TR EN

Dil Seçin

Ara

Ay Gerçekten Yuvarlık mıdır? / Terapi Öyküleri

Bilgisini elde edemediğin bir şeye karşı nasıl sabredeceksin?”

Kur’ân, 18:68

 

Kişiliği katı, sertti. Sivri dilliydi. Sivri dili ile bedeninin sivri hatları, sivri görünen çıkıntılı burnu, alnı, dudak kenarlarındaki gerginlik ve konuşurken dudaklarının aldığı keskin hal uyum içindeydi. Bedeni ile duyguları ve ruhu elbirliği etmişçesine, ha koptu ha kopacak bir yay gibi gergindi. İnsan onun yanındayken ‘her an kötü bir şey olacak’ diye korkan bir insanın o ‘kötü bir şey’i beklemesine benzer şekilde gerginlik hissediyordu. Ruhundaki huzursuzluk hemencecik yanındaki kişiye de bulaşıyordu.

İnsanlarla ilişkilerinde, onları kırıp kırmadığına dair bir endişesi yok gibiydi. Bazı insanlar, diğer insanları memnun etme, bu yüzden de onları hemen hemen hiç kırmama uğruna kendilerinden taviz verirken, o diğer uçta yer alıyordu. İnsanlar incinirmiş, kırılırmış; umursamazdı. Yeter ki, o bildiğini okusundu. Bunu “Ben gerçeği ifade ederim, bende yalan dolan yoktur, bu yüzden de dosdoğru konuşurum.” kılıfına bürüyordu. İyi de, gerçeği konuşmanın tek yolu başkalarını incitmek miydi? Konuşurken daha dikkatli kelimeler seçerek bir gerçek anlatılamaz mıydı? Gerçekler selim bir anlatım yolunu haketmiyor muydu?

Ses tonu keskin, konuşması seri, düzgün, akıcı idi. Duraksamadan tonlarca şikayeti size sıralayabilirdi. Her konuda söyleyebilecek bir şeyleri vardı. “Bilmiyorum” diye bir kavram yoktu dünyasında.

Dışarıdan ona bakan, her şeyden emin olduğunu zannederdi. Oysa bu yalnızca bir görüntüydü. Ne kendine, ne de başkalarına güveniyordu. Kendinden emin görüntüsü, alttaki yetersizlik ve değersizlik duygularını bastırmak için geliştirdiği bir yöntemdi sadece.

Konuşması, kesinlik ifade eden, mutlakiyetçi kelimeler ve cümlelerle doluydu. Birçok cümlesinin sonu “-dir, -dır” ile bitiyordu. Ya da “-cek, -cak” ile. “...az” ile biten kelime sayısı da az değildi. Örneğin, “Bu böyledir.”, “O insan hiç güvenilmezdir.”, “Kesinlikle olmaz.” “Bu böyledir.” yerine “Bunun böyle olduğunu zannediyorum.” ya da “Bu bana böyle gibi geliyor.” demiyordu. Diyemiyordu, çünkü o her şeyi en iyi bilendi ve bildiğini zannettiği dışında hakikat yoktu. O tüm hakikatleri yalamış yutmuştu.

Sıkıntıdan patlayacak gibiydi. Yakınmaları bitmiyordu. İş yerindeki arkadaşları onun bu özelliğine takılır, “B, bugün neye takacaksın?” diye sorarlardı. Kusur bulmakta ustaydı. Altında çalışan elemanlarına kök söktürüyordu.

Hayatı sanki zihninde çözümlemişti. Olayları, insanları, nesneleri, mutlak kategorilere ayırmıştı. Kendi değerlendirmeleri, fikirleri mutlak doğruymuş gibi konuşurdu. Kendi benliğine güveniyor, başka bir şeye de sanki hiç güvenmiyor izlenimi bırakıyordu. Bunu konuşmalarından hemen anlayabilirdiniz. “Bunun böyle olmasının nedeni budur.” “Hayatta şu olursa bu olur.” Dikkat edin; yine bir -dir, -dır. Ya da, “bu olmaz”, “bu olacak.” Oysa, sonu -dir, -dır ile ve -cek, -cak ile biten kelimelere dikkat etmeli insan.

Hayatının en zor hastalarından biriyle çalışıyordu Dr. Mavi. 17 seans olmuş, hâlâ bir arpa boyu ilerleyememişlerdi. Dr. Mavi’nin söyledikleri B’nin mutlakiyetçi kişiliğine ve değerlendirmelerine takılıyor; B, Dr. Mavi’nin söylediklerini sertçe savuşturuyordu. B’nin insanlarla ilişkisi futbol maçında oyuncuların birbirleriyle mücadelesi gibiydi. Tek bir fark vardı. O tek başına bir takımdı. Kendi dışındaki insanlar onun rakibiydi. Bu yüzden de ya terk ediyor, ya terk ediliyor, ilişkilerini uzun süre devam ettiremiyordu. Bir kerecik bile olsa kendini suçlu da bulmamıştı. Hatalı olan hep başkalarıydı.

