Felak, Nas Sureleri ve İslam Âleminin Tarihî Hayat Safhaları
Kur’an Allah’ın Mucize Kelâmıdır
Ara
Kur’an Allah’ın Mucize Kelâmıdır
FELAK SURESİ
Felak suresi Medine’de indirilmiştir, ayet sayısı: 5’tir. Meali şöyledir:
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
“De ki: Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.” (Felak Suresi, 1-5)
FELAK: Bir şeyden infilak eden bir şey. Örneğin—müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre—Sabahın infilak etmesi, günün ağarması anlamına gelir. Toprağın infilak etmesi, bitkileri çıkarmakla, bulutun infilak etmesi yağmuru yağdırmakla kendini gösterir. Tanelerin ve çekirdeklerin infilak etmesi, taşıdıkları programlarını dışarıya yansıtmakla tahakkuk eder. Keza, bütün varlıkların, kâinat olarak yokluktan vücut sahasına; denizlerin, ırmakların taşlardan kayalıklardan fışkırmakla infilak etmesi, yavruların rahimlerden çıkmakla infilak etmesi, yumurtaların civcivleri/yavruları çıkarmak için infilak etmeleri gibi bütün ontolojik mümkün mükevvenâtın yokluk karanlığından varlık nuruna çıkmaları, gece karanlığın sabah aydınlığına inkılap etmesiyle infilak etmesi gibi bir sükundan bir harekete tahavvül etmesi manasına gelir. (krş. Fahreddin Râzi, Kurtubi, Muhammed Cemaluddin el-Kasımi, Mahasinu’t-Tevil, ilgili yer)
Buna göre:
a) Surenin ilk cümlesi “Kul eûzu bi Rabbi’l-felâk” ayetinin manası şöyle anlaşılabilir: “De ki: Kâinatı yokluktan infilak ettirip varlık sahasına çıkaran, her varlığı kendine uygun bir infilak ile parçayı bütünden ayırıp yeni bir pozisyonda gösteren mükevvenâtın, canlı ve cansız bütün varlıkların Rabbine sığınırım!”
b) İkinci ayetin “min şerri mâ halâk” cümlesinin manası şöyle anlaşılabilir: “Yarattığı her şeyin şerrinden… Yani: Aydınlığı yutan gecenin, karanlığı def’eden gün ağarmasının, buluttan yağan yağmurların, topraktan biten bitkilerin, evrendeki itim-çekim kanunlarının, irade ve şuur sahibi olan ve olmayanların şerrinden onların yaratanı, terbiyecisi ve rablerine sığınırım!”
ĞASIK:
Bu kelimenin en meşhur manası Ay’dır. Nitekim sahih hadis rivayetlerine göre Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Aişe’ye Ay’ı göstererek şöyle buyurmuştur: “Bunun şerrinden Allah’a sığın; ayette zikredilen ‘Tutulmuş Ay’ budur.” (bk. İbn Hanbel, Müsned, 6/61; Tirmizi, 3366; Nesai/es-Sünenu’l-kübra, 10138)
Namazın ilk farziyetini emreden ayet İsra suresinin 78. ayetidir. Orada da “Ğasekı’l-leyl” kullanılmış ve gece karanlığı olarak anlamlandırılmıştır. Buna göre, güneşin zevale meylettiği vaktin adı olan “Düluki’ş-şems” kelimesi zevalin ilk zamanı, “ğasekı’l-leyl” ise imsak vaktidir. Bu iki vakit arasında öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarına, “Fecir namazı” ile de beşinci vakit olan sabah namazına işaret edilmiştir. Böylece bu ilk inen ayette günlük beş vakit namaza işaret edilmiştir. Felak suresinde yer alan “Ğasıkin izâ vekab” gece karanlığı ve Ay’ın kaybolmasından meydana gelen karanlık aynı şeyleri ifade eder.
