TR EN

Dil Seçin

Ara

Mesajınız Var! / Anlam Arayışları - 2

Yazının başlığını adından aldığım filmi geçen yıl seyrettim. İzlenme oranı oldukça yüksek olduğunu sandığım film —aşk her ne kadar kötülense de, yerine daha yüksek bir duygu konulamadığı için cezbetmeye devam ediyor—, internet ortamında yazışarak tanışan iki insanı konu ediniyordu. Karşılıklı yazılan mesajlar devam ettikçe, bilgi bazındaki tanışma yetersizleşiyor, görüşme arzusu artıyordu. Filmin ortalarında tek taraflı bir görüşme gerçekleşiyordu gerçi. Ama özetle film, tanıştıkları halde tanıyamama sancısıyla kıvranan bir insanın görmeyle gerçekleşen duygusal çözülümünü anlatıyordu. Bu filmi her hatırlayışımda, böyle bir duygusal çözülüme ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu hissedip durdum. Ve işte yine öyle bir hatırlama ânında oluşan hislerle oturdum bilgisayarın başına.

O gece düşüncelerimi yazıya dökebilirim umuduyla geçirdim gecenin ilk saatlerini. Ama nafile, bilgisayarın başında hiçbir şey yazamadan öylece oyalanıp durdum. Sonra yazmaktan vazgeçerek kalktım masadan. Böylece aslında yazmak istediğim şeyi, yazmaktan kaçmanın da verdiği bir şevk ile yaşama fırsatını da bulmuş oldum.

Yaklaşık beş yüz yıl kadar önce, benim bilgisayarın başından kâinata kaçtığım bu gecede, Resûlullah (asm) evreni geride bırakarak gayba geçmişti. İlmen tanıdığı, ama görmediği âlemleri seyretmiş, nihayetinde ömrü boyunca izini takip ettiği, ama bir türlü ulaşamadığı Dostu’nun huzuruna girmişti. Huzur-u İlâhîye girince, temsilciliğini yaptığı mahlûkatta kendini gösteren tüm hayatlanmaları, bereketlenmeleri, sunumları ve manevi güzellikleri, “Ey Rabbim! Tüm bunlar senin içindir.’’1 hitabıyla huzur-u İlâhîye sunmuştu Resûlullah. Resûlu Ekrem’in bu sunumuna karşılık Cenab-ı Hak ise, “Selam senin üzerine olsun ey haberci”2 diye hitap etmişti ona. Resûlullah bu hitaba, yüreğinde taşıdığı şefkatin ve keremin gereğini yaparak “Selam bizim üzerimize olsun ve Allah’ın tüm iyi kullarının üzerine”3 diyerek mukabelede bulunmuştu. Böylece, Allah’ın kendisine özelde vermiş olduğu selamı, kendisi gibi huzur-u İlâhîye girme arzusunda olan arkadaşlarının ve tüm zamanlarda Allah’a kulluk kaygısı ile yaşayan insanların üzerine yayarak, geride kalanlar için Allah’ın huzurunda şefkatli, vefalı bir arkadaş ve kerîm bir elçi olduğunu ispat etmişti.

Resûlullah’ın yıldızları geçip gittiği gece, ben kâh yıldızların altında oturdum, kâh bir köşeye çekilip sessizliğe yönelttim duygularımı. Geçip giden bulutları seyre daldım balkona ilişerek. İçerisinde çoğu zaman zikir seslerinin çocuk seslerine karıştığı bir dergâhın arka bahçesinde, zikr-i İlâhînin en şeffafını sessizce ilan eden ağaçların yapraklarını dinledim. Gizli ve güçlü bir Hayatın kendini ifade edişine ve bu ifadeye mazhar olarak hayat bulan varlıkların okuduğu “ettahiyyatü”ye ben de “ettahiyyatü lillah!”4 diyerek katıldım. Semadaki bulutların ve bahçedeki meyveli ağaçların, üzerlerinde yansıyan İlâhî ‘selâm’a bir rahmet ve kerem eseri olarak, “esselamu aleyna” deyişlerine gözlerimle şahitlik ettim.

