S’nin bir varoluşu vardı. Varolan her varlık gibi. Ailesi vardı. Sahip olduğu onca şey vardı. Çevresinde milyonlarca nesne vardı. Gökte Ay vardı. Yıldızlar vardı. Güneş vardı. Güneş ışıkları S’nin her gün gözbebeğine kadar geliyor, tenine dokunuyor, kendini hissettirmeye çalışıyor, ben buradayım beni farket diyordu. Ay da aynı şeyi söylüyordu. Ay gece olmasını dört gözle bekliyor, karanlık içinde başını uzatarak S’nin kendine bakacak, düşünecek, kendini tefekkür edecek gözlerini, aklını ve kalbini arıyordu. Ay, S tarafından fark edilmek istiyordu. Benimle ilişki kur, bağlantımızı farket, aramızda derin bir bağlantı kurabiliriz, benimle çok şey yaşayabilirsin der gibiydi Ay. Ama S inatla gözünün içine kadar giren nesnelere karşı duyarsızdı. Aslında duyarsız olmak istiyordu. S nesnelere karşı duyarsız kalmayı tercih ediyordu bile denilebilir.
S, neden kendini hiç bir şeyi yokmuş gibi, her şeyini kaybetmiş gibi hissediyordu? S nerede, ne zaman ve nasıl kaybolmuştur? Kaybolmak, kaybetmek ne demektir? Gerçek kayıp nerede ve nasıl başlar?
S hiç bir şeyi yokmuş gibi yaşıyordu. Hiç bir şeyin olmadığı, ıssız ve boş bir evrende yaşıyordu sanki. Çünkü S her şeyini kaybetmişti. İnanılması güç olan nokta bir insan nasıl olur da her şeyini kaybedebilirdi? Hadi diyelim ki bir insan, malını mülkünü, arkadaşlarını, annesini babasını kaybedebilirdi. Ancak nasıl olur da bir insan başının üzerindeki Ay’ı, yıldızları kaybedebilirdi? Var iken bir nesne bir insan için neler olup bitiyordu da birden yokluğa dönüşüyordu?
S’nin kaybettiklerinin öyküsü S on dört yaşındayken başlamıştı. Varolan varlıkların birden yoklaştığı, bir hiç haline geldiği bir zamandı o. S’nin varlık içinde yokluğu yaşamaya karar verdiği bir zamandı o. Bunların sebebi bir kediydi. Aslında sebep kedinin kendisi değildi. Varlığın bir hiçlik haline gelmesinin nedeni, S’nin varlıklardan kopuşu, varlıkları terk edişi ve varlıkları kaybedişinin nedeni bir kedi değildi. Bir kediyle kurduğu yanlış bir ilişki idi. Bu size garip gelebilir. Bir kedi insan yaşamında nasıl bir dönüm noktası oluşturabilir ki? Bir insanın bir kediyle doğru ya da yanlış bir ilişkisi nasıl olabilir?
Bir gün evinin bahçesinde arkadaşları ile oynuyordu. Bahçede zayıfça bir miyavlama sesi duydu. Küçücük, minnacık, simsiyah renkleri olan bir kedi yavrusu idi. Hızla ona doğru koşmuştu. Hemen kucağına almıştı. Tüyleri yumuşacıktı. Yanındaki arkadaşı “aa! baksana tüylerine, yumuşacık, pamuk gibi!” demişti. Bu kediciğe ne ad vereceğine o an karar verdi. “Kedinin adı Pamuk olsun.” dedi.
Şimdi bu nokta bizim için önemli. Buranın altını çizelim tekrar. Dr. Mavi, S’nin analizinde kritik nokta olarak burasını düşündü çünkü. Bir kez daha kendimize hatırlatalım: Pamuk’u evinin bahçesinde bulmuştu. Pamuk, S’nin karşısına birden bire çıkmıştı. Evinin bahçesinde zahmetsizce, hap hazır bir vaziyette, hani şöyle önceden hazırlanmış, planlanmış da birisi S’ye onun haberi olmadan bir armağan vermek istemiş ve Pamuk’u gizlice bahçesine bırakmış ve ona armağan etmiş gibiydi durum. Çünkü S’nin Pamuk’un varolması için yapageldiği hiç bir şey yoktu ki. Hatta haberi bile yoktu.
