Usta yazar, öğrencilerin hiç beklemediği bir anda, sesli bir şekilde okuduğu yazıya ara verdi. Daha yarısını bile okumamıştı. Gözlüklerini eline aldı ve bakışlarını Saliha’ya doğru çevirerek:
“Dersin sonunda sana bir kitap hediyem olacak.” dedi.
Ardından tekrar taktı gözlüklerini ve okumaya devam etti. Sınıftakiler ustanın bu sözlerini, Saliha’nın yazdığı hikayeyi beğenmiş olmasına yordular. Yaklaşık üç aydır devam ettikleri bu Sıra Dışı Yazarlık Atölyesinde nadiren karşılaştıkları bir durumdu bu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Saliha’nın dışındaki kursiyerlerin hepsi, iş güç sahibiydiler. Fakat yazar adayı olarak daha yolun çok başındaydılar. Dersleri tam anlamıyla usta çırak geleneğine uygun bir yöntem ve disiplinle uygulayan ve ödev olarak verdiği yazıları bizzat kendisi okuyarak yorumlayan hocanın talebelerinden her hafta bir dosya kağıdının ön yüzünü geçmeyecek uzunlukta istediği yazılar arasında, daha önce beğendiği bir yazı olmamıştı. Bazen “sen bunu çöpe at” dediği bile oluyordu. Olumlu olarak en fazla, “fena olmamış” veya “bunun üzerinde biraz daha çalış” gibi cümleler söylediği olmuştu. Nitekim bu hikayeyi bitirdiğinde de ustanın ağzından hasretle beklenen o “beğendim” kelimesi çıkmamıştı:
“Bu yazdığın öykü bana İtalyan yazar Giovanni PAPİNİ’nin ‘Kimsin Sen?’ isimli bir hikayesini hatırlattı. Hediyem ise bu hikayenin içinde olduğu kitabın ismini söylemek olsun: KAÇAN AYNA. Uzun zamandır yeni baskısı yapılmadı ve şu an internette satışı yok. Ben de geçenlerde kitaplığımda aradım bulamadım. Birisine verip vermediğimi de hatırlamıyorum. Sen bir şekilde bulabilirsen o kitabı al ve tekrar tekrar oku. Gerçek üstü ya da büyülü gerçeklik dediğimiz türde öyküleri var… Sana çok katkısı olacaktır. Senin de hayal gücün kuvvetli. Bu hediye kitap tavsiyemi özellikle sana veriyorum. Diğer arkadaşlar da isterlerse okuyabilirler elbette. Onlar için de faydalı olabilir.”
Dersten sonra diğer öğrenciler Saliha’yı tebrik ettiler ve kendileri de kitabı arayacaklarını söylediler. Hatta bulan olursa haftaya getirmesi ve gerekirse fotokopi ile çoğaltılması konusunda anlaştılar.
Saliha yaptığı araştırmada gördü ki, en son 16 yıl önce yani 1999 yılında yapılan baskısı da tükenen kitabın yeni baskıları yapılmamıştı ve internette satışı yapılmıyordu. Konuyu kitap okumayı seven arkadaşları ve yakınları ile paylaştı. Diğer öğrenciler de bunu yaptılar. İlk hafta sınıftaki hiçbir öğrenci kitabı bulamamıştı. Sonraki hafta ise sınıftın tek şair adayı olan Mustafa büyük bir sürpriz yaptı ve derse elinde o kitapla gelerek herkesi çok sevindirdi. Kitabı nasıl bulduğunu ise meraklı bakışlar eşliğinde şiir okur gibi anlattı.
Bir lisede fizik öğretmeni olan arkadaşı Mehmet, bu kitabı bir ay önce bir sahaftan satın aldığını, bu kadar çok aranmış olmasını ilginç bulduğunu, kendisi de derviş isminde ve gerçekten de bir dervişi andıran satıcı ile ilginç bir diyalog yaşadığını söylemişti. Daha da ilginci kitap 1999 depreminde enkaz altından çıkarılmış ve kapağından hasar almış. Henüz okumaya fırsat bulamadığı bu kitabı iade edileceğine dair söz alarak vermeye razı olmuş.
