TR EN

Dil Seçin

Ara

Tesellici / Terapi Öyküleri

Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem, Tesellici size gelmez. Fakat gidersem, onu size gönderirim.”

Yuhanna İncili, 16:7

 

Ruhundan sıkıntı damlıyordu. Neden diye hiç sormayın. Ben de korkumdan soramıyorum. Çünkü biraz da öfkeli bu günlerde. Bana ters ters bakmasından endişeleniyorum. Sonra, insanların yaşadığı sıkıntıların tam kaynağı hemen o an anlaşılamayabiliyor. Ona da sorsanız, vereceği cevap “Bilmiyorum” olacaktı.

Son günlerde duyarlılaşmış, tahammül gücü azalmıştı. İçinde olup bitenlere bir ad veremiyordu. Her gün birçok mahrem hayatı dinlemek, bunları kimseye duyurmamak, içinde bir hazineyi saklar gibi saklamak, acılı kalpleri yatıştırmak, insanların yaşadıklarına bakarak hayatın zor olduğu gerçeği ile tekrar tekrar yüzleşmek ağır gelmişti belki.

Hayat zordu.

Hayatın zorluğunu bu zorluğu yaşayan insanların ağzından tekrar tekrar dinlemek ise bir kat daha zordu. Bazan hastaları ona acır, “Size de yazık! Birçok dert dinliyorsunuz. Allah kolaylık versin.” derlerdi. Hastalarını seviyordu. O kadar derdi kendisine boşalttıktan sonra, en azından dua edip öyle ayrılıyorlardı yanından. Bu da, içinde en azından anlaşıldığı duygusunu uyandırıyordu.

Dr. Mavi’yi, acı çeken insanların bir vakum gibi ilgisini, şefkatini çekmek istemeleri yormuştu belki de. Nihayetinde, o da insandı. Onun da ruhsal ihtiyaçları vardı. O da ilgi istiyordu. O da, haftada bir saat bile olsa, bir insanın onu tenkit etmeden, tüm dikkatini ona vererek, bir gözünü onun üzerine odaklayıp onu anlamaya çalışarak dinlemesini istiyordu. Birisinin sizi dert etmesi ne kadar güzeldi! Bazan hastalarını kıskanırdı. Dert edilen, dinlenilen bir insan olmanın insana getireceği huzuru hissetmeye çalışırdı. Ama insanların ilgi açlığı yaşadığı bir çağda ona kim verecekti bu ilgiyi?

Dr. Mavi kendisini dinleyecek olanın şefkatli biri olması gerektiğini biliyordu. Kendisini dinleyecek olan, anlatacaklarını sabırla dinleyebilmeliydi. Sözünü kesmemeliydi. Lâfın ortasına atılmamalıydı. Eleştirmeden dinleyebilmeliydi. Anlatacaklarını eleştirirse, anlatmanın ne önemi kalıyordu ki! Çok konuşmamalı, öz konuşmalı, az cümle ile çok şey söyleyebilmeliydi. Dr. Mavi çok oluyordu. Bu kadar mükemmeliyetçilik neyin nesi oluyordu?

Arkadaşı yok demek haksızlık olurdu. Hem de yıllar yılı kolay ve zor zamanlarda yanında olan arkadaşları vardı. Onlara açılmıyor değildi. Ama onlara da her zaman yük olmak istemiyor, belki de vermeye alışkın olması almasını zorlaştırıyordu. Bu da çok iyi bir huy sayılmazdı. İnsan vermesini biliyorsa, almasını da bilebilmeliydi. Verirken kolay verip, alırken zorlanan birçok hastası olmuştu. Hastalarına şöyle derdi zaten: “Verirken kolay veriyor ama alırken zor alıyorsanız, bunda narsistik bir taraf aramalısınız.”

İçindeki yalnızlık bir türlü yatışmıyordu. Hayat ne kadar başkalarıyla yaşanırsa yaşansın, insan yalnızlığını aşamıyordu. O da en sonunda yalnızlığı aşmayı bırakmış, yalnızlığında dinlenmeye karar vermişti. Bu cümleye bayılıyordu: ‘yalnızlıkta dinlenmek.’