Gecenin bir vakti gökyüzü güzeldi, yeryüzü belki tam olarak görünmüyordu ama güzellikler hissettiriyordu. Kâinattaki mahlûkatın tümü, özellikle meyveli ağaçlar ve bulutlar kendilerine ikram edilen nimetleri muhtaçlara ikram vaziyetini göstermekle, Resûlullah in miraçta yaşamış olduğu o hâli, fiilen yaşayarak ilan ediyorlardı işte. Yıldızlar aşina, ağaçlar dost ve zihnim yeterince açıktı. Belki de bu yüzden yazamadım. Anlaşılan yazma zamanı değil okuma, dinleme zamanıydı. Okumakta güçlük çekmediğiniz bir yazıyı okurcasına, tanıdık bir lisanı kavrayarak anlamasına, kâinat kitabının gece sayfasına yazılmış mektupları okuyup, kardeşlerim olan mahlûkatın anlattıklarını dinleme imkânını buldum imsaka kadar.

Aslında mesajlar yalnızca bu geceye de özgü değildi. Gece ve gündüzün döngüsü dahi birer mesajdı insan için. Tüm günler ve geceler, tüm günler ve gecelerde kendini gösteren sanatlı varlıklar, ince dokunmuş olaylar birer genel hitap ve özel mesajlar içeriyordu. Ama gelin görün ki, bu mesajları almak için yaratılmış kalpler ve akıllar kapsama alanı dışına çıkıyorlar, ya da kendilerini kapatarak haber alabilme kabiliyetlerini yitiriyorlardı. Kapatılmış mobil telefonlara gönderilen mesajların, açılmayan elektronik posta kutularında maillerin birikmesi gibi, ne kadar çok haber, ne kadar çok mektup birikiyordu kapalı kalplerin kapılarında. Her alınmayan mesaj, her okunmayan mektup, gönderen açısından, gönderilenle bağların incelmesine, kapıların böylece daha bir kapanmasına vesile oluyor, öyle bir zaman geliyordu ki, artık dosttan size özel mesaj gelemez oluyordu.

Birinin sizin için bir ev inşa ettiğini tasavvur edin. Gece olunca evin tümünün tavanında binlerce minik lambanın yandığını gördüğünüzde şaşkınlığınız derin bir sevinç içermeyecek midir? Beklemediğiniz bu güzelliği, size karşı yapılmış bir iltifat, bir sevgi ve önem mesajı olarak algılamayacak mı duygularınız? Bu eve, esintiye ihtiyacınız olduğu zaman bunalmamanız için havalandırmalar kurulduğunu, binanın sarsıntılardan etkilenmemesi için görünmeyen, toprak altı kısımlarının dahi ciddi masraflarla sağlamlaştırıldığını, mutfağında hiçbir eksiğinin bırakılmadığını, bahçesine hem günlük ihtiyaçlarınız için, hem de hastalanmamanız ve hastalandığınız zaman şifa bulmanız için ilaç terkiplerinden pek farklı olmayan binlerce bitkinin ekildiğini, bahçede minik derelerin ve küçük şelalelerin unutulmadığını da ekleyin. Ve sizin hiçbir zaman unutulmadığınız, ikramların sizin günlük ihtiyaçlarınıza göre değiştiği, arzularınızın dikkate alındığı böyle bir evde, size bu ikramları yapanın unutulduğunu düşünün. Hayatın günlük akışı içerisinde tüm bunları sizin için yapanı unuttuğunuzu, sizden maddî hiçbir beklentisi olmadığı ve olamayacağı halde bu evi sizin için inşa edenden gelen mesajların okunmadan silindiğini, mektupların açılmadan yırtıldığını, çöpe atıldığını... Bir de bu ikramları yapanın kendiniz ve ikramların yapıldığı insanın evladınız olduğunu tasavvur edin...

