Her insan aslında bir Robinson mudur? İnsanlar gerçekten de bir zamanlar yalnız adalar hâlinde mi yaşıyorlardı? Sözleşmeci düşünürlerin iddia ettiği gibi, insan türü toplum-öncesi bir hayat dönemi yaşadı mı? ‘Öteki’nin olmadığı, zıtların ayrıştığı, ‘nur’ ve ‘kir’in farklı çeşmelerden aktığı bir âlem olabilir mi dünya? İnsan, cinlerin itiraz ettikleri gibi, kan dökücü ve asi bir varlık olarak, hemcinsleriyle bir arada yaşama ehliyetine sahip değil midir? Ya da, ‘öteki’ olarak insan insanın cehennemi midir gerçekten?
Yoksa fıtratı medenî olan insanın zâtî yaşama biçimi midir ‘toplumsal/medeni’ hayat? İstisnaların kuralı teyid ettiği kavlinden hareketle, Robinson’lar ve Ebu Zer’leri, benzerlikleri olan ama nitelik itibariyle farklı istisnalar olarak mı görmek gerekir? Fıtratı medeni olan insan yalnız yaşayabilir mi? Dahası, bu arzu edilir bir durum mudur?
Sabah uykudan gözünüzü açtığınız andan itibaren, kendinizi sizden bağımsız olarak konmuş kurallar yumağı içinde bulmanız ne anlama gelir? İnsanların topluluklar hâlinde, ‘toplum’ olarak yaşamalarını mümkün kılan şey nedir? Yoksa, liberteryenlerin iddia ettiği gibi toplum diye bir şey sahiden yok mudur? Toplum sakınılması gereken bir karabasan mıdır? Ya da, merdumgirizlik insan fıtratına içkin bir hâlet midir?
İngiliz İç Savaşının ölüm korkusuna esir yaptığı sözleşmeci düşünür Thomas Hobbes için ‘insan insanın kurdu’ydu. Diğerleri’nin varlığı onun var olma ve mülkiyet hakkına potansiyel bir saldırının ifadesiydi. Toplumsal olarak var olabilmenin tek mümkün yolu, insanların insan olarak sahip oldukları tüm haklarını tek taraflı olarak bir Hâkim-i Mutlak’a (Leviathan) devretmeleriydi. Toplumsal hayat bir tür ehven-i şerdi.
Aslında, toplumsal hayatı bu ‘doğal durum’ tablosu içinde değerlendirmek bugün de yaygın bir düşünce. Türkiye’de aracıyla trafiğe çıkınca küfretmeyen, sıkıştırılmayan, hatta öldürme arzusuyla dolmayan insan sayısı az değil. Ya da evinin içine ‘zorla’ nüfuz eden her çeşit ses ve gürültü de insanı insanın kurdu gibi gösteren bir görüntüye yol açmıyor mu?
Ama belki de, insanı insanın kurdu yapan bizim algılama biçimimiz. Trafiğe ya da istenmeyen gürültüye karşı kendimizi ‘kodladığımız’ değerlerdir bunlara yüklediğimiz anlamları belirleyen. Bakış açımızı değiştirmek, istenmeyen reel olumsuzlukları ortadan kaldırmaktan çok daha kolay. Mesele galiba, kimilerimizin ‘imkânsızı isteme’yi ‘mümkün olana tutku’yla karıştırması.
Var oluş bireysel olarak mı, yoksa toplumsal ölçekte mi anlam kazanır? İskender’e, “Gölge etme, başka ihsan istemem.” diyen Diyojen, gerçekte toplumsal hayatı beşerî mutluluğun önündeki en büyük engel olarak gören bir Epikürcüydü. Ancak burada toplumsal olanı reddetme gerçekte onun dünyevî hazları acılaştırıcı niteliğinden kaynaklanmaktaydı. Günümüzde de, yaşadığı mekânları muhafızlarla koruyan; alışveriş yaptığı, dinlendiği, eğlendiği, okuduğu ortamları ‘topluma değmeyecek’ şekilde düzenleyen; ‘pembe dizi’lerde sergilenen bir hayat yaşayanların diğer insanlara bakışı bundan farklı değil. Dünyanın değişik yerlerinde rahat ve güvenlik adına binlerce sokak çocuğunu öldürdüğü, yoksul çocukların restoranlardaki ekmekliklere ‘ölümüne sorti yaparak’ ekmek çaldığı bir sosyal ortamın ‘fırsat maliyeti’dir ‘pembe hayatlar’ı idame eden. Birinde saf hazza ulaşabilmek için engel olarak görülen toplum, diğerinde sınırsız hazcılığın önündeki engele dönüşür.