Onu hayatın gidişi, günlerin birbirini kovalaması, kırkına merdiven dayamak, yine yaklaşan sonbahar, yine bir kere daha yaprakların dallardan düşüşünü gözlemek yoruyordu belki. Yaprakların düşüşü kendi düşüşü demekti. Her insan bir gün yaprak gibi yere düşüyordu. Kimi zaman sararmış bir yaprak gibi, kimi zaman haşin bir rüzgârla yere inen taze yeşil yapraklar gibi. Yakınlarda görüştüğü bir kanser hastası, “Şimdi geçmişime doğru baktığımda aslında her an öldüğümü anlıyorum doktor.” demişti. İnsan her an ölüyordu. Sonra da eklemişti hasta. “Bana ölecek diye öyle acınası gözlerle bakma. Sen de kendi hayatına dikkatle bak! Sen de her an ölüyorsun doktor.” Bir boksörün rakibine indirdiği darbe ile onu yere sermesi gibi, hastası da dünyaya tutkun benliğini yere sermişti. Benliği günlerce sersem sepet yere serili bir vaziyette kalmıştı. Aklından gitmiyordu o cümle. “Sen de her an ölüyorsun doktor.”

Belki de hissettiği her ânın bitişi, insanın her ânından ayrılışı, her ânın ölümüydü. Hastası yapacağını yapmıştı. Bir daha ölmeye yakın kanser hastalarına acınası gözlerle bakmayacaktı. Acınası gözlerle bakılması gerekenler, her an öldüğünü farketmeyen ve buna göre yaşamını organize etmeyen insanlar olmalıydı.

Aslına bakılırsa, her ne kadar tenkit etmeden kendisini dinleyecek birisini içten içe arzulasa da, Dr. Mavi kimseyle de bir şey konuşmak istemiyordu. Bir şeyler anlatmak istemiyordu. Ruh hâlinden kimseye bahsetmek istemiyordu. Ama bir teselliye ihtiyacı vardı. Belki siz de benim gibi kızıyorsunuz. İçinizden “Eee, çok oluyor ama” diyor da olabilirsiniz. İnsan derdini anlatmadan, konuşmadan nasıl teselli bulabilir ki? Ama o ısrarlıydı. Hiç konuşmadan bir teselli bulacaksa bulacak, yoksa yalnızlıkta dinlenmeye devam edecekti. Kimseye içini açmak istemiyordu. Birisi leb demeden leblebiyi anlamalı, içinden geçenleri okumalı, hatta zihnini okumalı, ruhuna dokunabilmeli, kalbinin en hassas yerine ulaşabilmeli, onu sarıp sarmalayabilmeliydi. Yoksa o susacaktı. İnsanlar aya gidebilirdi ama böyle bir ilişkiyi kurmaları hiç de kolay değildi. Sadece bir bakışla, belki bir tebessümle, sessizce, sessizliğin dili ile bir ilişki kurmak zordu. Ama böyle bir ilişki olmalıydı. Dr. Mavi’nin inadı tutmuştu.

Konunun nasıl olup da aya gelip takıldığını hatırlamıyordu. Çoğunlukla, dağılan konuşmaları toparlamak Dr. Mavi’ye düşerdi. Görüşme teknikleri konusunda özel eğitimlere katılmıştı. Bazı hastalar konuları dağıtır, konudan konuya atlar, bir çırpıda sorunlarını ortaya koymak isterler; ‘bay ayrıntı’lar ise bir türlü anlattıkları konuyu bitiremezler, bir konuyu tüm ayrıntılarıyla anlatmak isterler, ancak böylelikle doktorun kendilerini anlayabileceğini düşünürlerdi. Yanılıyorlardı. Onlar konuyu ayrıntılarla anlatmaya giriştikçe o da içinden gülümser, bazen sıkılır, sıkıldığında hastasına sıkıldığını söyler, “Başkalarıyla böyle iletişim kuruyorsan insanlar senden kaçar.” der, hastasını uyarır, kalan zamanı hatırlatır, biraz daha hızlanması için teşvik eder, bazan da direkt olarak şöyle derdi: “Seni çok iyi anlamalıyım diye çok ayrıntılı anlatıyorsun, ama bu seni anlamam için çok yardımcı olmuyor.”