Kendine bu kadar güveniyor görünmesine rağmen, telaşe memuruydu. Bir şey yolunda gitmedi mi, aksilik mi çıktı; tüm dünyası başına yıkılıyordu. “Bilgisini elde edemediği şeye insan nasıl sabredebilirdi ki?” O her şeyin bilgisine sahip olduğu yanılsaması içindeydi. Benliğinin tercih ettikleri doğru, etmedikleri yanlıştı. Bir otobüsü kaçırsa ve B’nin benliği bu kötü oldu diyorsa, kötüydü. Kendi yargılarına mutlak güveniyordu. O ne diyorsa oydu. Ama hayat onun benliğine, arzularına göre işlemiyordu. Bir keresinde Dr. Mavi ona takılmıştı. “Allah’tan, evrenin işleyişi sana sorulmuyor!”

17. görüşmeyi yaparken Dr. Mavi durduk yere bir soru sordu.

Bana ay’ı tarif edebilir misin?”

B bir şey anlamamıştı.

Ciddiyim” diye devam etti Dr. Mavi. “Lütfen bana ayı tarif edebilir misin?”

Ay tepsi gibi yuvarlaktır.”

Başka?”

Gökyüzünde bulunur.”

Başka?”

Başka bilmiyorum.”

Sana bir teklifte bulunacağım. Önümüzdeki bir ay boyunca, yani dört hafta ay terapisi yapalım seninle. Sen bu bir ay boyunca gökte ayı seyredecek ve her hafta gözlemlerini bana aktaracaksın. Ben de dört hafta boyu sana bir hikayenin her hafta bir bölümünü anlatacağım. Ne dersin?”

B gönülsüzce kabul etti. İçinde itirazlar yükseliyordu. Buna ne gerek vardı? Neye yarardı ki ay terapisi? Daha gerçekçi şeyler yapmalıydılar. Terapiler bir işe yaramıyordu. “Bakın görün” diyordu, “siz bana yardım edemezsiniz!”

 

BİRİNCİ HAFTA:

Ayın hilal hali

Önce sen bu hafta ay’la ilgili gözlemlerini anlat. Ben de sana hikayeyi anlatacağım.”

Ay hilal şeklindeydi. Her gece onu bir saat boyu seyrettim. Ay’da bir huzur var. Bende olmayan şey yani.”

Yarım saat ayla ilgili konuştular. Bu dört hafta boyunca B’nin sorunlarından direkt olarak söz etmeyeceklerdi. Çünkü orada bir tıkanma vardı. Bu tıkanmayı aşmanın bir yolu olarak, Dr. Mavi B’nin sorunlarını bir ay boyunca paranteze almaya karar vermiş, B de bunu gönülsüz de olsa kabul etmişti.

Şimdi sıra bende” dedi Dr. Mavi.

Dinliyorum” dedi B.

Bir zamanlar, Çin’in bir köyünde yaşlı bir adam varmış. Çok da fakir... Ama kral bile onu kıskanırmış. Zira, öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral at için ihtiyara önemli bir para teklif etmiş, ama adam satmaya yanaşmamış.

Bu at, bir at değil benim için. Bir dost... İnsan dostunu satar mı hiç?’ dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at ortalarda yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.

Ah ihtiyar ah! Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Keşke krala satsaydın; ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın.’ demişler..”

Dr. Mavi hikayenin burasında duraladı.

Ne kadar kötü görünüyor değil mi?” dedi. “Atı satsaydı, rahat içinde yaşayıp gidecekti. İhtiyar ne kadar pişman olmuştur?”

Ben olsam çok pişmanlık yaşardım.” dedi B. “Kendimi yer bitirirdim. Kendime kızar, ‘Neden fırsatı kaçırdın?’ der, kendimi suçlardım.”

Dr. Mavi, “Ben devam edeyim.” dedi. “İhtiyar ‘Karar vermek için acele etmeyin.’ demiş.. Sadece ‘At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz. Atımın kaybolmasının benim için hayır mı yoksa şer mi olduğunu ancak Allah bilir. Arkasının nasıl geleceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Allah hayırdan şer, şerden hayır, karanlıktan aydınlık, aydınlıktan karanlık çıkarır. Allah’tan bu durumu benim için hayırlı kılmasını diliyorum.’

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Hikayemizde şimdilik burada bitiyor. Gelecek hafta görüşürüz.”

