Çok dindar sayılmayan Hristiyan bir ailenin kızı olarak dünyaya geldim. Babam inanç konusunda problemleri olsa da bizleri etkilemeye çalışmaz, seçimlerimize müdahale etmezdi. Annem ise doğuştan ve geleneksel bir Hristiyandı. Bizleri de bu şekilde yetiştirdi. Hristiyanlığı öğrenmemiz için rahibelerin yönettiği okullara gönderilmiştik. Derslerin dışında Çarşamba günleri öğrenciler için düzenlenen ayinlere katılıyorduk. Bir de Pazar ayinleri vardı tabi ki. Ayin ritüellerini hiçbir zaman sevmemiştim ve bu gibi ritüeller aracılığıyla Tanrı’ya bağlandığımı hissetmiyordum. Dua etmenin Tanrı ile bağlantı kurmanın ve şükranlarımı ifade etmenin tek yolu olduğuna inanıyor olsam da, ayinlerde yapılanların veya yaptıklarımızın kalbimi ısıttığını hiç hissetmedim. Belki de bunun sebebi kilisedeki gösterişli atmosfer ve ziyaretçilerdi ya da belki de duanın bir rahip aracılığıyla yapılması bana mantıklı gelmiyordu. Neden Tanrı ile aramda bir aracı olmalıydı? Üstelik bu aracı da en az benim kadar insandı.
Çocukluğumdan beri evimize temizlik yapmaya gelen bir Müslüman kadın vardı. Namazlarını zamanında kılardı ve onu büyük bir hayranlıkla izlerdim. İnancının yüzünü aydınlattığını fark ederdim, üstelik tek başına dua etmesine ve bir ibadethanede olmamasına rağmen… Bir gün ona “Dua ederken Tanrı’yı yanında hissediyor musun?” diye sordum. O da bana “Evet, dua ettiğinde O’nu yanında hissedersin.” diye yanıt verdi. Cevabı ne kadar basit olsa da kalbimin derinliklerine dokundu. O günden sonra her ezan sesi duyduğumda Müslümanlara gıpta etmeye başlamıştım; çünkü ezan Yaratıcı ile bağlantı kurma ve O’nu yanlarında hissetme çağrısıydı. Bu büyük bir imkândı.
Otuzlu yaşlarımın başlarında komünist partiye katıldım ve dinden uzaklaştım. Tanrı’ya bakış açım ateizme daha yakın hale geldi, ancak O’nun varlığını bütünüyle inkâr edemedim. Bu şekilde birkaç yıl geçirdim, ta ki partiden ayrılana kadar. Fakat Tanrı ile olan ilişkim kopuk kaldı; sadece Noel, Paskalya ve bazı sosyal etkinlikler için kiliseye gidiyordum.
Zamanla sadece Tanrı’ya inanmanın yeterli olmadığını hissetmeye başladım. Onunla olan bu kopuk ilişkiden yorulmuştum. Bu bağı güçlendirmek için dinimle ilişkimi de güçlendirmem gerektiği sonucuna vardım ve iç huzursuzluğum yeniden başladı. Ne zaman dine ve onun öğretilerine yaklaşsam, aynı soru beni rahatsız etmeye devam etti:
Tanrı kimdir? O Baba mı? Oğul mu? Yoksa Kutsal Ruh mu?
“Tanrı, bu üçünün hepsi birden.” cevabını hep alıyordum ama bu beni asla tatmin etmiyordu. Tanrı nasıl bir oğula sahip olabilirdi? Ve nasıl olur da bu oğulun kendisi olduğunu söyleyebilirdi? Tanrı olduğunu kanıtlamak için neden bir oğula ihtiyacı vardı?
