TR EN

Dil Seçin

Ara

“Takınsam Kanat Manat” / Film Eleştirisi

En sonda yazacağımızı başta yazalım: ‘tam bir özgürlük destanı ile karşı karşıyayız!’
Fransız yönetmen Jacques Perrin yerin altındaki canlıların hayranlık veren yaşamlarını anlattığı Mikrokozmos’tan sonra bizi alıp gökyüzünün enginliğinde şarkılarda, destanlarda, masallarda, şiirlerde hayalen gezdiğimiz mekanlara götürüyor. Hem de, kamerasını âdeta kuşların kanadına takarak.

Uçmak tarih boyu özgürlük ile eşdeğer görülmüş. Şairin dediği gibi, ‘Takınsam kanat manat/bir kuş olsam seğirtsem/bomboş vatana inat/matana doğru gitsem!’

Şu cümleler yazıyor filmin orijinal epigrafında: ‘Yavru kuşlar, bazen ebeveynleri bile olmadan, uçsuz bucaksız göklere kanat açıp, tropik bölgelere uçmadan önce, kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenmek zorundadırlar. Binlerce kilometre uzaklıktaki belirli bir noktaya, daha önce hiç uçmamış oldukları halde, yollarını şaşırmadan varmalarını sağlayan gizemli güç nedir? Albatroslar azgın dalgaların üzerinden zarifçe süzülürken, uçamayan penguenler inanılmaz mesafeleri yüzerek geçerler. Arktik kırlangıçlar ise 20.000 kilometrelik en uzun göç yolunu kat ederler. Kanatlı göçmenler, kuzey yarıküreye baharın dönüşünü müjdeliyorlar. Hiç değişmeyen gökyüzü güzergâhı bir kez daha kat edildi ve tüm engellere rağmen dönüş vaadi bir kez daha gerçekleşti. Kuşlar insanın düşünü gerçekleştiriyorlar...’

Eğer sinema da düşün perdeye yansıması ise, karşımızda mutlak bir çember var. Gerçeğin düş hâli, düşün perdedeki gölgesi. Sinema işte bu tür filmlerde anlam buluyor, gerçek kimliğini yakalıyor.

Aslında yazıya masal formatıyla bile başlayabilirdik. Hani şu ‘Bir varmış bir yokmuş’ ile başlayanlardan. Birkaç yaban ördeği varmış, ya da pelikan. Veya kaz... Ya da benim ismini unuttuğum, sizin hemen aklınıza gelen onlarcası: leylekler, akbabalar, kartallar. Turnalar! Masalımızın kahramanları bunlar. Ve biz camdan bir göz ile özgürlüğün mavi kollarında kilometreler kat ediyoruz!

Kuşlar: Kanatlı Uygarlık filmi, bir özgürlük filmi olduğu kadar, bir vaad filmi de. Mevsimin dönmesiyle anavatanlarına gidip geri gelen kanatlı canlıların vaadlerini anlatıyor. Her türlü zorluğa, imkânsızlığa, fedakârlık ve dayanışmaya adanmış bir serencam. Film, muhteşem bir görselliğe ve dozu çok iyi ayarlanmış melodiye sahip. Ara ara kesilen müziğin yerini gaga sesleri, rüzgârın uğultusu ya da okyanusun çırpınışı alıyor. Ve gökyüzünde uzaktan hayranlıkla izlediğimiz kanatlı göçebelerin dünyasına biraz daha yakından bakıp, minik gövdelerinde nasıl bir kahraman yüreği taşıdıklarını görüyoruz.

Jacques Perrin, bu film için, 300 kişilik bir ekiple yaklaşık 4 yıl çalışmış. Dile kolay, 400 kilometre uzunluğunda bir film çekmiş! Birer dakikalık görüntü için her ülkede neredeyse iki ay çalışmak durumunda kalmışlar. Kendi buluşları olan beş değişik uçan araçla düşmüşler kuşların peşine. Ve kanatlı göçebeler film ekibini yadırgamasın diye, bazı geceler onlarla yan yana uyumuş, onlarla beraber yiyip içmişler. Sonuçta bir sinema şaheseri çıkmış. Ancak, buna rağmen, yönetmen izleyicinin ‘nasıl’a değil, perdedeki görsel manzumeler zincirine dikkat etmesini istiyor: “Filmi izlerken seyirci kendisini kuşlarla gerçekten seyahat ediyormuş gibi hissetmeli. Sinema izleyicisi bu görüntüleri nasıl elde ettiğimiz sorusuna takılmamalı; onun yerine, bu kuşlarla birlikte dünyanın çevresinde uçtuğunu doğal bir şekilde hayal edebilmeli.”