Mustafa, Saliha’yı daha fazla merakta bırakmamak için kitabı ona teslim etti. O da kitabı eline aldığında garip bir duyguya kapıldı. Konu öyle bir hal almıştı ki sanki şu an elinde, okuyanı büyüleyecek sihirli bir kitap duruyordu. Birkaç haftadır gündemden düşmeyen ve onlarca kişi tarafından bir hafiye titizliği ile aranan bir kitaptı bu.
Kaldığı öğrenci yurduna döndüğünde rutin işlerini hallettikten sonra önsözden başlayarak heyecanla okumaya başladı. Kaçan Ayna isimli hikayeyi de, diğerlerini de çok merak ediyordu fakat doğal olarak okumaya ‘Kimsin Sen?’ isimli hikayeden başlayacaktı. Her zaman yaptığı gibi kitabı şöyle baştan sona bir karıştırdı. Hikaye isimlerini inceledi ve hepsini çok ilginç buldu. Bunlar çoğu 10 sayfayı geçmeyen kısa hikayelerdi.
Saliha’nın dikkatini çeken bir şey daha oldu. Kitapta birçok cümlenin altı kurşun kalemle çizilmişti. Sayfa kenarlarına kısa notlar alınmıştı. İkinci el bir kitap için bu çok normaldi. Fakat ‘Kimsin Sen?’ isimli hikayenin son sayfasının altında tükenmez kalemle ve el yazısı ile yazılmış şu cümle vardı.
“Marmara depreminde bir yakınınız kaybolduysa ve bulamadıysanız (şu numarayı) aramanız rica olunur.”
Saliha bu cümleyi okuduğunda çok şaşırdı. Önce yanlış okuduğunu düşündü. Tekrar tekrar okudu. İnanmakta güçlük çekiyordu. Bu nasıl bir tevafuk diye mırıldandı defalarca. Bunu kim yazmış olabilirdi. Telefon numarası gerçek miydi? Gecenin bu vakti arasa olur muydu? Biri öylesine yazmıştı belki de. Bu kitap bir sahaftan alınmış ikinci el bir kitaptı sonuçta. Bu nedenle de kimliği belli olmayan çok fazla kişinin el ve göz izi vardı. Aklına sahaftaki adamın dervişliği geldi. Onun yazmış olma ihtimalini düşündü. Üstelik 1999 yılındaki Marmara depreminde hasar görmüş bir kitap söz konusuydu.
Babasını o depremde Adapazarı’nda kaybetmişti Saliha. Kafasının bu kadar karışması, kalbinin bu kadar hızla atması, ne yapacağını şaşırması bundandı. Bu kayıp, ölüm ile gelen bir kayıp değil enkazdan çıkarıldıktan sonra akıbeti bilinemediği için yaşanan bir kayıptı. Aradan geçen bunca yılda olay henüz çözülememişti. Anne kız, önce Adapazarı olmak üzere aranacak her yeri aramışlardı fakat babasını bulamamışlardı. Uzun araştırmalar sonunda, babasını enkazın yanında ağır yaralı halde bulan birine ulaşmışlardı. Bu kişi arabası ile onu hastaneye taşımış fakat kendisi de çok iyi durumda olmadığı için onu kollarında taşırken hastane bahçesinde bayılmıştı. Kendine geldiğinde ise yanında kimse yoktu… Hastane de o sırada kayıtlar düzgün tutulamadığı için bu duruma bir açıklık getirememişti. Üstelik doluluk nedeni ile çoğu yaralı, bu hastaneden başka şehirlerdeki hastanelere aktarılmıştı. Bu aktarımlarda kimin hangi hastaneye aktarıldığına dair kayıtlarda da eksiklikler vardı. Saliha henüz altı yaşındaydı babası kaybolduğunda. Onun hayatta olduğuna inancı hiç eksilmedi. Her namazında dualarına dahil etti babasını.