Bir Hristiyan olarak neden Tanrı ile bağlantı kurmak için yalnızca İsa’ya ihtiyaç duyuyordum? Eğer o bir peygamberse, bizler gibi bir insandı, ancak elbette daha yüksek bir akıl ve bilgelik seviyesine sahipti. Yine de onun aracılığıyla Tanrı’ya ulaşmaya ihtiyacım yoktu. Sonuçta, o da diğer peygamberler gibi Tanrı’nın mesajını ileten bir elçiydi. Ama eğer İsa Tanrı ise, nasıl olur da iki Tanrı’ya ibadet edebilirdim?
Tanrı’ya bu din aracılığıyla yaklaşma çabalarım içinde çaresizce daha fazla okumaya başladım. Ailemin öğrettiği din hakkında ne kadar çok araştırma yaparsam, o kadar fazla endişelenmeye başladım. Öğretilerinin çoğunu, özellikle de temel inançlarını kabul edemiyordum. Kutsal Kitap’ın, Tanrı’nın gönderdiği saf kelamı olmadığı hissine kapıldım.
Kutsal Kitap’ta birçok işaret buldum ki, İsa yalnızca bir peygamberdi ve kendisinden önce gelenleri tamamlamak için bir mesajla gönderilmişti. Aslında, Kitap’taki birçok ayet de bu anlama geliyordu:
“İnsanoğlu, kaybolanı kurtarmaya geldi.” (Matta 18:11) “Çünkü ben kendiliğimden konuşmadım; beni gönderen Baba, ne söylemem ve ne konuşmam gerektiğini bana buyurdu.” (Yuhanna 12:49) “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmaya geldiğimi sanmayın. Onları geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.” (Matta 5:17) “Sonsuz yaşam, tek gerçek Tanrı olan seni ve gönderdiğin İsa Mesih’i tanımalarıdır.” (Yuhanna 17:3)
Ve daha birçok örnek vardı ki İsa, hiçbir zaman kendisinin Tanrı olduğunu iddia etmemişti. Aksine, her zaman “İnsanoğlu” olduğunu vurgulamıştı. Peki, öyleyse Teslis (Üçleme) inancı ve Mesih’in Tanrı olduğu fikri nereden çıktı? Bu, yıllarca zihnimi meşgul eden bir soruydu…
Bir başka önemli mesele de, Tanrı’nın neden insan formunda yeryüzüne inmek zorunda olmasıydı. Neden “oğlunu” öldürerek günahlarımızı bağışlamak zorundaydı? Neden bizi kendisini sevmeye ikna etmek için bir tür “rüşvet” vermesi gerekiyordu? Oysa biz zaten varoluşumuz ve yaratılışımız gereği O’na bağlı değil miydik? Eğer günahsız bir şekilde yaşayacaksak, hayatımızın amacı ne olacaktı? Ayrıca, bir kişinin başkalarının günahlarının yükünü taşımasında ilahi adalet nerede kalıyordu? Ve eğer İsa çarmıhta öldüyse, bu Tanrı’nın da öldüğü anlamına mı geliyordu? Bu nasıl mümkün olabilirdi? İsa’nın Tanrılığını kanıtlamak isteyenlerden aldığım tek yanıt, mucizeler gerçekleştirdiğiydi. Ama diğer peygamberler de mucizeler göstermedi mi?! Öldükten üç gün sonra dirildiği söyleniyordu ve bu sadece tanrılara mahsus bir şeydi. Ama Eski Ahit’e göre İlyas, ışık saçan bir araba ile göğe yükseltilmedi mi?
Hiçbir cevap beni tatmin etmiyordu.
İçimde inandığım ve beni en çok ikna eden tek cevap şuydu: Kurtuluş ve Teslis (Üçleme) inancı, Hristiyanlığın yayılma sürecinde, özellikle de İstanbul’dan (Konstantinopolis) dünyaya yayılırken mevcut İncil’lerin bugünkü şekliyle basılmasıyla Hristiyanlığa eklenmiş olmasıydı. Tek Tanrı inancının yaygın olmadığı bir toplumda, Tanrı’yı üçlü bir yapıya büründürmek, insanlara yeni dini benimsetmeyi kolaylaştırıyordu. Ayrıca, bu yeni dinin, tüm günahlarını affedeceği fikri, insanları daha fazla cezbetmek için kullanılmıştı.
