TR EN

Dil Seçin

Ara

Koş Lola, Koş!

Haziran’ın 26’sında bir film seyrettim: Koş Lola, Koş! Filmin konusu ile o günlerdeki ruh halim öyle çakıştı ki, koşan Lola değil, bendim sanki. Bir taşa dokunuyorsunuz, bir adım erken veya geç atıyorsunuz, bir yere ayağınız değiyor ve birden her şey değişiyor. Filmin ana vurgusu bu yönde. Yönetmen öyle bir kurguyla karşımıza çıkıyor ki, insan sanki Kader Risalesi’ni karşısındaki karelerde seyrediyor, okuyor, yaşıyormuş gibi hissediyor. Meselâ, olayların akışı içinde bir küçük çelme ile hemen her karedeki insanların hayatının nasıl değiştiğini dehşetle görüyoruz. Sonra, üç ayrı defa geriye alınıyor film. Aynı anda aynı yerden başlıyor ve her üç sahnede de çok küçük değişiklikler oluyor. Ancak, bu küçücük değişiklikler ile olayların akışı ve filme konu olan bütün isanların hayatı bir anda baştan sona değişiyor.

Bu kareleri izlerken, insan nasıl kaderine doğru koşuyor, bunu derinden yaşıyoruz. Kaderin ağı olmadığını, kucağı olduğunu anlıyoruz. Bir kader okyanusu içinde yön ve tercih belirlemekten başka kutsal bir görevi yok insanın; bunu fark ediyor insan.

Filmin içinde yaşadığımız şaşkınlık, sinema çıkışında da devam ediyor. Salondan dışarıya attığımız ilk adımda bizim için de koşu başlıyor. Şimdi karar verin; nereye gideceğinize... Zira nereye istiyorsak oraya gideceğiz; götürüleceğiz. Ve yeri, yönü siz belirlediğinize göre, şikâyete de hakkınız yok.

Dışarıda bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyor. Kalabalık halinde dinmesini bekliyoruz rahmetin. Tam o sırada biri kalabalığı yara yara üzerime doğru geliyor. Sıkı bir tokalaşmadan sonra “Abi, yolum yok be!” diyor. Bir yandan filmi yaşarken, öbür yandan yaşadıklarımız film oluyor. Kalbimdeki o ince ayar ile muhatabıma gerekeni yapıyoruz. Ve yanımdaki arkadaşım söylüyor: “Kaderi yaşıyoruz.”

Birden yağmur diniyor. Az önce nasıl yağdığına bakıp saatlerce sürmesini bekler ve telefona sarılıp arkadaşlarımızı yardıma çağırırken, gökyüzü açılıp yıldızlarla kaynaşıyor. Ve öylesine ince bir kader ağı içinde Rimbaud’nun son anlarındaki bir sözünü hatırlıyorsunuz: “Artık ne kelime, ne hareket... En küçük bir şey beni çıldırtacak gibi.” Kendi hayatımıza seyirci kalmanın dehşetini yaşıyorsunuz. Çok küçük bir hareketle en sıradan bir davranış dahi hayata ne yönde ve hangi şekilde bir katkıda bulunacak diye merakla bekliyorsunuz.

Ve bir kere daha seviyorsunuz yaşamayı. Ama korkuyorsunuz yaşamaktan artık. Hayat ne kadar anlamlı, ne kadar planlı bir hediye Yaratıcısından insana... Bunun farkına varan insan olan insana.

Niye koşmuyoruz Lola gibi? Neden dolan sürenin bizim son şansımız olduğunu düşünmüyoruz? Hayatta bir şeylerin daha farkına varıp, niye “Güzeldir bu hayat” diyemiyoruz?

Güzel bu hayat...

Biten her şeyiyle güzel. Gitmek güzel; ve kavuşmak varsa sonunda, daha da güzel. Ne ki duruyorsa yerinde, kokuşuyor. Akan güzel, giden güzel. Bir ömür akıyor her gün, an be an; giden ömür güzel. Hayata ne oluyorsa o güzel. Belki de ölüm bunun için güzel.