Şimdi önünde duran bu kitap, bu hikaye, bu cümle ve sahaftaki derviş, 16 yıldır aradığı babasına çok yaklaştığını hissettirmişti ona. Bu kadar tevafukun başka izahı olamazdı.
Saliha dayanamadı aradı o numarayı fakat açan olmadı. Dükkanın numarası olmalı diye düşündü. Bu saatte kapalı olması normaldi. Mehmet’in ilginç bir diyalog yaşadık dediği geldi aklına. Sabahı bekleyemezdi, Mustafa’dan numarasını alarak Mehmet’i aradı. Kendisini tanıttı ve bu saatte rahatsız etmesinin nedenini kısaca izah etti.
Mehmet, dervişle olan diyaloğunu ayrıntıları ile anlattı ona:
“Satıcı çok temiz yüzlü tatlı dilli bir adamdı. İsminin Derviş olduğunu söyledi. Gerçekten de ismi gibiydi, tavırlarıyla da, kıyafeti ile de eski zamanlardan kalma bir dervişi andırıyordu. Kitabı incelediğimi görünce benimle konuşmaya başladı. Dediğine göre bu kitap bir deprem enkazından çıkmış. Kapağındaki ezik kısım bu nedenleymiş. Fakat içinde hasar yokmuş. Derviş bunları söyledikten sonra bu kitabı kendisine benzettiğini de söyledi. Benim şaşkın bakışlarım eşliğinde konuyu açıkladı. Kendi ifadesi ile o da 1999 depreminde hasar görmüş. Gözlerini Ankara’da bir hastanede açtığında hafızasını tamamen kaybetmiş olduğu anlaşılmış. Vücudunda herhangi bir hasar yokmuş. Kendisini tanıyan ve arayan hiç kimse çıkmamış. O hastanede bu sahafın sahibi ile tanışmış ve onunla İstanbul’a gelip yanında çalışmaya başlamış. 16 yıldır kim olduğuna dair bir bilgiye ulaşamamış. Sahaf çok yaşlanınca dükkanı tamamen ona bırakmış. Hikayesi çok dramatikti fakat o çok sıradan bir şeyi anlatır gibi anlatıyordu. Buna rağmen son söyledikleri çok dokunaklıydı: Bu kitapta ‘Kimsin Sen?’ isimli öyküde, bir sabah uyanan ve çevresindeki herkesin onu tanımadığını söylemesi nedeni ile bir anda kimsesiz kalan, tanıdıkları arasında kendisini tanıyan kimseyi bulamayan bir adamın hikayesi var. Ben ondan da kötü durumdaydım, çünkü kimsenin beni tanımamasının yanında ben kendimi dahil hiç kimseyi tanımıyordum. Benim sorum ‘Kimim Ben?’ sorusuydu… Bu hikayede benimle örtüşen çok şey vardı. Hiç belli olmaz, bir tevafuk olur, beni tanıyan birinin eline geçer diye, bu hikayenin son sayfasına depremde kaybolan yakını olanlar için bu dükkanın numarasını bile yazdım.”
Mehmet’in anlattıkları Saliha’nın ümidini o kadar artırmıştı ki, bir an Adapazarı’nı arayarak annesine haber vermeyi bile düşündü. Fakat bunu yarın o sahafa gidip Derviş’le görüştükten sonra ve alnındaki, çocuklukta geçirdiği kazadan kalma—oldukça belirgin—yara izini teyit ettikten sonra yapmanın, daha doğru olacağını düşündü ve aramaktan vazgeçti.
Sabahı zor etti o gece. Mehmet’ten adresi almıştı. Telefon etmeden çıktı yola. Dükkana vardığında Derviş başka bir müşteri ile ilgilenmekteydi. Kitapları karıştırırken bir yandan da onu inceledi. Uzun saçları, sakalı ve kıyafeti ile çok farklı biri vardı karşısında. Fakat buna rağmen onun babası olduğuna dair kalbinde en ufak bir şüphe yoktu. Çok yakınına gelip de alnındaki o derin yara izini görünce gözyaşlarını daha fazla tutamadı.