 

İKİNCİ HAFTA:

Ayın ilk dördün hali

B, “Bu hafta ay nasıldı? diye sormadan ben anlatayım.” diye başladı. “Ay’ın ilk dördün hali vardı. Hilal hâli bitmiş, hilâl daha kalınlaşmıştı. Yine bir hafta boyu her gece bir saat ayı seyrettim. Hem sonra, eğer bana neden ay’ı seyrettirdiğinizi söylemezseniz kesinlikle bunu bir daha yapmayacağım. Bilesiniz.”

Dr. Mavi:

İki hafta önce senden ay’ı tarif etmeni istemiştim. Bana ne cevap verdiğini sorabilir miyim?” diye karşılık verdi.

Ay tepsi gibi yuvarlaktır demiştim.”

Bak, gördün mü? Tepsi gibi yuvarlaktır. -Tır , -tır, -tır, -tır. -Dir, -dırlar seni oldukça iyi özetliyor gibi geliyor bana. Seninle ilgili yapabileceğim önemli tesbitlerden biri, olaylara kesin ve mutlak bakma eğilimin. Böyle olunca da, bir hakikatin senin nazarında aldığı biçimi hakikatin kendisi zannetmeye başlıyorsun. Örneğin, iki hafta önce bana ay’ın tepsi gibi yuvarlak olduğunu, geçen hafta hilal biçiminde olduğunu, bugün de ilk dördün biçiminde olduğunu söyledin. Hangisi doğru? Hepsi doğru. Hakikat tektir. Bu doğru. Ama tek olan hakikatin görünümleri farklılık arzedebilir. Sen sadece hakikatin sendeki görünümünü söyleyebilirsin. -Dir, -dır’lı cümlelerin ise kendi nazarında gördüklerini mutlaklaştırdığını gösteriyor gibi. Ne dersin?”

Sözün burasında B dayanamadı. “Postmodernistlerin düşündükleri gibi mi düşüneyim yani?” diye sordu. “Hakikat herkese göre değişir mi diyeyim? Hakikat herkese göre değişirse o zaman hakikat diye bir şey kalmıyor ve her şey belirsizleşiyor. Bu belirsizlik de beni korkutuyor.”

Dr. Mavi bu itirazı bekliyor gibiydi zaten. “Çok iyi bir noktayı yakaladın.” dedi B’ye. “Postmodernistler dediğin gibi hakikatin her insana göre değiştiğini ve dolayısıyla aslında hakikat diye bir şey olmadığını, her şeyin göreceli, yani nisbî olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü baştan mutlak hakikati inkar edip, Mutlakla bağlantılarını koparıyorlar. Mutlak olan ve sana bana göre değişmeyen hakikat vardır ve bu hakikat Yaratıcının isimleri ve sıfatlarıdır. Ancak mutlak hakikat nesneler, insanlar, olaylar üzerinde tecelli ederken bir görecelik ortaya çıkıyor. Şöyle denilebilir. Yaratıcının isimleri mutlaktır, mutlakın tecellisinde ise bir görecelik ortaya çıkar. Postmodernistler mutlak isim ve sıfatları inkâr ettiklerinden tecellideki göreciliğe takılıp kalırlar ve tam bir gerçek yoktur, her şey nisbîdir deyip, sonra da gerçek diye bir durumun olmadığı sonucuna varırlar. Bu şuna da benziyor: Yaratılmış hâliyle mevcut bir ay var. Ama biz ay’ı tüm hâliyle anlayamıyoruz. Ancak, ‘Ay tepsi gibi yuvarlaktır.’ şeklindeki mutlaklaştırılmış bir tanım ay’ı ne kadar tanımlamıyor ise de, ayın tarifi her insana göre değişir, dolayısıyla tarif edilemez de diyemeyiz. Ay’ın mutlak hakikati Yaratıcının bilgisi dahilindedir. Biz ise, ay’la ilgili tariflerimizi kayıt altına alarak yapabiliriz. Meselâ, şunun gibi: ‘Ayın mutlak hâlini Yaratıcı bilir. Ben şu tarihte, gökyüzünde baktığımda ayın hilâl ya da ilk dördün olduğunu gözlemledim. Benim bu tarifim benim bakışım, nazarım ve zamanla kayıt altındadır.”’

B dayanamadı: “Bu durumun hikayeyle bağlantısını merak ediyorum.’’

Hikâyeyle bağlantısı tüm hikayeyi dinlediğinde açığa çıkacak.” dedi Dr. Mavi. “Ben geçen hafta kaldığımız yerden hikayeye döneyim en iyisi. Aradan on beş gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki on iki yabani atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. ‘Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, âdeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.’ demişler.