Bir diğer önemli nokta da İncil gerçekten Tanrı’nın kelamı mıydı? Farklı versiyonlarının bulunması ve bu versiyonlar arasındaki çelişkiler, İncil’in otantikliği konusunda ciddi şüpheler uyandırdı. Bu konu üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Sonunda, merhum Şeyh Ahmed Deedat’ın Amerikalı bir papaz ile yaptığı “İncil, Tanrı’nın Sözü müdür?” başlıklı münazarasını dinledim. O’nun dile getirdiği tüm noktalar benim için çok mantıklıydı. Şeyh Deedat’ın eserleri sayesinde, Eski Ahit’te Peygamber Muhammed’in (sav) gelişine işaret eden pek çok ayet bulunduğunu fark ettim, ancak bu işaretler görmezden geliniyordu. Ve böylece, benim İslam’a yolculuğum başlamış oldu.
İslam’ı daha derinlemesine keşfetmemi sağlayan şey ise, dünyada o dönemde yaşanan gelişmelerdi. Hakikati arayışım devam ederken, uluslararası arenada İslam’a yönelik saldırıların giderek arttığını fark ettim. Aynı zamanda, bazı Müslüman gruplardan gelen ve İslam’ı farklı şekillerde yorumlayan görüşleri duydum. Bu yorumlar, İslam hakkında bildiklerimle çelişiyordu. Hayatım boyunca Müslüman bir toplum içinde yaşamamış biri olarak, bu yorumların kaynağını ve doğruluğunu araştırmaya karar verdim.
Ve sonunda İslam’ın GERÇEKLİĞİNİ keşfettim:
İslam’ın herkesi içine alabilen, yalnızca tek ve benzersiz olan Allah’a kulluk etmeye çağıran, barışı ve affetmeyi öğütleyen ve hayatın her alanını ele alan bir din olduğunu gördüm. Bu yönüyle İslam’ı, Hristiyanlığa kıyasla benim için daha gerçekçi bir din olarak buldum. Zira Hristiyanlık bana fazlasıyla ruhani geliyordu; ayrıca kabul edemediğim ve anlayamadığım temel farklılıkları da vardı.
İslam’da, insanların, aracıya ihtiyaç duymadan doğrudan Allah’ı takdir etmeye çağrıldığını, tüm Müslümanların hayatını kapsayan açık ve net talimatlar sunulduğunu keşfettim. İslam, hiçbir direnç olmadan kalbime yerleşti ve aklıma kolaylıkla hitap etti. Sanki Müslüman olmak için doğmuşum gibi kendimi tam anlamıyla bu dine ait hissettim.
Kur’an-ı Kerim okumaları, Müslümanların namaz ve oruç gibi ibadetleri ruhumda yankı buldu ve bunun hayatıma yansımaları oldu. En başından beri hissettiğim Yaratıcı’ya aracısız, en saf ve sade bir şekilde yakınlaşma ihtiyacı karşılık bulmuştu. Geçen Ramazan’da oruç tuttum ve Kur’an’ın tamamını okudum. Bu dine ruhen bağlı hissediyordum ve onu tüm yönleriyle kabul etmekteydim. İçimde derin bir huzur vardı. O sıralarda inancımın sanki sınandığı bir durumla karşılaştım. Ramazan geçtikten sonra önce Noel, ardından Kurban Bayramı gelmişti. Kendimi, kalbimi bir yokladım. Noel’le ilgili hiçbir manevi bağ ya da hissiyat yoğunluğu içinde değildim. Ancak Kurban Bayramı’nda, Arefe günü oruç tutarken buldum kendimi… Ve İslam’ın benim için doğru din olduğuna kesin olarak karar verdim. 15 Ocak 2006’da şehadet getirerek Müslüman oldum. Elhamdülillah.
Kaynak: https://muslimconverts.com/converts/khadijah_M.htm
