TR EN

Dil Seçin

Ara

Evreni Çözmek İstersen İnsana Bak / Film Eleştirisi

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı ve görünürde çok iyiydi. Ve gece ve gündüz 6. Gün’ü gösteriyordu.’

- İncil-Genesis (Başlangıç)! 27-31

 

Daha önceleri yüzlerce filmde kutsal referanslar kullanan Amerikan sinema endüstrisi bu sefer filmini direkt olarak İncil’e atfediyor. Gerçi İslam tasavvufunu bilenler için ilkokul düzeyinde ve deforme olmuş bu yarı kutsal metinler çok anlam ifade etmeyebilir ama, Batı dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu bilim-kilise çatışmasının geleceğine dair sanatın öngörüleri önem kazanıyor. Kısa süre öncesine kadar insan klonlamasıyla ilgili bilimsel gelişmeleri Türk kamuoyu da yakından takip etti. Ancak pek dikkatinizi çekti mi bilmem ama, bu haberler birden bire bıçakla kesilir gibi kesildi. Bunun iki sebebi vardı. İlki, kilisenin bilimin bu dengesiz ve çılgınca sayılabilecek sorumsuz gelişmelerinden duyduğu kaygıdan dolayı batı toplumlarının tepkisini kazanmak istemeyen bilim adamlarının kaygıları. İkinci ve daha önemlisi ise, bu alanda yapılan çalışmaların başlangıçta hiç tahmin edilmeyen sonuçlara ulaşıyor olması. Mesela ABD, Massachusetts eyaleti Worcester kentindeki İleri Hücre Teknolojisi Anonim Şirketi’nden Robert Lanza kopyalama tekniğiyle, kalp hastalıkları ve Alzheimer gibi birçok ciddi sağlık sorununun çözülebileceğini söylemişti. Lanza bu konudaki görüşlerini, yakın zamanda, kurumda kopyalanan 6 buzağıya dayandırıyordu. Ancak kısa süre sonra kopyalanan buzağıların çabuk yaşlanıp öldüğü haberi nedense pek duyurulmadı.

Bahsini edeceğimiz film böylesi bir konuyu anlatıyor. Film İncil’den referans yaptıktan sonra şu bilimsel gelişmeleri izleyiciye aktarıyor: ‘Bilim adamları koyunu kopyaladılar.’ Ardından kilisenin buna tepkisi ve kopyalamanın ahlâkî açıdan sakıncalarından dolayı yasaklanması geliyor ekrana ve ‘6. Gün Yasası’ diye adlandırılan insanın kopyalanmasını yasaklayan madde. Aslında her bilimsel gelişme şahsen beni çok mutlu ediyor. Zira kâinatın sırrını çözmenin yolu, insanın sırrından geçiyor belki. Ve bu yüzden batılı bilim adamları DNA’ların sırrını çözmeye çok önem veriyor. Ve sinema insanlığın bir tür izdüşümü olduğunu, hatta bir adım ileriyi kurgulayarak sunabilme özelliğini 6. Gün filminde de gösteriyor. Filmimiz ‘Yakın bir gelecekte’ vurgusuyla başlıyor ve ekliyor: !Düşündüğünüzden daha da yakın..’

Stephen King’in meşhur Hayvan Mezarlığı romanında çocuklarının çok sevdiği kedilerinin ölümü üzerine, batıl bir inanışa uyarak, kediyi hayvan mezarına gömdükten sonra tekrar dirilmesini sağlayan bir ailenin başına gelenler anlatılır. Enteresan olan Churchill isimli kediyi ev halkının ‘church-kilise’ diye çağırmasıdır. King, oldukça muhafazakar mesajlar veren kitabında hayatın tabii seleksiyonun erdemine dair ince göndermelerde de bulunur. Zira, bir kamyonun ezdiği çok sevilen kedi, hayvan mezarlığına gömülerek tekrar hayata döndürülmüştür. Ancak dönen aynı kedi değildir. Pis kokar, saldırgandır ve tehlike arzeder. O kadar ki, kedisinin ölümüne inanmayan ve onu çok seven evin kız çocuğu bile, babasından kediyi ortadan kaldırmasını ister.

Necip Fazıl’m meşhur bilim-kurgu hikayesinde de, beyin nakli yapılan birinin, organlarını aldığı kişilerin halet-i ruhiyelerini nasıl yansıttığını ürpererek okuruz. Yine bir zamanlar TRT’de oynayan Mesut Uçakan’ın Kavanozdaki Adam (Hikaye sanırım Faik Baysal’a aitti) filminde, sanatçı bir adama, bir katilin beyninin nakledilmesinden sonraki değişim anlatılır.