Bahçesinde bulduğu Pamuk’u hemen sahiplendi S. “Bu benim kedim olacak.” dedi. Evet doğru yazdım. Benim kedim diye karar verdi S. Şimdi bu cümlenin de altını çizelim. Bakkala gitti. Cebindeki parayla süt aldı. Onu besledi. Birden kediye bağlandığını hissetmişti. Onu evine götürmeye karar verdi. Annesinin itirazlarına rağmen, S bütün kalbiyle Pamuk’u savundu, tüm bakımını kendisinin üstleneceğine annesine söz verdi ve Pamuk evde kaldı. O andan itibaren Pamuk onun kedisi olmuştu. S, Pamuk’a tüm kalbi ile bağlandı. Kalbi ile Pamuk arasında özel bir hat olmuştu sanki. Pamuk beklenmedik bir zamanda S’nin dünyasına girmişti. Böylesine seveceği bir kedisi olsun hiç istememişti. Bir kedi ile bu derece bir bağlantı kurabileceğini de tahmin edemezdi. Pamuk’u çok benimsemişti. Onundu artık o. Pamuk’u sahiplenmiş, ilgi göstermiş, doyurmuş, sevgi vermiş, dünyasına katmıştı. Dünyasında Pamuk’un önemli bir yeri vardı. Kim sorsa o benim kedim derdi. Pamuk, S’nin kedisiydi. Ona aitti. Kendine ait bir kedi olduğunu kabul ettiği için ilgi gösteriyor, özenle ona bakıyordu.
S’nin hayatında hiç yaşamak istemediği bir olay başına geldi. Bu olay hayatının dönüm noktasını oluşturdu. Pamuk büyüdü, gelişti. Sevimli, alımlı bir kedi oldu çıktı. Bir buçuk yaşına geldiğinde ise beklenmedik tuhaflıklar olmaya başladı. Giderek zayıfladı, güçten düştü. Artık o neşesi, coşkusu kalmamıştı. Hayatla ilgisini kaybetmişti. Pili bitmiş bir radyonun susması gibiydi. S eve geldiğinde onun üzerine atlamıyor, ona ilgi göstermiyor, onunla oynayamıyor, adımlarını zar zor atıyor, günlerini bir minderin üzerinde yatarak geçiriyordu. Veteriner ciddi bir hastalığı var dedi. S, Pamuk’un bu haline dayanamıyordu. Kedisinin bu durgunluğu içini sızlatıyor, yaşamdan bezmiş haline üzülüyor, odasına giriyor ve gizli gizli ağlıyordu. Onun yanında ağlarsa Pamuk üzülür diye endişeleniyordu. Pamuk’un yanında gülümseyen bir yüz takınıyor, üzüldüğünü göstermek istemiyor, duygularını saklıyordu. İçi mutsuzlukla doluydu. Sanki önemli bir bağlantısı, onu hayata bağlayan bir bağ, ona yaşama dokunmasını sağlayan bir bağ kopmak üzere gibiydi. Pamuk, S için yaşamla arasındaki bir köprü idi. Bu köprü yakın zamanda yıkılacak, hayatla S ayrışacak, iki ayrı varlık haline gelecekti sanki. Bunu sezinledikçe S boğuluyor, yaşama alanı daralıyor, yaşam ağırlaşıyor, omuzlarına biniyor, tüm enerjisini elinden alıyordu.
S hayatında ettiği dualardan bile daha çok dua etmişti bir ay içinde. Günlerce Allah’tan Pamuk’u iyileştirmesini istedi. Evet çok istedi bunu. İstedi, istedi, yine istedi. Yaratıcı’dan kedisini iyileştirmesini istiyor, onun hayatını bağışlamasını diliyor, yalvarıyor, içini döküyor, ağlıyor ve devamlı istiyordu. Bir şeyi hiç bu kadar istememişti. İstemenin ne olduğunu hiç bu kadar tatmamıştı.
İstemek insanın kendinden umudunu kesmesi, bir başka varlıkla bağıntıya, ilişkiye geçmesi demektir. İsterken insan isteğiyle bir varlığa yönelir, onu bir şey istenecek bir konumda görür ve onunla bir bağlantıya geçer. Bu açıdan istemek; bir insanın kendi konumu ile bir istekte bulunduğu varlığın konumunu belirlemesidir. İstemekle, isteyen ve istenilen şeklindeki iki varlık arasında bir ilişki başlar. Yalvararak, ağlayarak, hüzünlenerek kedisine Yaratıcıdan şifa isteyen S de bu durumda şunu belirliyordu: Ben isteyen bir varlığım, O ise isteklerin istendiği bir varlık.