“Ğasıkin izâ vekab=Ayın karanlığa gömülmesi” iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi: muvakkat bir süreliğine tutulmasından kaynaklanan karanlık. İkincisi: Ayın birkaç gün görülmediği bir zaman sürecindeki kaybolmasından kaynaklanan karanlık. Ki bu her iki hece karanlıklarında da hırsızlık, fuhuş, gasp, kapkaç, katil gibi şerler çokça işlenmektedir.
c) Üçüncü ayette zikredilen “ve min şerri ğasıkin izâ ve kab” cümlesinin anlamı şu şekilde anlaşılabilir: “Ayın güneşle irtibatının koptuğu ve bu sebeple aydınlıktan karanlığa gömüldüğü zaman sürecindeki her türlü şerrin gelmesine fırsat veren o karanlık vakitlerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım.”
d) “Ve min şerri’n-neffâsâti fi’l-ukad” “Ukdelere üfleyenlerin şerrinden Allah’a sığınırım” mealindeki bu dördüncü ayetin izahlı meali şöyle olabilir:
Ukde, yumru; ukde-i hayatiye ise “çekirdekte canlılığa temel olan yapı” anlamındadır. Bu anlamıyla bu ayeti şöyle anlayabiliriz: “İnsanın duygu, düşünce, meyil ve iradesi bir çekirdekteki ‘ukde/ukde-i hayatiye’ hükmündedir, çünkü insanın hayatı bunlar üzerinden sümbüllenip şekillenir. İşte medya ‘sihirli sözleriyle/üflemesiyle’ insanı dünyevileştirir ve sefahetlere atar, ahireti unutturur.” Bu ayet şu şekilde anlaşılabilir: “Duygu, düşünce ve irademi (ukdemi) etkileyip hayatımı olumsuz yönlendirecek sözlerden (üflemelerden) ve fitnelerden Allah’a sığınırım.”
Asrın idrakine hitap eden Bediüzzaman Hazretlerinin şu açıklamaları da bu ayetin ne kadar geniş bir pencereden bakıp ders verdiğini gösterir:
“Hem meselâ: “en-neffâsâti fi’l-ukad” cümlesi -şeddeler sayılmaz- bin üç yüz yirmi sekiz (1328); eğer şeddedeki (lâm) sayılsa, bin üç yüz elli sekiz (1358) adediyle bu umumî harpleri yapan ecnebi gaddarların, hırs ve hased ile bizdeki Hürriyet İnkılabı’nın Kur’an lehindeki neticelerini bozmak fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harpleri ve Birinci ve İkinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyasî diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyane mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevafuk ederek, “en-neffâsâti fi’l-ukad”ın tam manasına tetabuk eder.” (Asa-yı Musa, 86)
e) “Ve min şerri hâsidin izâ hased.” Surenin bu beşinci ayetinin meali şöyle olabilir: “Haset edenin haset ettiği andaki şerrinden Allah’a sığınırım.”
İnsanın gözüyle nazar denilen bir zehirli bakış okunu fırlatması ne kadar hakikat ise, gönül gözünden fırlatılan bir haset oku da o kadar zararlı ve zehirli bir oktur. İkisinde de ilahî takdire karşı meydana gelen ve “semm-i katil=öldürücü zehir” hükmünde olan itirazvâri bir su-i edep vardır.
Bunun izahını da yine Bediüzzaman Hazretlerinden dinleyebiliriz:
“Hem meselâ: “Ve min şerri hâsidin izâ hased” cümlesi -şedde ve tenvin sayılmaz- yine bin üç yüz kırk yedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebi muahedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücuda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde ikinci harb-i umumîyi ihzar eden dehşetli hasedler ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine, bu mana-yı işarî ile tam tamına tevafuku ve manen tetabuku, elbette bu kudsî surenin bir lem’a-i i’caz-ı gaybîsidir. Bir İhtar: Herbir âyetin müteaddid manaları vardır. Hem herbir mana küllîdir. Her asırda efradı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mana-yı işarî tabakasıdır. Hem o küllî manada, asrımız bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiş ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî surenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrar (sırlar) var olduğunu Risale-i Nur’un eczalarında, hususan Rumuzat-ı Semaniye Risalelerinde beyan ve isbat edildiğinden onlara havale edip kısa kesiyorum.” (Bediüzzaman, Asa-yı Musa, 87)
TEMBİH:
a) Hasetçi olan kimsenin Allah’a karşı mübareze etmesi şu beş cihetten kendini gösterir:
1) Başkasına verilen bütün nimetlere karşı kızgındır.
2) Rabbinin nimetleri taksiminden memnun değildir. Adeta “Niçin bunu böyle taksim ettin?” dercesine içinden küskünlük gösterir.
3) Allah’ın yaptığı bir işin tersinin daha doğru olduğunu düşünür. Allah dilediği şekilde ihsanlarda bulunur, fakat hasetçi olan O’nun bu lütufları hakkında cimrilik eder.
