TR EN

Dil Seçin

Ara

S’nin Dönüşü / Terapi Öyküleri

Dünyayı Yaratan, yazgının kitabını yazmak için neden felâketlerden yararlanıyor?”

İlyas’ın sözleri vadide çınladı ve yankısı yeniden kulağına geldi.

Ne söylediğini bilmiyorsun.” diye karşılık verdi melek. “Felâket diye bir şey yok; kaçınılmaz olan var. Her şeyin bir varoluş nedeni var. Geçici olanı kalıcı olandan ayırt etmek sana düşüyor.”

Geçici olan ne?” diye sordu İlyas.

- “Kaçınılmaz olan.”

- “Peki, kalıcı olan ne?”

- “Kaçınılmaz olandan çıkardığımız dersler.”

Bu sözleri söyledikten sonra, melek uzaklaştı.

Paulo Coelho, Beşinci Dağ

 

Sevgili Dr. Mavi,

Öncelikle sizi sevindirecek bir haberle başlayayım. Şu an bu mektubu New Orleans’ta Missisipi nehrinin kenarında, ay ışığı altında yazıyorum. Ay terapisine tekrar başladım anlayacağınız. İki saat önce nehrin kenarında çalıştığım yer olan River Side Walk’tan çıktım, epeyce yorgun olmama rağmen bir süre nehrin kenarında yürüdüm. Uzun süre ayı seyrettim. Bu kez sizin sevgili ayınızı seyrederken (nereden sizin oluyormuş ki o; ay hepimizin!) “Ne güzel bir ay!” yerine “Ne kadar güzel yaratılmış bir ay!” dedim. İnanın, Yaratıcısı ile ilişkilendirerek bakınca, işte o zaman ay benim için anlamlı hale geldi ve ancak o zaman kalbimin huzurla dolduğunu hissettim. Ay’a bakıp Yaratıcıyı andığımda kendimi yaşamda ilk kez işe yarar durumda hissettim. Bunu sık sık yapacağım. Sadece ayı seyrederken değil. Tüm diğer nesnelerle ilişkimi bu çerçeveye oturtmam gerekiyor galiba.

Gelelim esas konuya: Yıllardır insanlar beni anlamadı. Anlaşılamamanın ne olduğunu sanırım size hastalarınız sık sık söylüyorlardır. İnsanlar bir kedi yüzünden neden bu kadar acı çekiyorum diye hayret içinde kaldılar. Bir kedi bir kedidir. Bir kedi bir evrene eşdeğerdir. Bir kedinin varoluşunu, sonra birdenbire bir hastalığa yakalanıp ölmesini çözümleyemiyorsanız, tüm evreni çözümleyemezsiniz. Her şey her şey ile bağlı değil mi?

Sizi üzdüğüm için özür dilerim öncelikle. Biliyorum, yaptığım şey saygısızlık olarak da kabul edilebilir. Birdenbire ortadan kayboldum. Size hiç haber vermedim ve uzunca bir süre de aramadım.

Ama beni anlamaya çalışın lütfen. Şunu söylemeliyim ki; bunu kasden yaptım. Şimdi yaptığım şeyin gereksiz olduğunu farketsem de, buradaki amacım şuydu: Görüşmemizde söylediğim gibi, kendimi her şeyimi kaybetmiş gibi hissediyordum. İnanın, bu çok ağır bir duygu. Bu duygu, inanın, hayatı yaşamayı öylesine ağırlaştırıyor ki!

Anlaşılmaya çok ihtiyacım vardı. Birisinin beni mutlaka anlamasını istiyordum. Evrende tek bir kişinin beni anlaması yeterliydi. Bir kişinin beni tam olarak anlaması ile tüm kişilerin anlaması arasında hiç fark yoktu. Hissettiklerimi görüşme sırasında ne kadar hissedebildiğinizi, beni ne kadar anlayabildiğinizi merak ettim. “Bu insan kaybetmek denilen duygunun ne olduğunu biliyor mu?” diye içimden geçirdim. İkinci bir görüşmeye gelecektim aslında. Hatırlarsanız, yanımda tüm yaşadıklarımı anlatan günlüğümü getirmiş ve görüşmemizin sonunda size vermiştim. Siz de günlüğümü ikinci görüşmemize kadar inceleyeceğinizi söylemiştiniz. Üçüncü bir görüşmeye vaktim yoktu. Amerika’da bir üniversitede sosyoloji okuyorum ve kısa bir tatil için Türkiye’deydim. Sizinle görüşmeye, Amerika’ya dönmeden üç gün önce, bir arkadaşımın önerisiyle karar vermiştim.

Dediğim gibi, görüşmeden sonra beni ne kadar anladığınızı merak ettim ve tam o an sizi hiç haberdar etmeden ve merak içinde bırakarak, günlüğümü de size bırakarak kaybolmaya karar verdim. Amacım kaybolmak denilen duygunun ne olduğunu yaşamanızı sağlamak ve sizi merak içinde bırakmaktı. Nedense, böylelikle beni daha iyi anlayacağınızı düşündüm. Sanki benim yaşadığım gibi bir kaybı yaşamayan birisi beni anlayamazmış gibi geldi bana.

Sizi çok daha sonra arayacaktım aslında. Ama, Zafer dergisindeki yazınızı bir arkadaşım görmüş. Beni haberdar etti. Benimle ilgili kişisel bilgileri vermeseniz de, ismimin baş harfini değiştirseniz de, sizin benden bahsettiğinizi anladım. Ve size yazmaya karar verdim.

