TR EN

Dil Seçin

Ara

Ruhsal Şifa

Ruhsal Şifa

Soru: Hocam hayattan nasıl lezzet alabilirim? Huzuru uzun süre önce kaybettim gibi. Her şey karanlık gibi görünüyor. Hiçbir şeyin tadını alamıyorum. Günler benim için sıkıcı ve sıradan geçiyor. Bir işe yaramadığımı hissediyorum.

Cevap: Ekim sayımızda cevaplamaya başladığımız bu sorunun devamını bu sayımızda yazacağız inşallah. Zannediyorum ki günümüz post-modern insanının en fazla yaşadığı sorunların başında “hayattan lezzet alamama” olarak özetlenebilecek ve açıklaması da tam sizin yaptığınız gibi olan bir maraz ile karşı karşıyayız. Evet, hayatın lezzetini tatmadan huzur bulmak pek mümkün değildir. Bununla beraber her bireyin hayatında lezzet almasının ve huzur bulmasının yolları farklı olabilir. Yani elimizde uygulandığı takdirde herkese kesinlikle lezzet ve huzur verecek sabit bir reçete yok. Ancak lezzet ve huzur için bazı ortak prensipler hakkında konuşabileceğimizi düşünüyorum. 

“Anlam, sevmek, çaba, irade, düzen, mizah, mahremiyet, kendine izin, mümkün olduğunca gerekli olanlar, spor, denge” tecrübe ettiğim kadarıyla hayattan lezzet almanın ve huzur bulmanın 11 temel kriterini bu şekilde sayabiliriz. Bu kavramların her birinin her bireyde yansımalarının farklı olacağını akılda tutarak yazımıza devam edelim. Geçtiğimiz sayıda kriterleri sırasıyla açıklarken mahremiyet kriterimizde kalmıştık. 
…
Mahremiyet, lezzet almanın temel koşuludur. Zira hayatta bir kısım şeyler sadece şahsı, bir kısmı sadece aileyi, bir kısım şeyler sadece yakın çevreyi, bir kısım şeyler ise tüm kamuoyunu ilgilendirir. Bu hiyerarşiye uymadığımız takdirde psikolojik uyumumuz alt üst olur. İnsan bu durumu kaldırabilecek bir yapıya da sahip değildir. Maalesef günümüz dünyasında sosyal medya aracılığıyla en fazla yozlaşan kavramların başında gelen mahremiyetin ihlal edilmesinin acısını çok fazla yaşıyoruz. Yatak odalarının içlerine kadar tüm kamuoyuna kendilerini reklam eden, gerek muhafazakâr gerek seküler insanların sadece kamera kadrajına gülümseyip aslında hiç mutlu olmadıklarını birçok haberden görebiliyoruz. Bunun temel nedeni mahremiyet kavramına yapılan saygısızlıktır. Mahremiyet din, dil, ırk, ideoloji fark etmeksizin tüm insanlığın ortak ihtiyacıdır.
…
Kendine izin kriteri “belirli zamanlarda, belirli yerlerde, belirli süreyle” sahip olduğumuz rollerin asgariye düşürülmesi ve rahat hareket edebilmeyi ifade eder. Bu sayede insan diğer rolleri için tekrar enerji toplar ve daha verimli bir biçimde sahaya döner. 

Örneğin bir öğretmen, bir anne, bir eş ve bir ev hanımı olan bir insan düşünelim. Her bir rolünün gerektirdiği iş temposu ve gereklilikler vardır. Ancak sonuç itibariyle her bir rolü tek bir insan yapacaktır. Haliyle bu durum bireyi zamanla çok yıpratacak ve hiçbir şeyden lezzet almamaya yöneltecektir. Hatta bu roller o kadar çok birbirine karışabilir ki evde çocuklarına öğretmenlik yaparken okulda öğrencilerine annelik yaptığının farkında bile olmayabilir birey. Bu duruma psikolojide “enflasyon” denilmektedir. Bu elbette ağır psikolojik bir yükü getirmektedir. 

