TR EN

Dil Seçin

Ara

Kaptan Cousteau ve Heba Edilen Bir Kur’an Mucizesi

Kaptan Cousteau ve Heba Edilen Bir Kur’an Mucizesi

“İki denizi salıverdi ki birbirine kavuşurlar. Aralarında ise bir engel vardır; karışmazlar.” (Rahman Suresi, 19-20)

“İki denizi birbirine salıveren de Odur. İşte şu susuzluğu gideren tatlı bir su, diğeri de tuzlu ve acı bir sudur. Aralarına ise, Allah, birbirlerinin sınırlarını aşmaktan alıkoyan bir engel koymuştur.” (Furkan Suresi, 53)

…

Meşhur Kaptan Cousteau, ekibiyle yaptığı bir araştırma sonucunda iki okyanusun karşılaştığı yerde, birbirine hiç karışmadığını ve okyanusların adeta böyle görünmez bir perde ile ayrıldığını keşfetmişti.

Bu keşfini söylediği Müslüman bir ilim adamı da bu olayın Kur’an’da haber verildiğini anlatıp ilgili ayeti de ona gösterince Cousteau buna hayran kalmıştı.

Bir havuz veya küvet içinde, orta yerine bir perde koyarak, her iki tarafına, hem yoğunluk hem de renkçe farklı iki sıvı ile doldurduktan sonra, aradaki perdeyi çekerseniz, hemen olmasa bile bir süre sonra her iki sıvı da birbirine karışmaya başlar. Fiziki olarak bu gayet normal bir olaydır.

Fakat bu iki denizin suyu yenilerde değil, belki dünya kurulduğundan ve denizler doldurulduğundan beri hep böyle kaldığına göre, arada öyle bir engel vardır ki, milyonlarca yıl beklediği halde, hala daha birbirine hiç karışmadan durmaktadır.

Gökyüzünden ve uzaydan çekilen fotoğraflarla da tespit ve ispat edilen bu önemli keşif, ilim dünyasında hayranlık uyandırmaya devam etmektedir. Farklı iddialar gündeme getirilse de konu açıktır. Çekilen fotoğraflarda, iki deniz ince bir çizgi üzerinde birleşmekte ve bu olay renk farklılığı olarak da çıplak gözle görülebilmektedir. Aynen Kur’an’da da bildirildiği gibi, iki deniz arasında suların birbirine karışmasına engel olan (fiziki olarak görülmeyen) sırlı bir perde vardır.

Bu keşif İslam dünyasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı.

Fakat Müslümanlar, ilahi bir mesaj olan bu önemli keşfi, Kuran-ı Kerim’in bir Allah lafzı olduğunu dünyaya ispat etme fırsatı olarak görmek ve göstermek yerine, koyu bir Hristiyan olan Cousteau’nun Müslüman olup olmadığını tartışmaya başladılar.

Bazıları, yine aynı Neil Armstrong’da yaptıkları gibi, hemen Cousteau’nun İslam’ı kabul ettiğini ilan ettiler ve Cousteau da bu iddiaları kesin bir dille reddetti ve böylece, bu ilahi mesajın mucizevi çarpıcı etkisi de gölgelenmiş oldu.

Ne yazık ki; Müslümanlar, bu ilahi mesajı, Cousteau’ya tasdik ettirip, dünyaya, Kur’an’ın bir mucizesi olarak ilan etmek yerine, mesajı getirenin, yani tablacının mahiyetiyle uğraştılar. Sonuçta Cousteau, Müslüman olmayı değil de, sanki doğruluğunu bizzat kendisinin ispatladığı o mucize Kur’an ayetini reddetmiş gibi oldu.

Aslında bu olay ile Cenab-ı Allah bu aymazlar grubuna, yine bu tablacı vasıtasıyla bir tokat atmıştı. Fakat onlar hala bu İlahi mesajdaki hikmetin farkında değillerdi.

Çünkü Cenab-ı Allah eğer bu mesajı koyu bir Hristiyan yerine Müslüman bir denizci ile gönderseydi, muhakkak ki herkes “Dervişin fikri neyse zikri de odur.” deyip gülüp geçecek idi.

