Aslında her şey on yaşlarında iken başlamıştı. O yıllarda ailemle birlikte yoğun Yahudi nüfus barındıran Brooklyn kasabasında yaşıyordum. Anne babam İbranice öğrenmem ve Yahudilik hakkında bilgilenmem için yakın çevremizde bulunan “Muhafazakâr Sinagog”a kayıt olmamı uygun gördüler. Fakat eğitim süreci boyunca her ikisini de pek iyi öğrendiğim söylenemez.
Yahudilik üzerine dersleri genellikle branşlarında başarılı İsrailli öğretmenler vermekteydi. O yaşta zaten Tanrı’ya samimi olarak inanan biriydim. Torah ve Eski Ahit’ten hikâyeler okumuştum. Hatta anne ve babamdan daha dindar sayılırdım. Çünkü ailem ve arkadaşlarım önemsemese de dua etmeye ve ibadetlerimde sebatkâr olmaya gayret ediyordum. Onlar dini yaşayışa önem vermeseler de içimdeki Yahudi’yi muhafaza etmekte, bu arada gizli gizli Hristiyanlığa göz atmaktaydım. Çünkü yakın çevremde ona inanan ve yolunu takip ettiklerini söyleyen arkadaşlarım vardı. Fakat insanların ellerinden bir şey düşürdüklerinde veya sendeleyip düşme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarında, bu büyük insanın adını hürmetsizce andıklarını görüyor ve niçin böyle davrandıklarını anlayamıyordum. Hz. İsa’yı daha edebe uygun bir şekilde anmak gerekmiyor muydu? Dahası o Tanrı’nın oğlu olabilir miydi?
Aynı yıl Yahudilik ve İsrail üzerine okumalarım devam ederken yeni bir dine rastladım: İslâm! Kitapta ilk dikkatimi çeken husus ay ve yıldız resimleriydi. Merakla okumaya devam ettim. Dünyada bir milyar insanın daha benimki gibi bir Tanrı inancı taşıdığını öğrenince derinden etkilendim. Bu yazıdan Müslümanlar hakkında edindiğim ilk bilgi onların Kur’an’a inanan ve hacca giden insanlar olduğuydu. İlginçti. Fakat İsrail’e olan bağlılığım ve duyduğum sempati İslâm hakkında daha fazla bilgilenmek için yapmam gereken okumalarımı engelledi diyebilirim. Medyanın etkisiyle Müslümanların Yahudi düşmanı teröristler olduğunu düşünüyordum. Yahudiler iyiydi, Araplar kötüydü. Arkadaşlarım böyle söylüyorlardı, öğretmenlerim bunu ima ediyorlardı. Bu nedenle İslâm’la ilgili okumalarıma son verdim.
1995’e geldiğimizde ailem cemaat ve sinagog değişikliği yapmaya karar verdi. Muhafazakâr yapıdan “Reformcu Yahudiler” olarak adlandırdığımız yeni bir gruba geçiş yaptık. Son derece liberal olmuştuk. Ancak yeni haham benim için, Yahudileri Tanrı yolunda yürütecek bir manevi liderin sahip olması gerektiğini düşündüğüm özelliklerden çok uzak bir görünüm arz ediyordu. Dahası haham konumunda kabul edilen birisine uygun düşmeyen hal ve hareketlerine şahit oluyorduk. Mesela bir akşam cemaat halinde otururken bizi uyanık tutmak isteyen hahamın, hemen yakınlarda bulunan Boston Kolej bahçesinde gezen kız öğrencilerden hoş olmayan bir üslupla bahsetmesi kendisini dinleyenler arasında gülüşmelere sebep olmuştu. Eşinin yanı başında, Torah kitabı önünde hazır bulunduğu halde ve dahası Tanrı’nın huzurunda böyle yakışıksız bir tavır takınmasını son derece yadırgamıştım.
Zamanla yaşadıklarım ve şahit olduklarım Yahudiliğe duyduğum bağlılığı zayıflattı diyebilirim. Artık doğru bir dine bağlanmam gerektiğini düşünüyordum. Ama bu Ortodoks Yahudiliği olmayacaktı.
Zamanında Hristiyanlığın güçlü olduğunu düşündüğüm manevi boyutundan etkilenmiştim. Yahudiliğin tahrif edilmiş bir din olduğunu biliyordum. Ancak hâlâ Tanrı’ya inanan biriydim. Hristiyanlar da Tanrı’ya inanıyorlardı, değil mi?..
