başta aciz ve zaif olarak yaratılmış insana çok büyük bir nokta-i istinad teşkil edecek ve kendini ferah ve hafif hissetmesine vesile olacaktır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu hakikati “evet iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü ve tevekkül saadeti dareyni iktiza eder” cümlesiyle ne kadar da güzel vurgulamıştır.
İnsan mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Allah’a dayandığında hayatında bir suhulet peyda olmasının yanı sıra, ruhen ve psikolojik anlamda da kendini rahat ve huzurlu hissedecek ve peşi sıra iki dünya saadetine erişecektir. Bütüncül bir bakış açısıyla hadis-i şeriflere baktığımızda anlaşılan odur ki, insan yalnızca ubudiyet cihetiyle değil, fiziksel ve ruhsal anlamda da hayatın her anında besmeleye muhtaçtır. Evet bu durumda biz Müslümanlara düşen görev; zaten mükemmel şekilde yaratılmış vücudumuzu, Allah’ın rızası dairesinde kullanarak korumak, Onun ismi ile her işimize başlamak ve besmele ile her hayra kavuşmak olmalıdır.
Kaynaklar:
1. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Otuzuncu Lema’a 2. nükte sy 310 Envar Neşriyat
2. Maide Suresi, 5/3
3. Yazıcı Seyfettin, Temel Dini Bilgiler, sy 19, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
4. Tîn Suresi, 95/4
5. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat 19. Mektub birinci nükteli işaret, sy 89, Envar Neşriyat
6. Necm Suresi, 53/3
7. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar sy 54, 11. Lem’a 7. nükteli işaret, Envar Neşriyat
8. Babanzade Ahmed Naim, İslam Ahlakının Esasları, sy. 22
9. Âl-i İmran Suresi, 3/31
10. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Birinci Söz, Envar Neşriyat
11. Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya İbn-i Şeref En-Nevevi, Riyazüssalihin Tercümesi, cilt: 2 sy. 656, 731 numaralı hadis
12. Enam Suresi, 6/118
13. Zafer Bilim-Araştırma dergisi, 2012 Nisan sayı 424 sy. 38, Besmele ve yemek
14. Zafer Bilim-Araştırma dergisi, 2012 Nisan sayı 424 sy. 38, Besmele ve yemek
15. Zafer Bilim-Araştırma dergisi, 2012 Nisan sayı 424 sy. 38, Besmele ve yemek
16. Zafer Bilim-Araştırma dergisi, 2012 Nisan sayı 424 sy. 39, Besmele ve yemek
17. Müslim, Eşribe 103; Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Etime 15; İbni Mâce, Duâ 19
18. Ebu Davud, Et’ime 16, (3786)
19. İbn Hanbel, II, 360