4) Allah’ın velilerine düşmanlık eder, O’nun lütuf ve keremiyle ikramlarda bulunduğu nimetlerinin onlardan uzaklaşmasını temenni eder.
5) Bu tavırlarıyla insanın en büyük düşmanı olan iblise dostluk elini uzatmış olur.
b) Hasetçinin bulunduğu ortamlarda şu kötülükler onu bekler:
1) Hasetçi olan kimse iyi insanların arasında bulunmaktan pişmanlık duyar.
2) Melekler arasında sevilmez, kendisine nefret ve lanet yağar.
3) Tek başına kaldığı bir ortaamda ise içi gam ve kederle dolar.
4) Ahiret meclislerinde ise hüzün ve ateş kendisini yakar.
5) Allah’ın rahmetinden pek uzak olup şiddetli gazabına uğrar.
Rivayete göre Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Şu üç kişinin duası kabul olmaz: Haram yiyen, fazla gıybet yapan ve Müslümanlara karşı içinde kin besleyen veya haset eden kimseler.” (bk. Kurtubi, ilgili yer)
***
NAS SURESİ
Nas suresi Medine’de indirilmiştir, ayet sayısı: 6’dır. Meali şöyledir:
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
“De ki: Cinlerden ve insanlardan olan sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım.” (Nas Suresi, 1-6)
Felak ve Nas surelerinin müşterek isimleri: “Muavvizeteyn”dir. Bu isim Peygamberimiz (sav) tarafından verilmiştir. (Buhari, tefsir, 6/99) Yani “kötülüklerden Allah’a sığınmayı seslendiren iki dua” sureleridir.
İhlâs, Felak ve Nâs surelerinin üçünün müşterek isimleri ise “muavvizât”dır. (bk. Râzi, Kurtubi, Kasımî, Felak-Nas surelerinin tefsiri)
Hz. Peygamber (sav) her yatağa girişinde İhlas-Felak-Nas surelerini üçer defa okur ve her defasında avucuna üfleyerek bedenine sürerdi. Ayrıca hasta olduğunda da Felak-Nas surelerini okuyup üzerine üflerdi. (Buharî, Fedailu’l-Kur’an, 14) (Ayrıca bu üç sureden sonra “otuz üç defa Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber” zikri ile ilgili hadis için bkz. Buharî, Daavat, 11)
İhlas suresinde tamamen tevhid akidesi ders verildiği için, insanların fıtratında dercedilmiş istinat ve istimdat noktalarının tatmin edilmesi bakımından hayatın ruhi, hissi ve psikolojik tarafını koruyan bir istiaze duasıdır. Sırr-ı Ehadiyet ve Samediyet ile Felak ve Nas surelerinin bir manevi arşı gibidir. Bu sebepledir ki, üçü de istiaze ortak paydasında bir araya gelmişlerdir.
Bu surenin ilgili cümleleri şöyledir:
“(Resulüm! De ki: ‘Sığınırım insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına!” Bu cümlelerde üç defa “Rab” kelimesinin “Nas” kelimesine izafe edilerek kullanılmasında “Rububiyet-mülukiyet-uluhiyet” kavramları ile insanların toplumsal hayatındaki belli tavırları arasındaki yakın ilişkiye işaret edilmiştir.
İnsanlık camiasında olduğu gibi, Müslümanların tarihî hayat serüveninde de bu kavramların önemli yerleri olmuştur. Hâkim oldukları toplumlara karşı, bazıları rububiyet/terbiyecilik, bazıları mülukiyet/krallık-mutlak hükümranlık; bazıları da uluhiyet/ilahlık-mabutluk beslemiştir. (krş. Kurtubi, ilgili yer).
İslam Âleminin Tarihî Hayat Safhaları
Hz. Peygamber (sav) İslam âleminin kıyamete kadar geçireceği idari ve siyasi sahnelerin haritasını çizmiştir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
a) Nübüvvet ve Dört Raşid Halifeler Devri
Malum olduğu üzere, Nübüvvet dönemi 23 yıldır. Raşit halifeler dönemi ise 30 yıldır. Nitekim Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Benden sonra hilafet -veya nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.” (bk. Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221). Bu gaybi haber gerçekleşmiş ve tarih tarafından aynen tasdik edilmiştir.
“Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır! Bu lütuf Allah’tandır; bilen olarak Allah yeter.” (Nisa, 4/69-70) mealindeki ayette de raşid halifelerin dönemine işaret edilmiştir.
b) Hilafet, Saltanat ve Ceberut Devri
Ebu Ubeyde ve Muaz b. Cebel’in aktardığına göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
“Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra hilafet ve rahmetle devam eder. Sonra ısırıcı bir saltanat gelir, sonra da yeryüzünde ceberut, utuvv/azgınlık ve fesad olacaktır.” (Beyhaki, Şuabu’l-iman, 5228)
Diğer bir rivayet şöyledir:
“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da dilediği zaman ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (bk. Ahmed b. Hanbel, 18406)
İşte bu hadis-i şeriflerde nübüvvet ve ümmetin tarihî ve toplumsal bir haritası çizilmiştir. Bu haritada ümmetin geçireceği beş safhasına işaret edilmiştir:
a) Hz. Peygamberin (sav) hayatta olduğu nübüvvet devresi.
b) Vefatından sonra yerine geçen dört raşid halife devri.
c) Emevi, Abbasi ve Osmanlı Devletiyle son bulan saltanat devri.
d) Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra başlayan ceberut devri.
e) Sonra, nübüvvet sisteminde (raşid halifeler dönemi gibi) bir hilafet devri.
İnsanlık camiasında olduğu gibi, Müslümanların tarihî hayat serüveninde de bu kavramların önemli yerleri olmuştur. Bazıları hâkim oldukları toplumlara karşı rububiyet/terbiyecilik, bazıları mülukiyet/krallık-mutlak hükümranlık; bazıları da uluhiyet/ilahlık-mabutluk beslemiştir. (krş. Kurtubi, ilgili yer).
Söz konusu bu hadis-i şerifini, ümmetin tarihî safhalarıyla birlikte düşünerek şöyle bir açıklama yapılabilir:
a) “İnsanların Rabbine sığınırım” mealindeki ayette Allah’ın rububiyeti/O’nun terbiyesi doğrultusunda hareket eden “Nübüvvet ve Raşid hilafet” devrine işaret edilmiştir. Nitekim hadiste de ‘Rahmet’ ortak paydasında “Nübüvvet ve Raşid hilafet” devri birlikte zikredilmiştir.
b) “İnsanların Meliki/sultanı/padişahı, mutlak hâkimi manasına gelen ikinci ayette, hilafetin ardından genel olarak ilk defa haddini aşan Emevi, Abbasi ve Osmanlı Devletiyle sona eren “ısırıcı bir saltanat” şeklini içine almaktadır. Nas suresi ile ilgili hadis kaynaklarında bu üç dönemin bir krallık saltanatına dönüşeceğine, oysa padişah-ı ezeli olan Allah’ın hakiki sultanlığına bağlı kalmalarının gereğine dikkat çekilmiştir.
c) Surenin ikinci ayetinde “insanların ilahı/mabudu” ifadesiyle Osmanlı Devletinin de yıkılmasından sonra “eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat” denilen öyle bir ceberut ve tağutun hâkimiyeti ortaya çıkar ki, “iktidardaki muktedir olanlar”, halkın kendilerini bir ilah gibi tutmalarını isterler. Ayet ve ilgili hadis ifadesinde “ilahlığın” yalnız Allah’a mahsus olduğuna dikkat çekilmiş ve adeta “Kibriya-u azamet Hakka yarar / Kul olanda bu sıfatlar ne arar” manzumesi ders verilmiştir.
Şu anda İslam âlemi, eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat/ceberut devrini yaşamaktadır.
İçinde bulunduğumuz ceberut ve istibdat devrinin bitmesinden sonra Raşit hilafete yakın bir sistem bizi bekliyor ve tarih tekerrür ediyor inşaallahurrahman!
Her insan çevresini kendi aynasının rengine göre görür. Merhametsiz bir kalbe sahip…
Peygamber Efendimizin hadislerine göre, kul ve Allah arasında kalan ‘şahsi günahlarda’ af…
Değerliyiz. Allah bizi böyle yapmış. Kendimiz için en iyisini isteriz. Anlamsız, değersiz,…
Rükâne, çok güçlü bir pehlivandı. Sırtını yere hiç kimse getiremediği için ünü…
•Vakfın kelime manası nedir? Vakfın kelime manası durmak, duran, ayakta durmak, bir…
İnsan ile bitki arasındaki ilişkinin bu gün geldiğimiz noktadaki hali, tarihin kaçınılmaz…