Bilgilenmek için Katoliklerin büyük ayinlerine gidip papazlarla konuştum. İsa’nın ilah olduğuna inanma konusunda kendimi çok zorladığım anlar da oldu. “Oğul”a dua etmek fikri ne kadar anlamsız geliyordu. Uğraştığım halde bir sonuç alamayacağımı aslında biliyordum. Buna rağmen kilise derslerine devam ettim ve öğrendiğim duaları okumaya çalıştım. Vaftiz edilmediğim için Katolik sayılmıyordum. Gerçi Katolik olabilmem için dokuz aylık dersleri tamamlamam gerekiyordu. Fakat papazlar izin vermediği için Katolik olmadan ölürsem ne olacaktı? Bu tür sorular gündeme gelince Hristiyanlık öğretisini daha derinden araştırmaya karar verdim. Bir süre sonra da dersleri tamamen bıraktım.
Beni kalben tatmin etmeyen bu dini Şubat 1999’da terk ettim. Artık “kurtulanlardan” sayılmıyordum ama bu umurumda bile değildi. Ailem Katolik Kilisesinden ayrılmama gerçekten memnun olmuşlardı. Ancak ben hala tek Tanrı inancımı muhafaza ediyordum. Kiliseden ayrılışım ve gerçek dini arayış sürecine girmem sanki bir anda oluvermişti.
İslâm’la ilgili araştırma yapmak istediğimi söylediğimde babam beni bir kütüphaneye götürdü ve maalesef Britannica Ansiklopedisinden Hz. Muhammed hakkında yazılanları okumamı tavsiye etti. Okuduğum makalede İslâm peygamberinin pek çok Yahudi’yi katlettiği iddia ediliyordu. Bunu öğrendiğimde hem çok üzüldüm hem de büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bir an ne düşüneceğimi ve ne yapacağımı bilemedim. İslâm’ı reddetmeyi düşündüm ancak yine tek Tanrı’ya inanmaya devam edecektim. Öyleyse ne yapmalıydım? Yahudiliğin tahrif edildiğini biliyordum. Hristiyanlığın tahrif edildiğini biliyordum. Ve şimdi Britannica Ansiklopedisinin doğruyu anlatıp anlatmadığı konusunda şüphe duymaktaydım. Bu durumda İslâm’ı doğru kaynaklardan öğrenmem gerektiğine karar verdim.
Müslümanlarla tanışabilmek için yerel bir cami aramaya başladım. İnternetten araştırma yapmak daha kolay olur düşüncesiyle Boston’da mevcut camilere bu şekilde ulaşmaya çalıştım. Nihayet ilgili web sitesi açıldığında ekranın hemen üst kısmında “Selamun Aleyküm” yazısı ile karşılaştım. Hemen adresi alıp camiye gitme planımı hazırladım. Boston’da bir cami bulmak ne büyük şanstı. Müslümanları tanımak için Mısır, Ürdün veya Yemen’e gitmek zorunda kalmadığımı düşünmek beni heyecanlandırmıştı.
Şubat ayı sonlarında Prospect caddesindeki camiye gittim. İçeriye girdiğimde ilk olarak “Hanımlar Girişi” yazısını görmüştüm ve buna bir anlam verememiştim. Daha sonra erkeklerin giriş yaptığı kısma geldiğimde bir an tereddüt yaşadım. Hayatımda ilk kez dindar Müslümanlarla tanışacaktım ve beni nasıl karşılayacaklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Acaba onların karşısında Yahudi kimliğimi saklamalı mıyım diye bile düşündüm. Sonra derin bir nefes alarak içeri girdim. Gördüğüm ilk kişiye “Afedersiniz, buraya İslâm hakkında bilgi edinmek için geldim.” diyerek orada bulunma nedenimi açıkladım. Tanımadığım bu insanın sözlerime nasıl bir tepki vereceğini merakla bekledim. Ya bir eğitim sürecine davet edilirim ya da geri gönderilim diye düşünüyordum. Gerçekten de talebime ret cevabı alıp geri dönmek zorunda kalır mıydım? Bu düşüncelerle ayakkabılarımı elime alıp gitme hazırlığı yaparken, konuştuğum kişi “İngilizce bilmiyorum.” diyerek ana odaya geçti. Ben de onu takip ederek içeri girdim. Beni öylesine gezip dolaşmam için yalnız bırakıp bırakmadığını tam olarak anlamamıştım. İçeride secde halinde ibadet eden insanları gördüm. Bir ara ne yapacağımı bilemedim. Daha sonra beni yalnız bırakan adamın büyük bir kalabalıkla içeri girdiğini fark ettim. Bulunduğum yerde oturdum kaldım. Bir tarafta ben diğer tarafta elli kadar inançlı insan yer alıyordu. Hepsi birden aynı anda benimle konuşmaya başladılar. Oldukça karışık ve bunaltıcı bir andı. Fakat kendimi çok iyi hissediyordum. Müslümanların İslam’a ne kadar önem verdikleri böylece anlaşılıyordu. Elime tutuşturdukları “Resimli İslâm Rehberi” adlı broşüre bir göz attığımda öncelikle kelime-i şehadet ile karşılaştım: “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasulühü!”