Bayan C, konuşmanın bir yerinde kocasıyla arabada giderken birden gökte hilal biçimindeki ayı gördüğünü anlatmaya koyulmuştu. “Gökteki aya tebessüm ettim. Her zaman bakışırız onunla. Sessizce birbirimize bakarız. Sanki ruhlarımız birbirine değer.”

Gökte her hilali gördüğüm de, ‘Allahım! Bu ayı bizim için hayırlı kıl.’ diye dua ederim. Dün de kocamla arabada giderken ayın hilal hâlinde olduğunu görünce yine dua ettim.”

Dr. Mavi duyduğu sözlere, gökten bir elma düşmüş gibi sevinmişti: “Gökteki aya tebessüm ettim. Her zaman bakışırız onunla…”

Sonra, gökten ikinci elma düşmüştü. Hastası, bir de çocukluk yıllarında duyduğu bir maniyi aktarmıştı.

Mani şöyleydi:

Ayı gördüm Allah

Amentü billah

Aylar mübarek olsun

Elhamdülillah”

Bayan C ayla özel bir ilişki kurmuştu. Sessizce kurulan, bir tebessüme dayanan, içten ve samimi, dışardan bir insanın kolay kolay fark edemeyeceği kadar özel ve mahrem bir ilişkiydi bu. Ayı her gördüğünde onunla selamlaşıyor, hilali her gördüğünde dua ediyordu. Çünkü, kamerî takvime göre ayın başlangıcı ayın hilal şeklini aldığı zamandı.

Bayan C bunu nereden öğrenmişti? “Anneannemden” diye aktardı. “Anneannem beni ve kardeşlerimi çevresine toplar, bize ayı gösterir, birlikte ayı seyrederdik. Bize hilali gördüğümüzde nasıl dua edeceğimizi öğretmişti.”

Bayan C her ay aya bakıyor ve “Allahım! Bu ayı bizim için hayırlı kıl.” diye dua ediyorsa, ayla yakınlık kurabilmişse, sessizce ve tebessüme dayalı bir ilişkiyi başarabilmişse, gerçekte bunu Hz. Peygamber’in nuruna borçluydu.

Hz. Muhammed (asm) her ay, ayın hilal biçimini aldığı zamanlarda, “Allahım! Bu ayı bizim için hayırlı kıl.” diye dua ederdi. Bayan C bu duayı Hz. Muhammed aleyhisselamın nurundan öğrenmişti. O da bunu torunlarına aktarmıştı. Hatta zamanla peygamberin bu duası yukarıda aktardığım mani biçimini almıştı.

Kâinatın kuruluş amacı olan nur, yüzyıllar boyunca çeşitli biçimlerde aktarılarak gelmiş, Bayan C’nin de kalbini aydınlatmıştı. Bayan C farkında değildi bunun. Muhammed’in nuru ona inananların da, inanmayanların da kalbine dinginlik getiriyor; insanlara evrendeki nesnelerle yakınlıklar kurduruyor, insanın psikolojisine uygun yaşama biçimleri doğmasına yol açıyordu.

İsa aleyhisselam Muhammed aleyhisselamı ‘tesellici’ diye tanımlamıştı. Dr. Mavi’nin ihtiyaç duyduğu, bu teselliciydi belki de. Sessizce, bir şeyler anlatmadan, sözlere dökülmeden, bir bakışla, tebessümle teselliciyle bir ilişki kurulabilirdi belki. Dr. Mavi’yi bile Dr. Mavi’den daha çok düşünen, onunla ilgilenen, ona sonsuz bir hayatın varlığını müjdeleyen, nesnelerle nasıl ilişki kurulacağını öğreten, nesnelerin anlamını öğreten, gece kalkıp insanlar için dua eden, insanları önemseyen, ilgi gösteren, tenkit etmeyen, anlayan, şefkatli, yargılamayan, insanların sözünü kesmeyen, dinleyen, az konuşan, tebessüm eden ‘Tesellici’ değil miydi?