Birinci yazınıza gerçekten şaşırdım. Benim kayboluşumdan bu kadar huzursuzluk duymanıza, bu huzursuzluğa ben sebep oldumsa da, inanın sevindim. Bir insanın benim için endişelenmesi ben de bu gezegende değerli olduğuma dair bir duygu uyandırdı.

Diğer yandan, S’nin kedisi yazınızı okurken sizinle ilgili zıt duygular uyandı içimde. Beni iyi anladığınızı zannediyorum. Öte yandan benliğime ait tesbitlerinizi aklım doğru bulmakla birlikte benliğim rahatsız oldu. Kalbimde ise, nedense, belli bir huzur hissettim. Ne kadar ilginç, değil mi? Bir konuda insanın aklı “Evet, doğru!” diyor, kalbine huzur doluyor, ama benliği rahatsız oluyor. Bu, gerçekten ilginç bir durum. Daha önce böyle bir şeyi hiç hissetmemiştim.

Benimle ilgili tesbitlerinizde en çok etkilendiğim kısım şu oldu: Kedim Pamuk’u (bakın hâlâ ‘kedim’ diyorum) bana verilen bir varlık olarak mı göreceğim, yoksa onu sahiplenecek miyim?

Ben sahiplenmiştim. Benliğim bundan alabildiğine hoşnuttu. Bunu açık yüreklilikle itiraf ediyorum.

Benliğimle ilgili en önemli yüzleştirmeniz ise, bence şuydu: Pamuk hastalanana kadar onu kendi varlığımla bütünleştirmem, sahiplenmem, sanki ona ben varoluş imkânı vermişim gibi davranmam, Yaratıcıyı hiç hesaba katmadan onunla ilişki kurmam, ancak o hastalanınca Yaratıcıya başvurmam. Benimle ilgili tesbitleriniz arasında en çok bundan yararlandığımı söylemeliyim. Gerçekten de, bakınca, insan bunun bir nevi haksızlık olduğunu anlıyor.

Geçen günlerde aynı okulda okuduğumuz Murat isminde bir arkadaşımın elinde gördüğüm Beşinci Dağ’ı onun önerisiyle okudum. Mektubun başına aktardığım gibi: “Felâket diye bir şey yok, kaçınılmaz olan var”dır. Kedimin ölümü kaçınılmaz idi. Yaratıcının kararı böyleydi. Her şeyin bir anlamı olmalı. Kedim öldüğünde ben bunu diyemedim.

Bu olaydan sonra yaşamı daha derinden düşünmeye başladım. Buldum dediğimiz bir yerde kaybedebiliyor, kaybettim dediğimiz yerde ise bulabiliyoruz. Hayatı yaşarken dünyevî nesneler açısından bakınca mutlak kayıp diye bir durumun olmadığını anlıyorum artık. Yine dünyevî nesneler açısından bakınca mutlak olarak ‘buldum’ diyebileceğiniz bir nesne de yok. Bu dünyada yaratılmış her varlık, her nesne, varolma-görünmeme, bulunma-kaybedilme, gelmeler-gitmeler, buluşmalar-ayrılmalara mahkum ve her ikisi arasına sıkışıp kalmış durumda. Bu gerçeklik ilk bakışta zalimce bir hayat kurgusu gibi görünüyor. Ancak daha yakından bakıldığında bu durumu zalim bir gerçeklik olarak algılayan ve yaşayan insanların asıl sorununun işte bu algılamaya yol açan şeylerden kaynaklandığı anlaşılıyor. İnsan ne kadar bu gerçekliğe uyum gösterir ve bunu kabullenirse kalbi o kadar ferahlıyor, aydınlanıyor. Bu yaşamı seçen biz olmadığımıza göre, bize düşen, önümüze konulan bu kurguyu, Yaratıcının bizden kaybettiklerimiz ve bulduğunu düşündüğümüz şeylerden ne istediğini anlamaya çalışarak, itiraz etmeden, sessizce, bu kurguda bir anlam ve önemi olduğuna inanarak kabullenebilmek. Yoksa, insan itiraz ediyor ama, bu itirazdan kimseye bir hayır da çıkmıyor. Ben kedimin ölümüne yaptığım itirazdan, Yaratıcıya olan kızgınlığımdan iyi bir şey elde edemedim. Tersine, böylelikle aslında tüm evreni de kaybettim aslında.

İnsan Rabbini kaybettiğinde nesneler arası ilişkiler dağılıyor, her nesne bir tesbih tanesi gibi bir tarafa saçılıyor. Nesneler arası bağlantılar kopuyor. Bir nesne başka bir nesne için bir anlam ifade edemiyor. Bir nesnenin başka bir nesne ile neden birlikte bulunduğunun bir açıklaması yapılamıyor.

Siz bir kapı araladınız. Bana düşen, bu kapıdan içeri girmek artık. Siz elinizden geleni yaptınız. Gerisini bana bıraktınız. Bundan sonra, ben istersem, Yaratıcı ile ilişkim iyileşebilir. İçimde çok büyük yardımcılarım olduğunu da hatırlattınız bana. Vicdanım, kalbim ve duygularım. Onlarla birlikte bir müddet bir yolculuğa çıkacağız anlaşılan. Ha, bir de ay var tabiî. O da bana gökyüzünden eşlik edecek ve yol gösterecek.

Beni dert etmenizden dolayı tekrar çok teşekkür ediyorum.