Öylesine heyecanlanmıştım ki sanki o an bu sözü söylemeye hazır biri gibiydim. Katolik olabilmem için dokuz aylık bir eğitim sürecini tamamlamam gerekiyordu. Yahudi olmak içinse muhtemelen daha uzun bir zamana ihtiyacım vardı. Oysa İslâm’ı benimsemek için bu gibi prosedürlerle uğraşmak söz konusu değildi. Dostça davranan ama temkini elden bırakmayan bir kardeş “Emin misin? Bunu hemen yapmak zorunda değilsin.” diyerek uyarıda bulundu. Şaşırmıştım. Söyleyeceğim söz, üzerinde düşünmek zorunda kalacak kadar büyük bir anlam mı taşıyordu? Hemen şu anda Müslüman olduğumu ifade etmekle çok mu acele davranmış olacaktım? Yine de yapılan uyarıyı dikkate alarak böylesine önemli bir karar öncesi kendime biraz zaman tanımanın daha uygun olacağı sonucuna vardım. O gün Müslüman olmasam da harika bir cumartesi geçirmiştim.
Bundan sonraki bir yıllık dönemde çeşitli vesilelerle dünyanın farklı yerlerinden pek çok Müslüman’la tanışma ve görüşme fırsatım oldu. Tüm farklılıklarına rağmen bunca kişinin birleştikleri tek bir ortak amaç söz konusuydu: İslâm’la Allah’a en güzel şekilde kulluk etmek.
İslâm’ı kabul etmeden önce bilinçlenmek için daha ciddi ve kapsamlı çalışmalar yapmaya karar verdim. Okuduklarımı daha iyi anlamak ve İslâm terminolojisine aşina olmak düşüncesiyle Arapça öğrenmeye niyet ettim.
Bu arada başıma beklenmedik bir kaza geldi. Ailemin arabası ile caddede yol alırken bir kaza kurşunu arabaya isabet etti. Arka camın paramparça olduğu kazayı hiç yara almadan atlattım. Bu olayı fazla önemsememiş ve kısa sürede unutmuştum. 2000 yılının mayıs ayında uzun süredir görmediğim bir Müslüman arkadaşımla trende karşılaştım. Kendisiyle kısa bir sohbetimiz oldu. Bana henüz Müslüman olup olmadığımı sordu. Hayır, cevabını verdiğimde ise şaşırtıcı bir şey söyledi. “Ölümün nerede nasıl geleceği belli değil. Müslüman olduğunu açıklamadan önce beklenmedik bir şekilde yolda yürürken bir trafik kazası geçirsen gayrimüslim olarak hayatını sonlandırmış olacaksın. Bu da ebedi hayatının mahvolması demek olacak.” Bu sözleriyle sanki bir süre önce yaşadığım kazadan ders almayan beni uyarıyor gibiydi. İslâm’ı din olarak seçtiğimi açıklamak için daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Aynı gün öğleden sonra mescide gidip namaz kılan cemaati izledim. İnsanların saflar halinde secdeye varma halleri ne kadar etkileyici bir sahneydi. “Secde et” emrine şeytan karşı gelmiş ve kovulanlardan olmuştu. Bu hal gerçekten de önemli bir kulluk göstergesiydi. Ben de bundan daha fazla uzak kalamazdım. Namaz biter bitmez kardeşlerime o gün Müslüman olmak istediğimi söyledim ve onların şahitliğinde kelime-i şehadet getirerek hak dine dönüş yaptım. Artık hayatımda yeni bir dönem başlıyordu.
Şehadet getirmemden üç ay sonra İslâm’ı seçme hikâyemi bu şekilde kaleme alırken böyle bir kararın şimdiye kadar yapmış olduğum en güzel şey olduğunu bir kez daha anlıyor ve keşke bu güzellik daha önce nasip olsaydı diye düşünüyorum. Allah bizleri daima doğru yol üzere eylesin.