Kaslarıyla ünlü Amold Schıvarzenegger de iki yıldan beri sadece vücudunu ve mermilerini göstermeyerek, sinemada daha fazla ve farklı şeyler yapılabileceğini gösteriyor adeta. End of Days’tan sonra çektiği ilk sinema filmi 6. Gün sadece sıkı bir aksiyon filmi değil, aynı zamanda bilim-din-etik değerler üçlemine de sinema diliyle soru işaretleri koyan, sanatın erdemin yanında olması gerektiğini vurgulayan bir film.

Film yakın geleceği kurgularken teknolojinin gelişimi hakkında zihnimizde birtakım ön şekillerin oluşmasını da sağlıyor bir bakıma. Değişik tv çeşitleri, uzaktan kumanda ile uçabilen ve gerektiğinde uçağa dönüşebilen helikopterler, lazer silahları vs... Bu açıdan Arnold’un bir diğer enteresan filmi Total Recall’a benzeyen ‘The 6th Day-6. Gün’, kendine ana tema olarak meşhur ‘klonlama’ hadisesini almış. İnsanın gen haritasının çıkarılmasından sonra, canlı olan her şeyin kopyasının üretilmesi ilk etapta başta bilim çevreleri olmak üzere birçok kesimi heyecanlandırıyor; ama bu işin bir çeşit Frankeştayn ya da Dr. Moreau olayına dönüşmeyeceğini de kimse garanti edemiyor. Mesela ilk kurban olan Dolly’nin erken bunaması, pörsümesi klonlanan canlının çabuk ölümü ihtimalini güçlendiriyor. Filmde çocuklarının çok sevdiği köpeğin virüs kapması üzerine, ebeveyn arasındaki tartışma ile başlıyor. King’in Hayvan Mezarlığı’nda eve geri dönen kedinin tuhaf kokması, hareketlerindeki değişikliklerden kedisinin aynı kedi olmadığını anlayan küçük çocuk, ölümün doğallığını kabul etmeye çoktan razı hale gelmişti. 6. Gün’de Adam’in (Schwarzenegger) karısına, çocuğunun köpeği hakkında söylediği şu cümle çok önemli: ‘Ölüm doğaldır. Canlılar doğar, yaşar ve ölürler. Herkes gibi bizim çocuğumuzun da bunu kabullenmesi lazım...’ Ancak bir akşam eve döndüğünde onu daha başka bir sürpriz bekler, sadece köpeği değil kendisi de klonlanmıştır.

Ve film bu aşamadan sonra klasik bir aksiyon türü otoyoluna girerken, yer yer şiddet ve hareketin arasında eriyip giden incelikli göndermeler dışında, işin özüyle çok ilgilenmiyor. Mesela bence ıskalanan en önemli detay, insanın kopyasını karşısına alıp kendi kendini hesaba çekme şansıydı. Hakeza, ölüp-dirilmenin yani reankarnasyonun savunucularına da önemli göndermeler var. Ölen kişinin tekrar dönmesi durumunda bile, aynı kişi olmayacağını enfes ayrıntılar ile vurguluyor film. İnsanın kendi duyarsız yönüyle mücadele, ölümün insan psikolojisinde bıraktığı etkiler gibi çok ilginç Batılı yaklaşımlarla beraber, hızlı, ilginç ve hareketli bir film 6. Gün..

Belki kıyametin yaşanacağı bir ‘binyıl’a girmiş bulunuyoruz. Bediüzzaman kıyametin gerekçelerinden birini aktarırken, ‘İnsanoğlunun tabiatta keşfedilmedik esrar bırakmamasını’ söyler. Dolayısıyla bilinmezi çözmek için atılan her adım, dünyanın sonuna doğru yapılan bir hamle de aynı zamanda. Ancak tıbbın ve teknolojik gelişmelerin insan yararına kullanılması kadar Dr. Moureao türü bilginin sapıklaştırdığı ‘firavun’ zihinlerin elinde dünyayı ve evreni nasıl bir kaosa sürükleyeceği gerçeği de karşımızda duruyor.

Son olarak yine yakın tarihte gösterilen ‘Mission the Mars’ filmindeki enfes vurgudan bahsedelim.

Film, insanoğlunun bilinmezi çözmesi için milyonlarca kilometrelik yolu katetmesine gerek olmadığını hatırlatıp, DNA’ları işaret ediyor: İnsanoğlu, kainatı tanımak istiyorsan, önce kendini tanı!