Pamuk’un iyileşmesini S çok istedi ama Yaratıcı istemedi. Yaratıcının iradesi, tercihi başka şekilde tecelli etmişti. Yaratıcı hastalığının bir ay sonrasında Pamuk’a ölümü verdi. S için bu büyük bir düş kırıklığı idi. O ana dek çok ama çok istenilen şeyin verileceğine dair inancı sarsıldı. S sanıyordu ki bir şeyi çok ama çok isterseniz Yaratıcı bunu insana verirdi. Bu isteğinin karşılanmamasında S’nin benliği, içindeki gururu, kibiri hiç hoşlanmamıştı. İçinde taşıdığı benliğinin kibri şımarık bir çocuk gibi davranıyor, nazlanıyor, kendi arzularına kavuşmaktan, arzularının gerçekleştirilmesinden başka bir şeyi düşünmüyordu. Varsa yoksa benliğinin arzusu, isteği idi. Yaratıcının kedisini iyileştirme isteğini kabul etmeyerek, kendisini sevmediğini, ilgilenmediğini düşünmeye başladı. Beni sevseydi kedimi iyileştirir, onu bana tekrar verirdi diye kabul etti.
Pamuk’un ölümüne S’nin takındığı tavır onun tüm hayata bakış açısını şekillendirmeye başladı. Hayatın geçiciliğini, devamsızlığını, bitişini, bir halden başka bile hale geçişleri daha iyi hissetmeye başladı. Yaşam ona zalimce bir vakit geçirme gibi geliyordu. Çünkü kedisini Yaratıcının elinden almasını zalimce kabul etmişti. Bir kedisini bile iyileştirmiyor, onu öldürüyorsa o zaman yaşamda olan tüm ayrılmalar, tüm ölümler, tüm arzuların yerine gelmemesi ona haksızlık gibi geliyordu. Bu kadar kısa sürecek bir yaşamı olacaksa, bir kediyi niye yaratmıştı ki. Kısacık bir yaşam ona saçma ve boşuna geliyordu. Pamuk daha uzun yaşamalıydı. Çok daha uzun. Yaşamın bu kısacık bir uğrak yeri olması S’nin canını çok sıkmaya başlamıştı. Yaşam ona bir kayıplar diyarı gibi geliyordu. Çünkü bir çok varlık geliyordu. Ama her gelen gidiyordu. Kalınmıyorsa niye gidiliyordu? Bu zalimce değil miydi?
Her varlığın gidici olduğunu farkeden S, elinden her varlığın gideceğini anlayınca, gönlü onlardan soğudu, işte o an onlardan koptu. Sanki her varlık kaybolmuştu. Her varlık bir kayıptı onun için. Sahip olduklarını elinde tutamayacağını anlamıştı. Yaşamın bir kayıp olduğuna hükmetti. O an kendi de bu kayıplardan biriydi.
S ciddi bir karar verdi. Artık Yaratıcı ile ilişkisini koparmanın doğru olacağı sonucuna vardı. Kedisini iyileştirmeyen bir Yaratıcıya göre yaşamını ayarlamayacaktı. İşte o an S her şeyini kaybettiği, hiç bir şeyin anlamının kalmadığı, her varlığın bir tesbih tanesi gibi dağıldığı, sağa sola saçıldığı, yaşamın boş ve anlamsız bir hale büründüğü ve S’nin yüreğine boşluk duygusunun iyice çöreklendiği andı.
Her şeyi birbirine bağlayan Yaratıcının her varlığı bir anlam için yaratmasıdır. Her varlığı kayıptan kurtaran işte bu anlamdır. Her varlığı Yaratıcı kendi için yaratır. Her varlığa bir varolma imkanı verir, var olma imkanı tanır. Bir aynanın başka varlıkları göstermesi gibi, bu varolma imkanı ile onları bir ayna gibi kullanarak, varlıklarda kendi sanatını, kemalini, mükemmelliğini, cemal ve güzelliğini gösterir. Görünen bu güzellikleri, mükemmelliği, sanatı bizzat kendi müşahede ettiği gibi insan gibi bilinçli varlıkların da bunları gözlemlemesini, sanatını, mükemmelliğini takdir etmesini ister. Bu amaçla insanı gezegene yollar, insana bilinçli bir varoluş imkanı sunar. İnsan ontolojik anlamlılığını buradan alır. İnsan bilinçli olarak Yaratıcısının varlıklardaki sanatını, güzelliğini ve mükemmelliğini gözlemler, bunu anlar, anlatır, çok çeşitli biçimlerde bunu ifadelendirir. İnsanın Yaratıcısının sanatının, mükemmelliğini anlaması, takdir etmesi insan için bir fırsattır. Bu insanın Mutlak bir varlıkla tanışma, O’nu tanıma fırsatıdır. Böyle bir fırsat insanın kendi eliyle yapabileceği, gerçekleştirebileceği bir imkan değildir.