Tesellicinin nuru ile nesnelerin ne olduğunu, hayatın ne olduğunu insana öğreten ise, Mutlak Teselliciydi. Mutlak Tesellici insanın kalbinden geçenleri bilir, insanın kendi hakkında bilmediğini bilir, insana şefkat eder, insanı dinler, şimdi işim var demez, insanı hiç ihmal etmezdi.

Ay hilal şeklini almıştı. Duvardaki çiviye asılmış bir nesne gibi, ay da gökyüzüne tutturulmuştu. Tesellici (as) aya her baktığında Mutlak Teselliciyi anar, “Ey hilal! Senin de Rabbin, benim de Rabbim Allah’tır.” derdi.

Dr. Mavi, Tesellici gibi düşünmek, onun gibi davranmak istedi. Aya baktı. “Senin de Rabbin, benim de Rabbim Allah’tır.” dedi. Tesellicinin (as) nuru ayın yüzünü kaplamıştı. Hiç konuşmadan dakikalarca ayı seyretti. Aya, aydaki Muhammed’in nuruna, Mutlak Tesellicinin ayda tecelli eden Nur ismine tebessüm etti. Tesellicinin nuru, Mutlak Tesellicinin Nur ismi karşılık verdi. Onlar da tebessüm ettiler. Muhammed’in nuru ruhuna değdi. Ruhu teselli buldu. Tesellici’ye bir kez daha tebessüm etti. İstediği ilişki oradaydı: konuşma gereği olmadan, derdini anlatma zorluğuna girmeden, suskunlukla, sessizliğin dili ile yürütülen, tenkit edilme, yargılanma kaygısı taşımayan, kendisini kendisinden çok düşünen, ilgili, saygılı, ilişkiye özenle davranan…

Karar verdi. Ayı her gördüğünde Teselliciye salât ve selam yollayacaktı.

 

Tesellici’ Nasıl Biriydi?

Daima güler yüzlüydü. Yumuşak huyluydu. Esirgemesi, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi. Hiç kimseyle çekişmezdi. Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Bir şey hakkındaki hoşnutsuzluğunu açığa vurmazdı. Kendisini üç şeyden; insanlarla çekişmekten, çok konuşmaktan, yararsız şeylerle uğraşmaktan alıkoymuştu. İnsanları da üç şeyde kendi hallerine bırakırdı: Hiçbir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Hiç kimseye hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Hilim ve sabrı kendisinde toplamıştı. Hiçbir şey kendisini kızdırmazdı. Görüşünü ümmetinin yararına olan şeylere harcardı. Himmetini, ümmetinin dünya ve ahiret mutluluklarını sağlayacak şeyler üzerinde toplardı. Herhangi bir şey için ‘Hayır!’ dediği olmazdı. Yapmak istediği bir şey kendisinden istenildiği zaman ‘Olur!’ buyurur; yapmak istemediği bir şey kendisinden istenilince susar, onu yapmak istemediği susmasından anlaşılırdı.

Daima düşünceli idi. Susması, konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmazdı. Sözleri hep gerçek ve yerinde idi. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı. Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi.

İnsanların en güzel ahlâklısı idi. Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Kötülüğü kötülükle karşılamaz, fakat affeder ve bağışlardı. İnsanların en naziği, en iyi huylusu ve en güleci idi.

O, Hz. Peygamber’di. (sav)*

 

* Hz. Peygamber’in güzel ahlâkını kısmen özetleyen bu bilgiler, Hz. Ali, Hind b. Ebi Hâle ve Hz. Aişe’nin onun güzel ahlâkına dair üç uzun hadis rivayetinden derlenmiştir.