İhtiyar çok sakinmiş. Her daim şükür içindeymiş. ‘Karar vermek için gene acele ediyorsunuz.’ demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Arkasının nasıl geleceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Allah hayırdan şer, şerden hayır, karanlıktan aydınlık, aydınlıktan karanlık çıkarır. Ben bunu benim için hayırlı kılması için Allah’a dua ediyorum.”

Köylüler, içlerinden ‘Bu ne garip bir ihtiyar. Açık açık kazançlı olduğu halde, hâlâ Allah’a bu durumu hayırlı kılması için dua ediyor. Duayla kafayı bozmuş!’ diye geçirmişler...”

 

ÜÇÜNCÜ HAFTA:

Ayın son dördün hali

Söze B başladı yine: “Bir haftalık gözlemlerime göre ayın tarifini yapıyorum: Bir hafta boyunca ay ilk dördün hâlindeydi. Ay’ın dörtte üçü parlaktı. Ama ‘Ay dörtte üçü parlak bir varlıktır.’ diyemem. ‘Bu hafta öyle görünüyordu.’ diyebilirim. Peki, şu -dir ve -dır’ları nerede kullanırsak doğru kullanmış oluruz?”

Dr. Mavi, “Yaratıcıya ait tariflerde -dir ve -dır’lar gibi mutlakiyetçi yaklaşım doğru olabiliyor.” diye açıkladı düşüncesini. Örneğin Allah Adildir, Rahmandır, Rahimdir gibi. “Veya nesneleri tarif ederken Yaratıcı ile ilişkilendirerek tariflerde yine sorun görünmüyor. ‘Yağmuru yağdıran O dur. Bizi büyüten O dur.’ gibi. “-Dir, -dır’lar olayları bir nevi mutlaklaştırıyor. Bu nedenle de, Mutlak olan bir Varlığı tarif ederken kullanmakta sorun yok gibi görünüyor, diyorsun. Hikayede de köylüler mutlaklaştırma yapıyorlar, ihtiyar ise Mutlak olan Varlığın bilgisine sığınıyor. Kendi bakış açısından gördüğünü mutlak iyi ya da mutlak kötü diye değerlendirmiyor. Yaşadıklarından iyi şeyler çıkarması için Yaratıcıya sığınıyor. Bu yüzden kendini güvende hissediyor.”

B’nin bu çıkarımları Dr. Mavi’yi son derece memnun etmişti. “Zor bir hastasın benim için” dedi, “ama seninle çalışmak bir yandan da hayli zevkli. Oldukça iyi bir özet oldu. Hikayedeki temel vurguyu yakaladın gibi.

Sonra ne olmuş biliyor musun? Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara. ‘Bir kez daha haklı çıktın.’ demişler. ‘Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.’

İhtiyar ‘Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz.’ diye cevap vermiş. ‘O kadar acele etmeyin. Oğlumun bacağı kırıldı. Görünürdeki gerçek bu. Bana eskisinden daha fakir, daha zavallı olacağımı söylemeniz ise bir düşünce hastalığı. Yaratıcı hayatı küçük parçalar halinde yollar bize. Sonra ne olacağını mutlaka O bilir. Mutlak bilgi O’nun elindedir. Allah hayırdan şer, şerden hayır, karanlıktan aydınlık, aydınlıktan karanlık çıkarır. Ben Allah’a bunu benim için hayırlı kılması için dua edeceğim...”

 

DÖRDÜNCÜ HAFTA:

Ayın dolunay hali

O hafta, B söze başlamadan Dr. Mavi hikayeyi anlatmaya başlamıştı bile. “Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir orduyla Çin’e saldırmışlar. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köylüler, yine ihtiyara gelmişler. ‘Gene haklı olduğun kanıtlandı.’ demişler. ‘Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, büyük bir kısmetmiş meğer.’

Siz erken karar vermeye devam edin.’ demiş, ihtiyar. Oysa ne olacağını kimse bilemez. Bilebildiğimiz bir gerçek var: Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin hayır, hangisinin şer olduğunu ancak Allah biliyor. Allah hayırdan şer, şerden hayır, karanlıktan aydınlık, aydınlıktan karanlık çıkarır. Her birimizin yaşadığının hayır olması için Allah’a dua edeceğim.”

Hikaye burada bitiyordu.

Bu dört hafta, ay terapisi ile ve anlattığınız hikaye ile bana neyi anlatmak istediğinizi anladım.” dedi B. “Bana tam olarak neyi anlatmak istediğinizi anlatayım mı?”

Ancak, Dr. Mavi’nin yüzünde bir memnuniyet belirmedi.

Sorun ne?” diye sordu B.

Ne kadar da iddialı konuşuyorsun?”

Tamam tamam. Ne demek istediğinizi anladım. İfademi şöyle değiştiriyorum: Sizin bana anlattıklarınızdan anladığım şeyi anlatayım mı?”

Dr. Mavi gülümsedi...