Bu gerçekliğe gönlünü kapatan bir insanın yaşamda başka bir çıkış yolu bulması imkansız olur. İnsanın tek imkanı Yaratıcısıdır.
Yaratıcının istediği hikmeti kabul etmeyince; S, bir varlığın varlığa gelişini ve varlığının yeni bir forma geçişini anlamada yanlışlığa düştü. Çünkü Pamuk’un ölümünü kendi isteği ve arzuları içinde yorumlamıştı. Bu S açısından tam bir bencillikti.
S, Yaratıcıya kalbini kasten, bencilliğinden, gururundan, kibrinden kapatınca her varlığa da kalbini kapatmış oldu. Artık hiç bir şeyi yoktu. Hiç bir şey elinde kalmıyor, her şey yok oluyor, bir karadelik gibi her varlık bir hiçliğin içinde eriyor ve yok oluyordu. Yaşam bir karadelik gibi gelmeye başladı. Bir gün kendisini de yutacak karadelik onu korkutuyor, boğuyor, yaşama temellerini yıkıyor, alaşağı ediyordu.
S’nin kararına vicdanı karşı çıkıyordu. Vicdanını dinlediğinde mutlak bir Yaratıcıya ihtiyaç hissediyor; Mutlak bir Yaratıcıya dayanmak, bel bağlamak, O’na göre yaşamak istiyordu. Ama içindeki benlik buna direnmek istiyor, benlik kendi başına olmak istiyor, Mutlak bir varlığa ihtiyaç hissetmeden yaşama tutunmak istiyor, kendi ayakları üzerinde durmak istiyordu. Hayatı bir savaş alanına dönmüştü. Benliği ile vicdanı arasında kıyasıya bir mücadele sürüyordu.
Gerçekte insan her an kendini aşmalı, başka bir varlığa, ona varoluş imkanı tanıyan Mutlak Varlığa yönelmeli, O’na dayanmalı, varlığını ve tüm varlıkların varlık nedenlerini O’ndan bilmeli, kendi gerçekliğinin, gücünün sınırlarını bilmeli değil miydi? S’nin yanılgı noktalarından birisi de buydu. Kendi sınırlarını, mutlak bir hiçlikte başlayan ve biten gücünü, kuvvetini, zenginliğini hiçlik sınırlarından çıkarıp benliğinin oyununa gelmişti.
S’nin benliği, Yaratıcının bir kediye hayat vermesini, her ihtiyacını görmesini, her an onunla ilgilenmesini, en güzel biçimi vermesini, tüylerinin olabilecek en güzel şekilde yaratmasını görmezlikten gelip tüm yapageldiği o da Yaratıcının verdiği ikram etme, yardım etme, merhamet ve şefkat etme duygularından dolayı kedisini besleme fiilini tümüyle kendine sahiplenmişti. Kedisi iyiyken, işler yolunda giderken kedisi sağlıklıyken kedinin büyümesini kendi sahiplenirken, kedinin başına bir hastalık geldiğinde ise o zaman Yaratıcıdan yardım istiyordu. Kedi sağlıklı iken kedinin sahibi sanki S idi. Yukarda S, kediyi bahçede bulmasını ve kedinin sahibi benim demesinin altını çizelim demiştim. S, Pamuk’u bahçesinde bulmasına rağmen, varoluşuna hiç bir katkısı yokken, Pamuk doğmadan, doğduktan sonra evin bahçesinde onu görene dek. Pamuk diye bir varlığın farkında bile değilken Pamuk benim demişti. Hastalanınca ise sahibi Yaratıcı mı olmuştu?
