Günümüz şehirlerine bir ölçüsüzlük, bir mizansızlık hâkim. Yılların yanlışlarıyla olsa gerek, ‘insan için şehir’den ‘şehir için insan’a kayan bir gidişat söz konusu. Ve sonuç: Şehir, insanın kendisi için kurduğu bir yaşam alanı, bir sosyal çevre olmaktan çıkıp; yığınları kendi mevcudiyetinin devamına çalıştıran bir üst-belirleyen’e dönüşmüş.
Bugün şehirde mekân, zaman ve tarz hususunda tam bir ‘determinizm’ yaşanıyor bu yüzden. Yine bugün şehirde nereye nasıl gideceğiniz, okulda ne yapacağınız, fabrikada nasıl hareket edeceğiniz, durakta nasıl davranacağınız, otobüste nasıl duracağınız, ne zaman hızlanıp ne zaman yavaşlayacağınız, nerede durup nerede yürüyeceğiniz, nasıl ve ne zaman çalışıp nasıl ve ne zaman dinleneceğiniz.. hatta kime selâm verip kime vermeyeceğiniz dahi, şehrin iznine tâbi gibidir. Söz gelimi, şehirde ancak belirlenmiş güzergâhları kullanabilir, derste ayakta duramaz, fabrikada ‘iş zamanı’ denilen vakitte dinlenip ‘dinlenme zamanı’ denilen vakitte çalışamazsınız; ya da yolda gördüğünüz birine salt selâm vermek için selâm veremezsiniz... Hâsılı, insanı belirli şartlarda belirli şekillerde davranmaya zorlayan bir dizi davranış kodlaması karşımızda duran.
O derece ki, şehir için “acaba birileri özellikle insanı şahsiyetsiz (evet, şahsiyetsiz!) bırakmanın yollarını düşünüp uygulamaya mı koymuş?” diye akla geliyor bazen. Gerçekten, sanki insanın kendine yabancılaşması için düşünüp tasarlanmış bir ortamla karşı karşıyayız: Bir tarafta şeklen tanımlı davranışlar, dış baskı, mecburiyet ve kendine yabancılaşma; diğer tarafta iç eğilimler, kabiliyetler, gönüllü dışavurum ve şahsiyet kazanma... Ve şehir hayatı, maalesef birincilerin etrafında dönüyor!
Ancak, şehrin bu halinden şikayet etmekle bir yere varılamayacağı da aşikâr. Çözüm, tekrar kendimiz üzerine, tabiatımız, dolayısıyla tabiat üzerine düşünmekten geçiyor. Ve bu çerçevede şehir ile tabiat arasında mukayeseler yapmak ve şehri buradan çıkacak sonuçlara göre yeniden düzenlemek gerekir diye düşünüyorum.
Kuşkusuz, tabiata bakınca şehirle kıyas kabul etmez bir nizamın varlığı kendini apaçık belli ediyor. Meselâ, bir tohum topraktan yüz bulup güneşle tanıştığında, bir yavru balık denizde mesafe almaya başladığında veya bir minik kuş ilk uçuş sortileri yaptığında.. karşısında (kendisi için) sonsuz genişlikte bir tekâmül alanı buluyor. Sınırın sadece kabiliyetler olduğu bu alanda, hepsi şahane özgürlüğün tadını çıkarıyorlar. Hava ve su,—şehrin katılığının aksine—letafetleriyle, anne şefkatinde kucak açıyor onlara.
Elbette, bununla tabiatta sınırsız bir özgürlüğün var olduğunu savunmuyorum. Kuşkusuz, ölçüsüz bir serbestiyet değil tabiattaki. Tabiat, aynı zamanda, zıtları eşit bir oranda, aynı anda, hatta aynı bünyede buluşturan bir denge üzere de gidiyor. O yüzden, tabiatta her bir şeyde serbestiyet kadar kararlılık da söz konusu. Her bir şeyde değişkenlik kadar sabitlikler de var. Örneğin, bir bitki kendi kabiliyetince özgür olarak atmosferde yer kaplarken, daima onu toprağa sabitleyen bir kök de var. Ya da bir atomun bünyesinde elektronlar sürekli yer değiştirirken, proton ve nötron çekirdekte sakin bulunuyor (en azından, elektronlara göre sakin). Veya güneş sistemi, uzayda serbest bir seyir izlerken, gezegenler belli bir yörünge de takip ediyorlar...
Bu sabit-değişken zıtlığı ise, tabiatta en genel olarak ‘yapı-biçim’ ikiliğinde kendini gösteriyor. Tabiatta ‘yapılar’ sabit, ‘biçimler’ değişken. Yani, bir ağacı ağaç yapan şeyler nelerse (kök, gövde, dal, yaprak..) onlar sabit, değişmiyor. Diğer taraftan, hiçbir ağaç birbirine benzemiyor da; yani biçim olarak birbirinden farklı. Bunun sayısız numunelerini, eğer dikkatlice bakarsak, (insan, hayvan, bitki vs. gibi) her âlemde, fertler arası farklarda okumamız mümkün. Hatta parmak izlerinde bile! Parmak izleri de aynı yapıda olmalarına rağmen, sonsuz biçimler sunmuyor mu bize?
Bugün şehirlerde karşımıza çıkan (düzen görünümü altındaki) düzensizlik ve peşi sıra sıkıntılı yaşam, işte bu dengeyi kaçırmanın bir ürünü bence. Sonsuz farklı yönlere gidebilecek insan potansiyellerini belirli biçimlere hapsetmeye çalışmaktan kaynaklanan bir bunalım bu.
Dolayısıyla, günümüz şehrini yeniden dengeye kavuşturmak için tabiatta cari olan bu ölçüleri hayata geçirmek gerekiyor. Otoriter zihinlerin marifeti olan benzeştirilmiş ve sabitleştirilmiş biçimlerin diyarı şehri, bu ölçüler ışığında restore etmenin yollarını aramalı. Ama bunun için her şeyden önce insandan işe başlamak gerekiyor!
