TR EN

Dil Seçin

Ara

Efsaneler Öldüğünde / Film Eleştirisi

Bütün bufalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, ormanın en gizli köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda, sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra, bir bakacaksınız ki, gökteki kartallar yok olmuş. Hızlı koşan taylara elveda demişsiniz. Bu ne demektir, biliyor musunuz? Bu yaşamın sonu ve sadece daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır... Çok yakında beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği, beyaz adam bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık. Çünkü başka ırklardanız, çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar. Bilesiniz ki: Derelerin ve ırmakların içinden geçen sular sadece su değildir. Atalarımızın kanıdır o. Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam. Toprağı çocuklarından çalar. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam. Ve ardında koskoca bir çöl bırakacak. Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür ve kaçar. Demir at [lokomotif] öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce bufalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl? Anlamıyorum. Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi? Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir. Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek...”

 

Girişe koyduğumuz bu satırlar ‘Duwarmish’ Kızılderililerin reisi Seattle tarafından 1853-1857 yılları arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’ye ithafen yazılmış olan mektuptan alınma...

Aslında her savaş öyküsü bir kahramanlık öyküsüdür de... Büyük ihanetler, aptallıklar ve beceriksizlikler olmadıkça, tarihin satırları da bu kahramanlık öyküleriyle dolup taşar. Esas mesele bu ışıltılı satırlara tıkıştırılan öykülerin gerçekliği kadar, doğruluğudur da...

Meraklanmayın; ‘gerçek’ ile ‘doğru’ arasındaki felsefî ayrışmaya girip okurun zihnini karıştırmak değil bu yazının gayesi. Oliver Stone 80’lerin sonlarında yaptığı Müfreze (Platoon)’u çekene kadar, nüfusunun azımsanmayacak bir çoğunluğu zenci olan bir ülkenin Vietnam savaşında neredeyse hiç siyah derili asker göremiyorduk. Braveheart (Cesuryürek)’in girişinde anlatıcının vurguladığı gibi, “Tarihi yalancılar yazar.” sözü de bu kültüre ait olsa gerek.

Hollywood ele aldığı her savaş filmi projesinde gerçek ve doğrunun sınırlarını zorlayan bir kahramanlık öyküsü sunar. Filmi gerçek dünyanın altına koyduğumuzda çizgilerin çok üst üste oturmadığını görmemize sebep de budur... “Senin deden bir kahramandı yavrum.” masalının postmodern söylemidir de aynı zamanda!

Şimdi, karşımızda Uzak Doğu kökenli, Mishima gibi bir doğulu bilgenin damlalarıyla beslenmiş bir estetik adamının okyanus ötesine ödediği bir diyet filmi var: Windtalkers (Rüzgârla Konuşanlar).

John Woo’dan bahsediyoruz. 1946 yılında Çin’in Guangzhou kantonunda doğup, 1951 yılında ailesiyle Hong Kong’a göç ettikten sonra gençlik döneminde, toplumunun geleneksel ahlâk ve felsefesindeki hassasiyetlerini yitirmekte olduğuna vurgu yapan çağdaş Japon yazar Yukio Mishima ve varoluşçuluktan etkilenen yönetmen ABD film endüstrisinin kendisini keşfetmesiyle yeteneğine azımsanmayacak bir ticarî kaygı ekledi. Bugün geriye dönüp filmlerine baktığımızda Leone’den Houston’a, Scorsese’den Peckinpah’a kadar bir dolu kişinin stilinden etkilendiği apaçık belli olan yönetmenimizin, çocukluğunun geçtiği Uzak Doğu’daki şiddeti sadece bir estetik aparat olarak değil, yaşamın bir doğal atmosferi gibi kullandığını da görüyoruz. Son filmi Rüzgârla Konuşanlar’da da böylesi bir atmosfer hâkim. Kendisi bizatihi şiddetin ve kanın beşiği olan savaşın içerisinde bile, Woo nev’i şahsına münhasır sekanslar ile stilizasyonunu konuşturuyor.

