TR EN

Dil Seçin

Ara

Sırayı Kim Kapacak?

Uzun zamandır yazmak ve Zafer okuyucularıyla paylaşmak istediğim bir hatıram vardı. Pek çok kişiye pek çok sefer anlatmama rağmen, yazıya dökmek için uygun bir zaman ve ruh hâli bulamamıştım. Nasip bu güneymiş. Yazarken farkettim ki, bu tür anılar zamanın renklerini soldurduğu o eski zaman fotoğraflarına benzemiyor. Hep canlı, hep taze kalıyor.

 

Yıllar su gibi akıp geçti. Neredeyse on yıl oldu Şevki amcanın vefatı... Bu cümleyi önce ‘ölümü’ diye yazmıştım. Sonra Şevki Amcanın o tatlı sert bakışlarını görür gibi olup, cümlemi düzelttim. Sorgulayan bir eda ile bakıp “Bize de mi?” diyordu sanki.

Doğru ya, nezaket erbabı o eski zaman insanları ‘öldü’ dememek için hayatın bu son ânına dair ne de güzel isimler bulmuşlardı. Bugün dilimizde kendinden sonra noktadan başka hiçbir şeyi kabul etmeyen ‘öldü’ kelimesi kalıverdi. Halbuki eskiler bu soğuk kelimeden ısrarla kaçınırlardı. Ölüm son değildi çünkü. Ölüm yoktu onlar için. Ölüm, ‘asude bir bahar ülkesi’ydi. Neler denmezdi öldü yerine: Hakk’ın rahmetine kavuştu, Hakk’a yürüdü, ebedî âleme göçtü, sırlandı, terhis oldu, ruhu uçtu, irtihal etti, sevdiklerine kavuştu, nakl-i mekân eyledi, rahmetli oldu, vefat etti... Bu büyük olayı ifade etmek için en son tercih edilecek kelimeydi ‘ölüm’. Hiç zorlanmadan ve bir çırpıda aklıma gelip sıraladığım bu kelimelerde bir incelik, asırlar ötesine dayanan bir mirasın yansıması, kavi bir imanın ve sarsılmaz bir inancın izi okunurdu.

Gelelim sadede: Şevki Amca, ismi gibi şevk ve neşe adamıydı. Şakacı ve nüktedandı. 80 öncesinin kasvetli günlerinde sığınacak, ferahlanacak bir mekân aradığımızda onun evi bizi bağrına basardı. Sofraya doluşur, bir tas çorbanın başına derviş ruhuyla çöker, uzun uzun hatıralar dinlerdik. Bu bir tas çorba, o eski davetlerin demirbaşıydı. Ama bununla kalmazdı hiç. Ardından börekler ve başkaları... Asıl tat bu mütevazi sofralardaki unutulmaz huzurdaydı. Hayat da böyleydi, aşağısına razı olana yukarısı veriliyordu. Kanaat eden bereket buluyordu.

Tarhana çorbasının kokusu odanın her bir yanını doldururken, Şevki Amcanın gür sesi sokağın öte ucundan duyulurdu. Bu kadar gür bir sesin insanın içini bu kadar huzurla doldurması az görünür bir şeydi. Az görünür; ve unutulur gibi değil!

Şevki Amca, bu yüzyılın ilk çeyreğinde dünyaya merhaba diyen Balkan göçmenlerinden. Özde ve sözde doğruluk takipçisi olmuş ve bu inandığı doğruları hayatta dosdoğru yaşamaktan başka gailesi olmamış bir insan. Yeni çiçeğe durmuş ağaçların baharın ilk habercisi olduğu bir mevsimde, yine o eski evi dolduran bütün dostlar, bu kez cenazesi için gelmiştik ziyarete. Hepimizin yüzünde tatlı bir hüzün vardı. Canciğer bir dosttan geçici de olsa ayrılmanın acısını, her yürekten çok torunları ve çocukları hissediyordu özellikle. Bir yandan ahiret inancının verdiği sağlam bir denge hâli, bir yandan yanaklardan süzülen her biri bir fatiha niyetine gözyaşları ile onlarla beraber mezarlığa doğru yürüyorduk.

Aynı takımda basketbol oynadığımız, çocukluk yıllarımıza kadar uzanan çok eski bir dostluğumuz vardı ortanca oğlu Ramazan’la. Mezarlıkta bir ara baş başa kalınca, “Sana garip bir şey anlatayım mı?” dedi ve anlattı. Ramazan’ın bana anlatırken yüzünde beliren şaşkınlığı onu dinledikten sonra şimdi ben yaşıyordum. Doğrusu, melekleri bile tebessüm ettirecek kadar ilginç bir vefattı bu Şevki Amcanınki.

Şevki Amca ile otuz yıllık kalp ve kapı komşusu Adil Amca, aynı inancı paylaşan, bir ömür komşuluktan öte bir bağlılıkla aynı çizgide beraberce yürüyen, birbirlerini çok seven iki dost insan. İkisi de emekli. İkisi de, Sukenarı Camii’nin hatırlı cemaatinden. Aralarında aynılık, benzerlik pek fazla.

