Tâ Osmanlı’dan beri, teknoloji problemi, derin tartışma konularından biridir. Osmanlı’nın özellikle son dönemlerinden itibaren, medeniyet tartışmasının bir alt başlığı olarak, insanlar oturup, “Teknolojiye karşı nasıl bir tutum takınalım?” diye düşünmüşler. Bazıları toptan reddedici, bazıları toptan kabul edici, orta yolcular ise ‘iyi taraflarını kabul, kötü taraflarını red’ edici bir tavır almış.
Şimdi bu tartışmaların analizine girişecek değilim elbette. Daha kolay ve anlaşılır bir yöntemle; örnekleyerek anlatmaya çalışacağım meramımı. Büyük şehirlerin sıradan bir gerçeği olan belediye otobüsünden bahsedeceğim.
Her şeyden önce, ‘toptan red’cileri neredeyse haklı çıkartacak derecede, belediye otobüsünün insan davranışı üzerinde belirleyici bir rol oynadığı kesin.
İsterseniz, mini bir test yapalım. Sözgelişi, belediye otobüsüne bindiğimizde, şoförü, şoför olmasının dışında gerçek kişilik özellikleri ile algılayabiliyor muyuz? Yoksa sadece aracı kullanmakla görevli, insan sûretinde mekanik bir robot olarak mı algılıyoruz? Veya, ineceği durakta dalgınlığa gelip de düğmeye basmayı unutan birisinin, normalde çok titiz ve dikkatli olmasına rağmen o gün yaşadığı sıradışı olayların etkisiyle böyle bir duruma düştüğü ihtimali aklımıza geliyor mu?
Testin sonucunu merak ediyorsanız, işte sonuç: Şoförü mekanik bir robot veya zamanında düğmeye basmayan kişiyi her zaman dalgın ve dikkatsiz biri olarak kavradığınız ölçüde, belediye otobüsünün algımızı etkilediği tesbiti doğru demektir. Çünkü, söz konusu kavrayışlarda, insanları tanımlama biçimimiz, o kişilerin sadece ve sadece otobüs ile kurduğu ilişki çerçevesinde şekillenmiş olmaktadır.
Bu durum, belediye otobüsünde yaşanan trajikomik olaylar düşünüldüğünde, çok daha bariz biçimde ortaya çıkıyor. Meselâ, otobüsün ön kapısının hemen dışı ile hemen içi, insanları kategorik bir ayrıma tâbi tutmamız için yeterli bir ayırıcı gibidir: ‘dışarıdakiler’ ve ‘içeridekiler’. Kapının azıcık dışında olmanız ile azıcık içinde olmanız, taraflaşmanın ve taraflar arasında kalıp-yargıların oluşması için yeter de artar bile. ‘Dışarıdakiler’ için, ‘içeridekiler’ ekseriyetle (ve özellikle kalabalık iş saatlerinde) vurdumduymaz, başkasının haklarını takmayan, boş olduğu halde otobüsün arkasına ilerlemeyen, kendini sağlama almış acımasız kimselerdir: “Kardeşim ilerlesenize, otobüsün arkası bomboş!”
‘İçeridekiler’ için ise ‘dışarıdakiler’ mevcut hâline rıza göstermeyen, arkadan gelen otobüsü bekleyecek kadar ‘medenî’ olmayan, ‘içeridekiler’in balık istifi gibi olmasına neden oldukları halde bundan sıkıntı duymayan varoş-tarzı tiplerdir. Ondan olacak ki, verilen cevap da onlara lâyık bir alaycılık taşır: “Nereye gidelim kardeşim, üst kata mı çıkalım?!”
Kuşkusuz, bu konuda, yani otobüsün algımızı etkilemesi konusunda farklı nedenler ileri sürülebilir: Kalabalık şehrin insanı yığınlaştırıcı ve yabancılaştırıcı etkisi, yolcu olmanın tabiatında var olan tanışmıyor olma vâkıası gibi... Lâkin, bizzat otobüsten kaynaklanan bir başka ve önemli neden de yok değil. Ki, bu neden, teknolojiyle de ilgili. Tahmin ettiniz sanırım: hız meselesi.
Hakikaten, teknolojinin bulaştığı modern hayatın her alanında olduğu gibi, otobüste de, insan fıtratını zorlayacak ölçüde bir hız, daha doğrusu, bir aşırı hız hükmünü icra etmekte. Üstelik, büyük şehirde yaşayan insanlar, işten kaytarmayı göze alamadıkları müddetçe, bu gayrifıtrî hıza ara sıra değil, en az haftanın beş günü, hem de ikişer defa muhatap olma mecburiyetinde!
Sıkça maruz kaldığımız bu hızın algımızı nasıl etkilediğine gelince: Bir kere, hız, dikkat ve kaygı seviyesinde ciddi bir artışa sebep oluyor. Dahası, düşünme ve karar verme sürelerimizi kısaltıyor. Bu ikisi birleştiğinde de, geniş değerlendirme imkânımız kaybolduğu için, yani ‘nazar-ı merhamet’i sonuç veren kalbin de katıldığı bir değerlendirme yapılamadığı için, yaşadığımız mekânı ve karşımızdaki insanı salt maddî boyutlarıyla algılar hâle geliyoruz. Algı maddî düzeye indiğinde ise, maddî özellikleri daha baskın olan otobüs, kedinin kapana kıstırdığı fareyle oynaması gibi, bizimle oynamaya, aktif bir şekilde bizi biçimlendirmeye başlıyor.
İşte, belediye otobüslerinde yaşadıklarımız, biraz da böylesi bir sürecin sonuçları...
Bir ölçüde teknolojinin tümüne de teşmil edebileceğimiz bu süreç, aslında çözümün pek kolay olmadığını da ima ediyor. Ve genel olarak teknolojiye ilişkin, geniş vakitlerde tefekkür ederek ulaşılacak bir değer yargısı geliştirmeye zorluyor bizi. Bana öyle geliyor ki, bunu yaptığımızda, yani insanı önceleyen bir değer yargısı ve ‘zihnî farkındalık’ sahibi olduğumuzda, meleke hâline gelmiş güzel davranışlar sergilemememiz için ciddi bir engel kalmayacak.
Hem sonra, unutmayalım, kültürel mirasımız, ‘adab’ dediğimiz güzel ahlâk örnekleriyle bize harika bir ufuk da veriyor. Düşünün bir kere: Uygun kişinin açması için, kapıya gelen kişi bayan ise ince ses, erkek ise tok ses çıkaran kapı tokmakları imal etmeyi akıl eden ince bir ecdadın torunlarıyız biz. Doğru, belki teknolojiyi—ve tabi otobüsü—biz üretmiyoruz, ama onu üretenler kadar kaba olmak zorunda da değiliz.
Kaldı ki, bu alanda sıfır noktasında olduğumuzu kimse iddia edemez. Hamile bayanlara, yaşlılara ve gazilere yer verebiliyorsak, terbiyemizi biraz daha parlatıp, şoföre insan olduğunu hissettirecek bir selâmı esirgemeyebilir, beraber yolculuk ettiğimiz insanlara biraz daha anlayışla yaklaşabiliriz. Muhtaç olduğumuz motivasyon, ecdadımızın dinden yeşerttiği güzel ahlâk örneklerinde mevcut.
