TR EN

Dil Seçin

Ara

“Sosyal Hayatın Yıkıcı Etkilerine Karşı Ümidimizi Kaybetmekten Nasıl Korunuruz?”

“Sosyal Hayatın Yıkıcı Etkilerine Karşı Ümidimizi Kaybetmekten Nasıl Korunuruz?”

Soru: Hocam gerek içtimai hayatta gerek şahsi hayatımda olan son olaylar hayata dair şevkimi, azmimi kırmış durumda. Bu durum belki de benim bakış açımdan kaynaklı da olabilir ama sanki çevremdeki herkeste aynı hayal kırıklığı ve ümitsizlik var. Müslüman bir millet olarak böyle olmamalıydık ve ben de samimi bir mümin olarak bu denli ümitsizliğe düşmemeliydim ama oldu işte.

 

Cevap: Bu samimi hislerinize aynı samimiyetle karşılık vermeye çalışacağım. Bende de bahsini ettiğiniz hayal kırıklıkları ve eskiye nazaran daha az ümit var(dı). Bir süre olayların akışına ve haberlere baktığımda durumun vahameti ile zaten sosyal çürümeyle başımız dertteyken kötü bir sürpriz ile ümitsizliğe kapıldığım bir an olmuştu.

Lakin bu hisleri duyduğum için kendimi suçlamadım. Zira ben insanım ve bir Müslümanım. Hayallerimiz, iddialarımız, mücadelemiz ve nihayet ahirete temiz bir halde götürebilme çabam olan imanım var. Yani aslında beni ben yapan her şey ile ilintili hadiselerin meydana gelmesi, tabiatın sararıp ölmeye yüz tuttuğu güz mevsiminin hüznüyle birleşince ruhi bir çökkünlük yaşamak kadar doğal bir mesele yoktur. Bilakis tüm hadisatın karşısında zerrece dertlenmemek belki de daha büyük bir beladır. Zira üzülmek ve kalben buğz etmek akıntıya karşı omurgasıyla mücadele edenlerin harcıdır. Bu açıdan sevinmeliyiz. Şu zamanda “herkesleşmek” kadar acınası bir durum yoktur.

Böyle dağdağalı ve meyusane zamanlarda aklıma Bediüzzaman Hazretlerinin İhtiyarlar Risalesinde geçen 7. Rica kısmı aklıma gelir ve okurum. Orada Bediüzzaman’ın ruh hali aslında sizin, benim ve tüm dertli Anadolu halkının ruh haliyle aynıdır. Önce Ankara güzü ve kendi ruh halinin harika bir tasvirini yapar ve ümitsizlik gibi görünen manzaranın “iman” nuruyla nasıl da parlamaya başladığını anlatır. Metnin başlangıcındaki tasvire bir bakınız ve kendi ruh halinizle kıyaslayınız: “Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılab ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal’asının başına çıktım. O kal’a, tahaccür etmiş hâdisat-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kal’anın ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlığı ve Hilafet saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı; bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir halet içinde, o yüksek kal’ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir halet-i ruhiye hissettiğimden, bir nur, bir teselli, bir rica aradım…”

Bu tasvirde kendinizi gördüyseniz metnin devamındaki devanın da size fayda vereceğini düşünüyorum. Nitekim bana tekrar ve tekrar iman nurunun ne tükenmez bir ümit kaynağı olduğunu ispatlamış ve toparlanmama vesile olmuştur.

Bununla beraber elbette ki yaşanan hadiselerin şahsımıza da anlatmak istediği ve hatta vermek istediği dersler olduğunu da fark etmeliyiz. Yani krizlerin içinde fırsatların olduğu gerçeğini hatırlamamızın da tam vaktidir. Sağlıklı insan bu tarz zamanlarda ümitleri tükense bile tutunacak bir ümit kırıntısı bulup ona tutunmadan toparlanamaz. Her krizin aynı zamanda fırsatlar barındırdığı gerçeği herhalde bugün aradığımız o kırıntı olsa gerek. Peki, ne olabilir bu fırsat/fırsatlar da tekrar ayağa kalkabilme iradesini gösterelim?

Değişim rüzgârları estiğinde tembeller şikâyet eder, çalışkanlar yel değirmeni kurarmış. Sadece ülkemiz değil daha geniş bir perspektifle bakarsak 2010’lu yıllardan itibaren tüm dünyada çok güçlü bir değişim rüzgârı esiyor. Bu rüzgârın yukarıda saydığımız iğrençlikleri de içinde barındırdığı gibi fırsatları da barındırdığı bir gerçek.

Değişim rüzgârının belki de en yıkıcı etkisi insanın “ben-dışı”na odaklanıp kendini tamamen unutması oldu. Yani her türlü ahlaki yargı ve kriterleri kendisi dışındaki herkese uygulayan post modern dönem insanı, kendisini kusurdan münezzeh, karşısındakini ise her türlü pisliğe batmış görmeyi bir adet haline getirdi. Bu zihniyet eskiden de vardı elbette ama sadece belli bir kesimde yoğunlaşıyordu ancak şimdi toplumun her kesimi aynı noktada buluşmuş durumda. Herkesin mükemmel olduğunu düşündüğü bir yerde tüm pislikler zamanla mükemmele aitmiş gibi algılanmaya başlar. Bu da zamanla yatak odasında eşinin kıyafetini başka erkeklere puanlatan sosyal medya fenomenlerinin doğru yaptığını dahi düşündürür.

İnsan, 21. asrın başlarından itibaren yani sanal/sosyal medyanın yaygınlaştığı yıllardan itibaren aynaya bakmayı unuttu. Ekrana bağımlı dünya, aynaya bakmayı unuttu; kusurlarını göremez oldu. Şimdi tüm ümitlerin tükendiği an olan bu anda yapılacak en makul şey, elimizdeki ekranı sehpanın üzerine bırakarak aynanın karşısına geçmek ve 2010’lu yılların bizdeki tahribatının neler olduğunu tespit ve tedavi etmektir. Yani başkalarını kınamayı unutup kendimizi kınayarak nefsimizi terbiye etmenin tam vaktindeyiz. Aslında yine Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Dünya Savaşını takip etmeyip kendi nefis terbiyesine ve iman davasına odaklanması gibi, en küçük ama en önemli daire olan benliğimiz ve çekirdek ailemizin terbiyesine odaklanmak vaktidir.

Aynada kusurlarımıza bakarken ağzımızda Peygamber Efendimizin (sav) duasıyla nefis terbiyemizi perçinlemeyi unutmayalım: “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim; Zikir, 73)