Gerçekte ise S baştan daha net olarak şuna karar vermeliydi. Kedinin sahibi kimdir? Kediye hayat veren kimdir? Kediyi besleyen büyüten kimdir? Kediyi sevme duygusunu veren kimdir? Bunlar önemli sorulardır ve cevaplanması zorunludur. Yoksa insan yaşamda başına gelen olayları, yaşadıklarını çözemez, anlamlandıramaz.
Belki farkında değildi ama taki Pamuk hastalanana kadar, S kedinin sahibi gibi hareket etmişti. Varlığını kendinden biliyor gibi davranmıştı. Her Pamuk’u beslediğinde Pamuk’un kendine minnetle bakmasını istemişti. Her beslediğinde kendinden hoşnut olmuş, Pamuk’un memnuniyetinden memnun olmuştu. Pamuk’u besleyen besleyici olarak kendini görmüştü. Pamuk hastalanana dek Yaratıcı yoktu ortalıkta. Yaratıcıya teşekkür de yoktu. Kainatı Yaratan, kainat içinde Pamuk’u en güzel şekilde yaratan, ona en güzel bir biçim veren, sonra Rezzak isminini aynalığı için onu besleyen bir Rezzak yoktu.
Kedimin ölümüne dayanamam diyordu. O benim kedim, onu küçücükken buldum, evime getirdim, besledim, büyüttüm. O benimle büyüdü. Benimle yaşamaya devam etmeli.
S’nin en önemli çelişkisi şuydu: Madem kendi kedisiydi, onu besleyip büyütmüştü, o zaman neden hasta olunca Yaratıcıya dua ediyordu. Eğer Yaratıcıya dua ediyorsa kendi gücünün yetmediği bir konuda O’ndan yardım istiyor olmalıydı. O zaman da kedinin gerçek sahibi kim sorusu gündeme geliyordu. Kedinin gerçek sahibi Yaratıcı ise ona şifa vermek, ya da ölümü onun için yaratmak, hayatın içinden ölümü çıkarmak da O’nun bileceği işti. Nasıl ki bir kediyi yaratmaya karar vermişse, kediye bir varoluş imkanı tanımışsa, bunun nedeni de kendi sanatını, mükemmelliğini, güzelliğini kedi üzerinde bizzat kendisinin gözlemlemesi, sonra insanın gözlemlemesi ve Yaratıcının da insanların gözlemlemesini gözlemlemesi ise; o zaman da bırakalım bir kedinin ölümünü yaratmaya da O karar versindi. Kedinin ölümünü yaratması da Yaratıcının bir çok başka özelliğinin, sanatının, isminin, sıfatının, fiillerinin tecelli etmesi, görünmesi, ortaya çıkması, için gerekliydi ve kedi ölse de kedinin bu işlevi yok olmayacak, sonsuzlaşacaktı.
S kedinin sahibi olarak kendini kabul ediyorsa Yaratıcıdan ona şifa vermesini istemek çelişkidir. S’nin burada yapacağı şifa verme, kedinin iyileşme işini kendinden beklemesidir. Eğer kedinin sahibi Yaratıcı ise o zaman da Yaratıcının şifa değil de ölümü yaratması karşısında S’nin itiraz etmesi bir çelişkidir. S’nin yaptığında bir adaletsizlik vardı.
S ise bir kedinin varoluşunu kendi istekleri ve arzuları için istiyordu. Kedisini sevecek, okşayacak, onunla oynayacak, eğlenecek, zaman geçirecek, onun ilgisi hoşuna gidecek, onu besleyecek, besleyince kedisi gelecek kucağına oturacak ve S bunlarla benliğini besleyecekti. S’nin bir kedinin varlığına verdiği anlamla, kediye bir varoluş imkanı tanıyan bir Yaratıcının bu varoluş imkanından kasdı, amacı, hikmeti farklıydı. Kedinin varoluşunun gerekçesini, kedinin ölüp ölmeyeceğini belirlemek Yaratıcının hakkıydı. Adil olan budur. Bir varlığı kim yokluktan, adı anılmaz bir şeyken, sonsuz bir kudret ve ilim ile, sanatla yarattıysa, hikmetine ne uygunsa istediğinde bir kediye de ölümü vermeye hakkı vardır. Varlık bir hak değildir. Varoluş bir hak değildir. Her varlık varolduğu anda alacağını almıştır zaten. Varolma imkanı tanınması insanın alabileceği nihai bir ücrettir.