Yine Kaptan Cousteau gibi koyu bir Hristiyan ile gönderdikten sonra da ona hidayet nasip etseydi, belki o zaman da, “Bu adam Müslüman olduktan sonra, mesleğini İslam dinine hizmet etmek için kullanıyor ve yalan söylüyor.” diyecekler ve bu mesajın yine değeri olmayacaktı.

Yani bu mesajın bir Hristiyanın eliyle duyulması daha değerli ve ilahi hikmete daha uygun olduğu için kader olayı böyle takdir etmişti. Fakat ilahi hikmeti anlamaktan aciz bazı Müslümanlar hem Kur’an mucizesini takdir edemediler, hem de bu mucizeyi İslam’ın hak olduğunu ispat etmekte kullanamadılar.

…

Bu olaya verilen yanlış tepkinin ardında bir gerçeği anlamamak da vardır. O da şudur: Kişi, tevhit delillerini görüp, inkârdan vazgeçse bile, iman etmesi hiç de kolay değildir. Bediüzzaman’ın dediği gibi; “İnkar etmemek başkadır, iman etmek ise bütün bütün başkadır.” (Emirdağ Lahikası, sf. 203)

Yaşadığım bir olay ile konuyu bitirelim: Almanya’daki öğrencilik yıllarımda Hristiyan bir arkadaşım vardı. Benim namaz kıldığımı görünce: “Muhammed’e ben de inanıyorum. Onun Peygamber olduğundan hiç şüphem yok.” demişti.

Ben de heyecanla, “Neden o zaman Müslüman olmuyorsun?” dedim. O da kulağıma doğru eğilerek hiç unutamadığım şu cevabı vermişti:

“Çünkü Hristiyan olarak yaşamak bana daha kolay geliyor.”

…

 

Bediüzzaman Hazretleri bu ayeti çok daha geniş anlamıyla şöyle tefsir ediyor:

Er-Rahman sûresindeki âyet zikredilerek, bu cümlelerin: “Tâ dünya ve âhiret bahirlerine (denizlerine), tâ âlem-i Gayb ve âlem-i Şehadet bahirlerine, tâ Şark ve Garp, Şimal ve Cenûb’daki bahr-i muhitlerine, tâ Bahr-i Rum ve Fars Bahrine, tâ Akdeniz ve Karadeniz ve boğazına, tâ Akdeniz ve Bahr-i Ahmer’e (Kızıl Denize) ve Süveyş Kanalına, tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine, tâ Dicle, Nil ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, manasındaki cüz’iyatları var. Bunlar umumen murad ve maksut (kastedilmiş) olabilir ve onun hakikî ve mecazî manalarıdır.” (Mektûbat, 26. Mektub, 4. Mebhas)

…

 

“Bu tanım, nehirlerin denize döküldüğü yerlerdeki haliç ve deltalara uygun düşmektedir. Alt ve üst akıntılarla her iki tarafa doğru cereyan edebilecek karışma, hiç kuşkusuz, nehirleri ifsad ederdi. Ancak haliç ve deltalar böyle bir karışmayı önlediği gibi, nehir sularının biriktirdiği organik ve inorganik maddelerle son derece zengin bir yapıya kavuşmakta ve denizlerin de, karaların da en bereketli bölgeleri haline gelmektedir. Nehirler ile onların döküldüğü denizler arasında gidip gelen bir kısım hayvanlara ise Allah mucizevî bir özellik vermiştir. Bu balıklar denize açıldıkları zaman, tuzlu su onların vücutlarında da bir engelle karşılaşır, arıtılır ve tuz fazlası vücuttan atılır. Bu arada, benzer bir durum, bir boğazla birbirinden ayrılan çeşitli denizler ve okyanuslar arasında da tespit edilmiş; meselâ Cebelitarık Boğazının iki yanındaki iki denizde farklı tuzluluk seviyeleri belirlenmiştir. Diğer yandan, bu ve benzeri âyetlerde geçen “iki deniz” tabirine, temsilî olarak mü’min ile kâfir, dünya ile âhiret, görünen ve görünmeyen âlemler gibi çeşitli anlamlar yükleyenler de vardır.” (Ümit Şimşek, Kur’an Meali, Furkan Suresi 53. ayetin açıklama kısmı)