Nefis hesabına yapılan bu toplum reddiyesinin yanında, nefsi aşmak için yapılan bir toplum reddiyesi de görüyoruz. ‘Yalnız yaşayıp yalnız vefat eden’ Ebu Zer’in yalnızlığı böyle bir reddin ifadesidir. O, yalnız yaşamayı, her yerde ‘hâzır ve nâzır’ olan Allah’la, deyim yerindeyse, bir ‘halvet’ hâli olarak görmüştü. Toplumsal hayat bu açıdan onun Tevhid yürüyüşünde aşılması gereken bir masiva’ydı, bir perdeydi.
Peki bu, ‘halvet der encümen’in mümkün olmadığını mı gösterir? ‘Halk içinde Hak’la beraber olmanın’ yolu, meselâ, kimilerinin yaptığı gibi, Ankara’da yaşayıp da Kızılay’a hiç gitmemiş olmak mıdır? “Eli ile arpa eke, gönlünü dünyadan çeke” diyen Yunus gibi, toplumun temsil ettiği ‘kesret’i Tevhide dönüştürmek neden mümkün olmasın? Kalabalıklar içinde yalnızlığı yakalamak, Rabbimizle beş vakit halvet etmek bunun en kolay yolu. Günahlara mübaşeret mümkünken onları işlememektir takva. Toplumsal olandan kaynaklanan günahlardan korunmanın yolu, kişinin kendisini toplumdan bir tecrit duvarıyla ayırması değil, o günahlara karşı dua ve ubudiyetle zırhlanması, manevî ortaklıkların bir parçası olmasıdır. Zaten modern teknoloji, toplumsal olanın doğurduğu olumsuzlukların çok daha fazlasını mahrem alanımıza sınır tanımadan taşıdığı için, ‘hiç Kızılay’a gitmemiş olmak’, iyi niyetli bir naiflikten başka bir şey değildir. Aslında, toplumsal olanın mülküne değil de melekûtuna bakabilmek, onu masiva olmaktan çıkarır. Meselenin düğümü ‘niyet ve nazar’ biçimimizdir. Bilge Stoacı Epiktetos’un dediği gibi:
“Yalnızken çölde olduğunu söylersin. Büyük kibar muhitlerde de haydutların, hırsızların, hilekârların arasında olduğunu söylersin. Akrabandan, karından, çocuklarından, dostlarından ve komşularından şikayet edersin. Eğer akıllı bir adam olsaydın, yalnız kaldığın zaman dinlenmekte olduğunu, kendi kendinden zevk aldığını ve ilâhlara benzediğini söylerdin. Kalabalık içinde bulunduğun vakit de sıkılacağına ve buna bir boş gürültü diyeceğine bir bayram, bir şenlik, umumî eğlence derdin ve böylece her zaman mesud olurdun.”1
Mekanik materyalizmin babası Feuerbach, “İnsan ne yiyorsa odur.” demişti. Gerçekte insan nasıl görüyorsa odur. “Güzel gören güzel düşünür.” O zaman, küfür ve dalalet dışında her hal, bir hamd vesilesine dönüşür. Toplumsal hayat da bir mücahede ve mücadele meydanı olur.
Toplumsal hayatın kendisi değil, onun reddedilmesi ya da yok sayılmasıdır, mü’min insanı sıkboğaz edecek olan. Toplumla yaşayabilmenin yolu ona değmeden yaşamaya çalışmaktan değil, toplumsal olanın doğurduğu eziyet, sıkıntı ve günahlarla ‘yüzleşerek’ müminâne bir duruşu gerçekleştirebilmekten geçer.
Toplum hâlinde yaşamanın aslında büyük bir ‘lütuf’ olduğu da, ancak o zaman farkedilebilir.
1. Epiktetos, Düşünceler ve Sohbetler, çev: Burhan Toprak (İstanbul: MEB Yayınları, 1989), 59-60.