Bu hanımefendiye ne tavsiye edelim de hem enflasyon yaşamasın hem hayattan lezzet alsın hem de tüm rollerin gereklerini yerine getirebilsin? İşte bunun cevabı “kendine izin” ile olabilir. Mesela örneğimizdeki hanımefendi haftanın belli gün ve saatlerinde sadece olmak istediği rolle baş başa kalacak şekilde bir zaman tanzimi yapabilir. Ve o belirli zaman aralığında olmak istediği ve beslemek istediği role bürünüp onunla ilgili etkinlikler yapabilir. Mesela eş rolünü beslemek istiyorsa çocukların uyuduğu, kocasının evde olduğu baş başa zaman geçirebilecekleri zaman ayarlaması yapılabilir. Tabi bu durumda kocanın da durumu bilip onun da eş rolünde olması gerekmektedir. Diğer rollere de buna benzer şekilde özel zamanlar ayırarak diğer rollere izin vermek, kendine izin vermek sağlanabilir.
…
Kapitalizmin reklam ve algı yönetimleri aracılığıyla en vahşice uygulandığı zamanları yaşıyoruz maalesef. İnsanların ihtiyaçlarının kendilerince belirlenmeyip “aslında senin buna ihtiyacın var!”, “mutlu/popüler/güzel/yakışıklı vs olmak istiyorsan şu ürünümüzü almalısın!”, “herkes şu ürüne sahip!” gibi gizli ya da açık mesajlarla insanlığı koyun misali güden bir sistemle karşı karşıyayız. Biz belki tüm insanlığa ulaşıp uyandıramayız ama bireysel olarak bu yönlendirmelerin farkında olup sadece gerçekten ihtiyaç duyduklarımıza sahip olmaya gayret etmeliyiz. Zira çok eşya çok bağlanmayı ve çokça psikolojik ve ekonomik yükü beraberinde getirir. Oysa insanın hayattan alacağı lezzet ve bulacağı huzur, kanaatiyle doğru orantılıdır. Lezzet ve huzur, belirli marka bir telefona sahip olmakla ya da gidilen meşhur bir kafede atılan kahve storysiyle bulunamaz. 
…
Hayatımızın gittikçe hareketsizleştiği gerçeğini görmemiz ve artık ekran karşısında geçirilen pasif zamanlara bir çeki düzen vermemiz gerekiyor. Bunu kuru bir slogan olsun diye söylemiyorum. Hayattan lezzet alan bireylerle yaptığım görüşmelerde hareket ya da spor öyle ya da böyle kesinlikle vardı. Günlük açık havada yarım saatlik bir yürüyüş bile insanın ruhuna büyük faydalar sağlamaktadır. 

Sporun bedene faydalarını yazacak değilim; zira herkes biliyor. Ama sporun ruha ve psikolojiye ve dolaylı olarak hayattan lezzet almaya etkisinin ihmal edildiğini düşünüyorum. Hareket eden veya spor yapan insan, pasif konumdan aktif konuma geçerek bedeni üzerinde daha fazla söz hakkına sahip olmaktadır ve iyi bir şey yaptığının farkında olduğu için bu onu çok iyi etkileyecektir. Özellikle erkeklerin testosteron hormonları üzerinde hareketsiz yaşam biçiminin çok büyük ölçüde hasar bıraktığını da bilimsel çalışmalar bizlere söylüyorken sporu ya da en azından günlük hareketi ve daha az ekran süresini hayatımızın rutini haline getirmemiz büyük önem arz ediyor.
…
Hayattan lezzet almak için sıraladığımız kriterlerin sonuncusu da dengedir. Denge psikolojik, fizyolojik ve ruhsal sağlığımızın temel belirleyicisidir. Saydığımız diğer tüm kriterler ve hayatın getirdiği tüm gereklerde denge unsurunu gözetemediğimizde lezzet almak ve huzuru bulmak mümkün olmayacaktır. Denge, “her şeyden gerektiği kadar” demektir. Örneğin sporu gerektiğinden fazla yapmaya başlarsak bu sefer vücudumuz zarar görür ve öte yandan tek gündemimiz bu olacaktır. 

Yazı serimizi denge kavramının daha iyi anlaşılması için Peygamber Efendimizin (sav) bize harika bir ölçü öğretirken aynı zamanda bizi ikaz ettiği şu mübarek hadisiyle bitiriyorum:

Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi: Peygamber Efendimizin nâfile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahabeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimiz’in ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve:
- Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri:
- Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri:
- Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahâbî de:
- Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
“Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 4)