O gece, okuduğum her mektup, dinlediğim her haber ciddi bir yüzleşmeyle sonuçlandı. Ve her yüzleşme bir utancı, yüreğimde hissettiğim her acı yeniden doğma ihtiyacını getirdi beraberinde. Geceye baktım, sabahı müjdeliyordu. Gecenin ardından sabahı getirmeye mecbur olmayan Biri’nin bu döngü içerisinde her gece ve her sabah tekrarladığı o müthiş gerçeğe açıldı kalbim. “Gecenin ardından gündüzü getirmeye muktedir olan, bu dünya gecesinin ardından bir âhiret sabahını elbette getirecektir!” Ağaca baktım, bir küçük tohumdan yaratılıyordu. “Tohumun içerisinde gizli mânâları açarak ağaç hâline getiren ve o gizli anlamları sonsuzlaştıran, elbette ki her türlü mânânın niyetlere dönüşerek gizlendiği kalplerinizi açarak, ebedi hayatınızı o anlamlar üzere yaratacaktır.” mesajını işittim, ürktüm. Ellerime, ayaklarıma, aldığım nefese, yıldızlarla süslü gökyüzüne, varlıklarıyla sevindiğim yakınlarıma, varlığımı kuşatan nihayetsiz nimetlerine baktım, beni sevdiğini, küçücük olmama rağmen önemsediğini hissettim, o sevgiye lâyık olabilmek umuduyla sevindim...

Şimdi ölüm ve hayat arasında gitgeller yaşıyor duygularım. Ve belki de ilk defa hayatın varlığına yaşayarak tanıklık etmekten dolayı bu kadar mutlu, ölüme karşı bu kadar çekinceliyim. Ne garip! Ölüme karşı pervasız duygularla başlamıştı gece yolculuğum.

Siz de, bu gece yatağınıza sabaha çıkamayacağınızı düşünerek girin. Bir daha o güzelim gökyüzünü seyredemeyeceğinizi, havayı koklayarak ciğerlerinize çekemeyeceğinizi, mesela yağmur düşmüş toprağın veya yeni kesilmiş karpuzun kokusundan artık mahrum kalacağınızı, kırmızıyı, maviyi, yeşili, eflatunu bir daha asla tanımlayamayacağınızı düşünün. Kırılmış bardak için üzülemeyeceğinizi, artık bir sahilde denizin mavisine karşı simit ısırarak çay yudumlayamayacağınızı, kapınızı çalan bir dost sesini duymakla sevinemeyeceğinizi, bir daha sevdiğinize asla sarılamayacağınızı, sevmelerin ve sevilmelerin bir daha yaşanmayacağını tasavvur edin. Girin yatağınıza, yorganı üzerinize çekin ve kendinizi ölümün kollarına bırakın.

Eğer o sabah size hayat yeniden ihsan edilir de yatağınızda doğrulursanız, önce yaşadığınızdan emin olmak için derin bir soluk alın, havayı hissedin. Sonra sevdiklerinizin nefes alıp almadıklarını yoklayın, saçlarına dokunun. Eğer onların da yaşadıklarından emin olursanız, hayatı verene verdiği hayatlar için teşekkür edin. Ve onları görebilecek göz, onlara dokunabilecek el ve parmaklar verdiği için duygular sunun O’na. Pencerenizi açın, güneşin doğuşunu kesinlikle kaçırmayın. O güneş yalnızca sizin için doğuyor bu gün. Çünkü eğer ölüme yattığınız gece hayata iade edilen bir tek siz olsaydınız dahi, sizin için o güneş yaratılıp, yalnızca sizin yaşadığınız dünyanın ufkuna, sizi aydınlatmak ve neşelendirilmek için gönderilecekti. Martıların, kargaların çığlıkları için açın kulaklarınızı, caddeden geçen aracın çıkardığı gürültüyü dahi duyabildiğiniz için sevinin. Sizin için su taşıyan bulutlara yürekten bir merhaba gönderin. Dönüp sofraya oturduğunuzda, sizin için o ân yoktan var edilmiş bir sofraya oturun. Sonra...

Tüm bunlardan sonra, bunları kavrayabilecek bir akıl, hissedebilecek bir kalp ve fark edebilecek şuur verdiği için, kendisinde var olan o güzel özellikleri kullanarak, size özel bir hayat yarattığı için; bundan sonra yaratacakları ve ikram edecekleri için değil, yaratıp ikram ettikleri için, yalnızca bunun için alnınızı secdeye koyun ve şükredin O na...

 

Dipnotlar:

1. “Ettahiyyatu lillahi ves-salâvatu vet-tayyibat”

2. “Esselâmü aleyke yâ eyyühen-Nebiyyü”

3. “esselâmu aleyna ve alâ ibadillahissalihîn”

4. “tüm hayatlanmalar Allah içindir”