Filmde hiçbir görsel efekt, film hilesi (bir tek, uydu görüntüsünde bana bir perspektif ve büyüklük uyumsuzluğu var gibi gözüktü!), montaj oyunu yok.

Bir de, kuşların yol haritasını çizmiş oluyor film ekibi. Hangi kuşlar hangi yolları takip ederek ne kadar mesafede nereye gider ve ne zaman dönerler? Bu uzun
ve sabırlı yolculuk boyunca arasıra altyazılarla bizi bilgilendiriyor, bazen de dublaj ile seyir güzelliğine enformatik katkıda bulunuyorlar.

Meselâ, yumurtadan çıkan küçük yavrular daha önce hiç uçmadıkları bir mesafeyi bazen anneleri bile yanlarında olmadan aldıklarını; binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ve ilk kez gidecekleri varış noktalarını şaşırmadan bulmalarını sağlayan gücün gizeminin bilim tarafından çözülmediğini hayretler içinde öğreniyoruz.

Filmin Fransız yönetmeni Perrin, gereksiz her türlü müdahaleden dikkatle kaçınırken, çok nadirde olsa mesaj vermeyi de ihmal etmiyor. Binlerce
kilometreyi kanat çırparak, ailesini koruyarak uçan kazların yaşamlarının avcı namlusunun ucunda nasıl sona erdiğini yüreğimiz titreyerek izliyor, siyah ördeklerin Avrupa’nın göbeğinde sanayi tesislerindeki pisliğe nasıl bulandıklarını görüp içimizi burkuyoruz. Yine muhteşem bir dokümanter olan Baraka’dan da önemli bir fark olarak, Kuşlar yalın şiddeti de gösteriyor. Hayatın nasıl bir devridaim içinde seyrettiğini, kuşların böcekleri, penguen yavrularını yemeleri, sonra da kendilerinin kartallara yem olmaları ya da avcılar tarafından vurulmaları ile aktarıyor. Filmi izlerken, aklıma Hezarfen Ahmed Çelebi geldi. Bu görüntülerden sonra insanın uçmaya olan hasretinin nasıl körüklendiğini fark ediyoruz.

Ve en önemlisi, bu filmin kahramanları, milyonlarca dolar harcanıp yüzlerce kişilik ekiplerle ve görsel efektler marifetiyle uçurulan Hollywood kahramanlarından çok daha sıcak ve etkileyici geliyor insana. Dünya sinemasının gökyüzü sahnesinde Yaratıcının kendilerine biçtiği rolü kusursuz biçimde, suflesiz oynayan kanatlı oyuncular, Hollywood kahramanlarından çok daha fazla ödül almayı hak ediyorlar! Aklımızdan, “Sinema, keşfinden yaklaşık yüzyıl sonra olsa da, gerçek amacına hizmet ediyor.” diye geçiriyoruz. Hani Asâ-yı Musa’daki “Üçüncü Mesele”de işaret edilen sinema gibi! O kadar etkileyici ki, 24 Aralık 2001 tarihli Les echos’un yazdığıgibi: Her şeyden önce, bir sihir bu!

Yönetmen, filmi ismini ilk defa duyduğum bir şairin sözleriyle bitiriyor: “Eğer tekrar dünyaya gelecek olsaydım, iki yaban kazı olur, yeryüzünü yukarıdan izlerdim. Evleri, yolları, insanları görüp; ‘Ben yaşamamışım ki!’ derdim.” dizeleriyle bitiriyor.

Sinemanın gerçek anlamını bulduğu bu filmi kaçırırsanız, yazık edersiniz.