Şevki Amca öyle kolay kolay herkesle dost olabilecek bir adam değildi. Bu konuda titiz ve çok dikkatliydi. Şimdi bakınız kader bu iki dosta nasıl bir sürpriz yapacaktı... İnsanın ne olacağını ve başına ne geleceğini önceden bilememesi ne büyük bir rahmet eseri. Bunu her zaman her vesile ile yaşıyoruz.

Adil Amca ile Şevki Amcanın birbirlerine takılmaları, şakalaşmaları meşhurdu. “Bu diyardan öteye sen mi önce göçeceksin, ben mi? Bakalım hangimiz önce yol alacak?” şeklindeki şakaları da, ahir ömürlerinde en sevdikleri eğlenceleriydi. Etraflarında bulunan insanlar da bu garip sohbetten tat almaya başlamışlardı. Bir kere, ikisinin de sırayı diğerine kaptırmak gibi bir niyetleri yoktu. Öyle yapmacık “Önden siz buyrun” kibarlıklarına hiç gelemiyorlardı doğrusu. İkisi de bir an önce dostlara kavuşma sevdalısıydı. Kalbde iman, ruhta huzur olunca, bu dünyadan çok çok ötelerine uzanmak mümkündü.

Yahya Kemal’in dediği gibi:

Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada

O kadar komşu ki, dünyaya duvar yok arada.”

Uzunca bir hastalık döneminden sonra, Adil Amca bir Perşembe günü İstanbul’da bir hastanede vefat eder. Cenazeyi evine Cuma günü getirirler. Güneydoğuda görevli oğlunun da yetişebilmesi için cenaze Cumartesi günü öğle üzeri kaldırılacaktır.

Son görev için bütün eş-dost hizmet yarışındadır. Kimi öteberinin tedarik edilmesiyle meşguldür, kimi teselli vermekle. Şevki Amca ise kadim dostunu yıkayacak suyun ısınması için kara kazanın altına odun taşımaktadır. Hüzünlüdür; pek üzüntüsünü göstermek istemez ama. Daha önce ağır bir kalp krizi geçirmiştir zaten. Ama bir ara cenazeye yaklaşıp: “Sıramı kaptın Adil! Önce ben gidecektim; sıramı kaptın Adil!” diye söylenir.

Koşuşturmaktan yorgun düşen Şevki Amca, eve gidip biraz dinlenmek ister. Evde hem uzanmıştır, hem de söylenmeye devam eder: “Sıramı kaptın Adil...”

Akşam ile yatsı arası kapının çalınması ile irkilir. Kapıyı açtığında karşısında yeğeni Hasan’ı bulur. Hasan hayretten donakalmış halde bakakalır Şevki Amcaya.

Ne var, ne oldu Hasan; söylesene!

Hasan yutkunur. Zor konuşmaktadır.

Amca, der, kahvede ‘Hacı amcan vefat etti; duymadın mı?’ dediler. Koştum geldim. Fakat seni karşımda görünce şaşırdım.

Şevki Amca Hasan’a komşusu Adil Amcanın vefat ettiğini söyler ve devam eder:

Tasalanma Hasan! Madem vefatımı duydun diye geldin, şimdiden başın sağolsun.

Kucaklaşıp helalleşirler. Hasan gider.

Şevki Amca birkaç saat sonra şiddetli bir kalp krizi sonucu vefat eder. Hasan, yaşarken kendisiyle vedalaşan tek kişidir.

Evet, Adil Amcanın vefatından bir gün sonra, Cuma gecesi Şevki Amca vefat eder. Şimdi, iki dostun aynı gün aynı vakitte, yani Cumartesi öğle üzeri cenazeleri kalkacaktır. Yıllarca beraber gidip yine beraber evlerinin yolunu tuttukları, acıyı tatlıyı paylaştıkları yerden; Sukenarı Camii’nden.

Ancak, son dakikada enteresan bir gelişme olur. Adil Amcanın oğlunun gelmesi gecikir ve cenaze ikindiye kalır. Şevki Amca ise, bir gün sonra da vefat etse. Adil Amcaya sırasını kaptırmaz. Bir vakit önce yolculuğuna uğurlanır.

Allah, duasını kabul etmiş olmalı ki, son yolculuğuna bir adım önde çıkmıştır.

Adil Amca ile Şevki Amcanın hikâyesi böyle.. Aslında, anlattığım biraz da hepimizin hikayesi. İsimleri değiştirsek, bizim hikayemiz olacak. İkisi de âlem adamdı. Gittikleri âlemden, yani berzah diyarından ruhlarının bizi muzip bir edayla seyrettiklerini hissediyorum.

Kim bilir, Şevki Amca, “Bak Adil! Biz yaşadık, bitirdik. Rahatız çok şükür. Bizim çocuklar maceramızı anlatmakla, yazmakla bitiremiyorlar.” diyordur belki de.

Böyle güzel başlayan dostluklar, Allah için olan dostluklar, dünyada ölümle bitmiyor; ebediyen devam ediyor. Böylesi dostların vefatını hatırladıkça, dostun gerçek dostuyla beraber olacağı bir diyarın bize el ettiğini görür gibi oluyorum.

Dualarımız bu mübarek dostlarla olsun, Allah mekânlarını cennet etsin inşaallah.