Ancak, elbette bir film sadece biçim ve anlatımdan ibaret değil. Dolayısıyla konusuna bir göz atmak lâzım: İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalılara karşı savaşan Japonlar, haberleşme ağındaki şifreleri çözerek Amerika’nın başına ciddi sorunlar açıyorlardı. Çözüm olarak 1942 yılında yüzlerce Navajo yerlisini Deniz Kuvvetleri’nde savaşmak üzere askere alan hükümet, onların kendi dilleri ile kurdukları ve çözülemeyeceğini düşündükleri şifreleri savaş alanlarına taşımalarını amaçlıyordu. Saipan Savaşı’nda kullanılan Navajo yerlilerinden ikisi olan Ben Yahzee (Adam Beach) ve Charlie Whitehorse (Roger Willie), Amerikalı subaylar Joe Enders (Nicolás Cage) ve Ox Anderson (Christian Slater) tarafından korunmaktaydılar. Ben ve Charlie yakalansalar bile şifreyi korumak zorundadırlar. Ve savaşın acımasız ve zorlayıcı oyunu işte bu noktada başlamaktadır...

Windtalkers, bütününe bakıldığında tek yönlü bir savaş filmi olarak anılmayı hak ediyor. Zira senaristin ‘karşı taraf’ı büsbütün ıskalaması, onları çığlıklar atarak ölüm kusan siluetlerden ibaret sunumu, filmin dengesini en başından bozuyor. Ancak, Rüzgârla Konuşanlar’ın bu kusura bile rahmet okutturacak başka bir kusuru daha var: Giriş bölümlerinden sonra, bir askerin kişisel menkıbesine dönüşüyor. Karakterlerin çoğu, yumuşayıp, şiddet dolu savaş dekorunda eriyip yok oluyorlar. Filmde Woo’nun bütün öykülerini içeren, acı ve hazzı aynı güzellik duygusuyla birleştirip hayata steril bir kafa ile bakan, izleyicileri allak bullak edici nitelikteki bakış tarzını bulmak zor değil. Woo, özellikle Truffaut ve Peckinpah’ın kullanmış olduğu donuk kare ve yavaş çekimlerle birleşen görsel uyaranlarının hipnotik şiddeti de, onları algıların ağırlaştığı garip bir duruma sokuyor.

Bence John Woo’nun filmini izlemeye gidenler, önce oturup Yukio Mishima’nın Hagakure’sini mutlaka okumalıdırlar. Zihinsel anlamda tamamen Mishima’nın etkisinde kalan Woo filmleri için, size kısacık bir Mishima alıntısı versem yeter sanırım: ‘Samurayın yolu ölümdür, insan hayatı sürer, fakat sadece bir an. Kişi bu ânı hoşlandığı şeyi yaparak geçirmelidir. Bir rüya gibi geçen bu dünyada, hoşlanmadığı şeyi yaparak keder içinde yaşamak aptallıktır... Zaman insanlan değiştirir, onları tutarsız ve fırsatçı yapar, insanları dejenere eder, ender olarak yüceltir. Yine de insanlığın daima ölümle karşı karşıya bulunduğunu, bir yandan diğerine geçişten başka gerçek olmadığını varsayarsak, zamanın akışı, ona gösterdiğimiz saygıya değmez.’ (Mishima, Hagakure)

Özellikle çatışma sahneleri tam bir Hollywood filmi özelliği taşıyan Windtalkers (Rüzgârla Konuşanlar)’ın zaman zaman ağır çekimlerle girmeye çalıştığı ruh modu, müziğin öp plana çıktığı hisli planlar, bir gerçeği değiştirmeye yetmiyor: Bazı savaş filmleri tarihi pekiştirmek, bazıları da telafi etmek için çekilir! Woo, hem kişisel diyet ödüyor, hem de sinemanın toplum üzerindeki makyaj fırçası etkisini güçlendirecek bir yapı taşı koyuyor. Hele Kızılderili kahramanımızın, savaşın ruhunda yaptığı aşındırma ile artık ölüm makinasına dönüştüğü bir sahne var ki, büyük şef Oturan Boğa’nın kemiklerini sızlatacak türden. Bu kadar acımasızlığı Oliver Stone Katil Doğanlar’da bile yapmamıştı.

İsterseniz, bahsi yine bir Kızılderili kabile olan Shawnee’lerin deyişiyle kapatalım: “Efsaneler öldüğünde hayaller sona erer, hayaller sona erdiğinde, artık bir daha büyüklükten söz edilemez.” Hollywood büyüklük hissini güçlendirmek için habire efsane üretmeye devam ediyor anlayacağınız...