S, Pamuk’a ölüm verilmesini tenkit etmeye hakkı yoktu. Bu tenkidi bir ego şişmesi, narsistik bir zevkti. Lâkin yaşam bir seçimdir. S, bunları yaparken bilerek, amaçlı olarak, kasten yapmıştır. S kendi sınırlarını aşmış, gururunun içinde yok olmuş, kibiri bir kara delik gibi S’yi içine almıştır. Tam burada S kaybolmuştur. Varlığı kaybolmuştur.
S’nin Yaratıcıyla ilişkisinin kesilmesiyle kayboluşundan S’nin kalbi çok acı çeker. S’nin kalbi Yaratıcısız yapamaz. Benliğin bu gururu kalbe çok sıkıntı çektirir. Kalbi S’nin kararını doğru bulmaz. İçinde hep bir huzursuzluk taşır. Kalbi doğru olanın Yaratıcının kararına uymanın, kediye ölüm verilmesinin bir hikmeti olduğunu, insanın itiraza hakkı olmadığını bilir, idrak eder. Hatta S’nin aklı da böyle düşünür. Ancak S’nin benliğinin kibirli tavrı yönündeki S’nin seçimi karşısında o da susmak zorunda kalır.
S’nin nesnelerle, varlıklarla ilişkisi bundan sonra bozulur. Onlarla bağlantısını kaybeder. Örneğin Dr. Mavi’ye dediği gibi bir çıkış yolu bulmak için günlerce Ay’ı seyreder. Ay’da bir güzellik olduğunu görür ve içinden “ne kadar güzel” diye geçirir. Ancak bu güzelliğin yok olacağını aklına getirdiği an güzellik birden silinir ve hatta güzellik bir düşman gibi S’nin kalbini acıtır. Çünkü Ay’da gördüğü güzelliği Ay’a ait ya da Ay’ın bizzat kendinden kaynaklanan bir güzellik olarak değerlendirir. S’nin Ay terapisinden bir yarar görmemesinin nedeni de budur. Hatta kendi ifadesi ile her Ay’a baktıkça yalnızlığı, çektiği yokluk acısı, varoluşun yok oluşa dönüşme tehdidini daha çok hisseder. Ay terapisi Ay hastalığına dönüşür.
S’nin Ay terapisinden yararlanabilmesi için şöyle bir şart vardır: iyice düşündüğünde, kalbinin, aklının ve vicdanın da onayladığı gibi, Ay’da gördüğü güzellik, mükemmellik, düzenliliğin Ay’a ait olmadığına karar vermelidir. Ay’ın her an yaratılmakta olan bir varlık olduğunu, Yaratıcısının mükemmelliğini ve güzelliğini tanıtmak için Yaratıcısı tarafından yaratıldığını bilmesi, takdir etmesi ve bunu ifadelendirmesi gerekir. S’den Ay’ın bu görevini bilinçli bir varlık olarak fark edip bilinçli bir şekilde dile getirmesi beklenir. S’nin ontolojik (varoluşsal) açıdan tüm anlamı, gezegendeki gerekliliği buradan kaynaklanır. Örneğin gece Ay’ı seyrederken hayretini “ne güzel bir Ay!” şeklinde dile getirmiştir. Ontolojik açıdan bu ifade S’den Rabbin beklediği bir ifade değildir. Yaratıcı Ay’daki güzelliği kendi ile irtibatlandırılmasını ister ve bekler. Kendinin anılması, övülmesi için S’ye varoluş imkanı tanınmıştır. Kur’an bunu mealen şöyle açıklar:
“Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üzerinde hükmünü icra eden Allah’tır. O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı, iyi bilin ki, yaratmak da Ona aittir, yaratıklarının tedbir ve idaresi de. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir (Tebarekallahu Rabbü’l-âlemin!)” (7:54).
Aya bakan bir insan Alemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir vb. şeklinde bir sonuca ulaşabildiğinde Ay onun için bir şifa vesilesi, tedaviye vesile bir unsur olur. Yoksa Ay’a bakan kimse ancak acı, hüzün, yalnızlık, karanlık, korku, boşluk hisseder. Ay ancak Rabbi için vardır. Yoksa anlamsızdır ve kayıptır. Her varlık gibi.
Onu anmadığımız, Onun şanını yüceltmediğimiz her anımız bir kayıptır.
