Yağmurlu bir kuşluk vakti uçurumun kenarına gelen uzun saçlı, uzun pardesülü bir genç adam kollarını iki yana açarak haykırır: ‘Bugün ölmek için güzel bir gün!’ Sonrasında bu adamın bir tıp fakültesi öğrencisi olduğunu ve arkadaşlarıyla birlikte ölümün gizemini kurcalamak için kısa süreli ölüm deneyleri yaptığına şahit oluyoruz. Ve ölümü hisseden her öğrenci, ölümden hemen sonra dünyadayken işledikleri suçların karşılığının peşlerine nasıl düştüğünü hayretle görmüşlerdi. Betimlediğim film oldukça eski; 1990 yapımı olan Joel Schumacher’in Flatliners-Çizgi Ötesi filmi.
Son Durak-Final Destination’u izlerken benzer bir tat aldığımı hissettim. Film kader-kaza kavramı yörüngesinde sinemanın baş döndürücü hızıyla seyahat ederken en az bulduğu cevap kadar, izleyicinin sahip olduğu donanımlarla kendi kendine cevaplar aramasına da yardımcı oluyor. Filmin en önemli özelliği, başından sonuna kadar ‘ölüm’ üzerinde dönüp durmasına rağmen, şeytanlar, vampirler, zombiler, dolayısıyla gövdeyi götüren kan yok. Son derece ölçülü ve insanı alttan alta rahatsız eden bir ‘ölüm-hayat, kader-kaza’ ilişkisi işlenmiş.
Zülfü Livaneli yıllar önce Aktüel Dergisi’nde anılarını kaleme alırken Risale-i Nurlarla nasıl tanıştığını anlatmıştı. Livaneli’yi en çok etkileyen şey ise Bediüzzaman’ın ‘kader’ üstüne yaptığı son derece akılcı ve sade çözümü olmuş. Livaneli, ‘Bediüzzaman, kaderin insanların yazılanı değil, Allah’ın insanların ne yapacağını önceden bilmesi olduğunu söylüyordu, bu beni etkilemişti..’ diyordu. Son Durak’ın senaristleri ve yönetmeni (zira senaryo yazımına o da katılmış) kader/kaza kavramında ölümü (Azrail’i değil) bir canlı, bilinçli organizma gibi tahayyül ederek filmde esas başrolü ona biçmişler aslında. Etrafımızda her gün yaşanan binlerce sıradan olaya dikkati çekince, her birinde olağanüstü bir durum tesbit edebileceğimiz ayrıntısını çok iyi kurgulamışlar. Ve ölüm camlardan, kapı altlarından, çatlaklardan bir ürperti, bir serinlik olarak dalıveriyor kahramanların (ya da kurbanların) odalarına. Necip Fazıl’ın ‘Bekleyen’ şiirinde olduğu gibi; ‘kimsesiz odanda kış geceleri / için ürperdiği dem beni an / de ki; odur sarsan pencereleri / de ki; rüzgâr değil odur haykıran’
Peki neyi anlatıyor Son Durak filmi? Hikâye başlarda basit ve bildik geliyor insana. Bir grup öğrenci, bir okul aktivitesi için uçak ile seyahat edeceklerdir. Çocuklardan biri uçak havalanmadan önce rüyasında uçağın düştüğünü görür. Uyandığında uçak henüz havalanmamıştır. Hemen yetkilileri ikaz eder. Elbette ona inanan olmaz. Hatta birisiyle o kadar tartışır ki, kavga edip uçaktan atılırlar. Uçak havada infilak eder ve orada kalan 6 kişi dışında kurtulan olmaz. Sağ kalanlar ‘oh be ölümden kurtulduk’ derken önsezileriyle ölüm ile batı tarzı bir mücadeleye girişen Alex onlara acı haberi verir; ‘Bizim uçakta ölmemiz gerekiyordu. Ancak önsezim yüzünden sağ çıktık. Sadece sıra atlanıldı. En kısa sürede hepimiz öleceğiz..’ Kimse inanmadığı gibi FBI ilk başlarda uçağı Alex’in düşürmüş olma ihtimali de dahil, bu tuhaf çocuğu yakın takibe alır. Ve Alex’in dedikleri olmaya başlar. Sağ kalan kişiler teker teker ölmektedirler. Batı televizyonlarında reyting rekorları kıran X Files-Gizli Dosyalar serisinin yönetmeni James Wong’un filmi, finaline kadar izleyiciyi içine alıp, ürperten bir tempo ile devam edip, finalde kendince noktayı koyuyor.
Filmin bana en hoş gelen, belki de senarist, yönetmen ve oyuncularının yazarken, yönetirken, oynarken farkına bile varmadıkları ayrıntı, ‘Kâinatta tesadüf denen bir şey yoktur.’ gerçeğinin, adeta şeffaf bir kalemle çizilmesiydi. Esen rüzgâr, çatlayan fincan, dökülen su, sallanan kablolar, gelişigüzel atılan havlular, çalan müzik vs.. Bütün bunların insan yaşamında, evrenin kaderinde bir anda baş aktör olabilecekleri gerçeği, çok çarpıcı bir tarzda bu filmde karşımıza çıkıyor.
Son Durak filmi, çoğu izleyici ve eleştirmenin ıskaladığı bir ayrıntıyı daha barındırıyor. Bu tür filmlerin Hollywood için olmazsa olmaz kahramanı dinine bağlı bir Yahudi’den medet ummuyor kahramanlarımız. Ve Eski Ahit kullanılmıyor çözümde. Hristiyan inanç ve gelenek argümanları kapasitesince ölüm-kader, kaza-tesadüf kavramları irdelenmeye çalışılıyor. Ve bence en önemlisi sinema gerçek olanı, aslî görevini ifa etmeye çabalıyor. Çözüm sunamasa da, soru sorduruyor, izleyicinin bilincini devreye sokuyor. Kendi kültür ve inanış temellerimize baktığımızda bunun doğal olduğunu söyleyebiliriz. Zira biz elimizdeki cevheri sinemaya aktarabilecek donanım ve estetik birikimi yakalayamamışken, batı dünyası da ‘gerçeğin’ içine çok fazla dalamadan etrafında dönüp duruyor. Bediüzzaman’ın—sanırım—Muhakemat’ında dediği gibi. Cevizi ağzına atıp, kabuğunu kıramadan gevelemek gibi bir şey olsa da, o bile tat veriyor insana.
Son Durak, film boyunca düşmeyen temposu, başta da belirttiğimiz gibi, kan-revan, vampir, uzaylı vülgarizasyonuna düşmeyen senaryosu ve batılı bakış açısının eksik ve kırık-dökük parametreleriyle kader-kaza kavramını irdeleyen sıradışı bir film. Doğu kültürü sinemayı, batı kültürü tasavvufu keşfetmeden, daha iyisini beklemek de biraz safdillik olur sanırım..
