TR EN

Dil Seçin

Ara

Doğru Seçim: Eğri

İnsan eseri düz ve köşeli tasarımları bir yana bırakırsak, kâinatta her şey eğri, köşesiz ve yuvarlaktır.

Peki, neden böyledir? Ve atom altı âlemlerden galaksilere uzanan bu ‘eğri’lik neler söylemektedir bize?

 

Bir şafak vakti... Güneş ufuktan kocaman sarı bâr portakal gibi yükseliyor. Yürüyorsunuz. Ayaklarınızın altında ıslak kumlar oynaşıyor. Kulağınızda, gidip gelen dalga sesleri. Uçsuz-bucaksız bir denizin kıyısında, dudağınızda taze bir tebessüm, ufku seyrediyorsunuz. Gökkubbenin denizle kucaklaştığı ince uzun çizgide renkler dans ediyor. Yüzünüze günün ilk ışıkları vururken, dalgalardan sıçrayan damlacıklar alnınıza serin öpücükler konduruyor. Yüzünüzde ılık yağmur damlalarını hissediyorsunuz. Bulutlar ağır ağır sahile doğru kayıyor. Yağmur damlaları denizin tuzlu suyuyla karışıp saçlarınızdan aşağı, kaşınızı ve kirpiklerinizi ıslatıp omuzunuza doğru süzülüyor. Denize doğru birkaç adım daha atıyorsunuz. Deniz teninize dokunuyor; kıpır kıpır. Köpüklü suları avuçluyorsunuz; her damlada yeni günün ilk ışıkları parmaklarınızın arasından dökülüyor. Eşsiz bir ânı yaşadığınızın farkındasınız. Biliyorsunuz ki, bu ân bir daha tekrarlanmayacak, bu ânı farkettiğiniz ânda, yerine bir başka ân geldi bile. Tıpkı avuçlarınızdan dökülen sular gibi ânlar dökülüveriyor ömrünüzden. Güneş deniz üzerinde biraz daha yükselirken, yeryüzünde bir sabahın daha tamamlandığını biliyorsunuz. Güneşin karşı ufukta yine bir kızıl hülya olup batmaya duracağı âna kadar yeni bir gün içindesiniz. Zaman geri dönüşsüz biçimde akıyor. Ama yine de her gün ‘sabah’lar, ‘öğle’ler, ‘ikindiler, ‘akşam’lar tekrarlanıyor; biliyorsunuz. Tostoparlak güneşin bugün de doğudan batıya doğru seferinde gökyüzünde çizeceği eğri rotayı da aşağı yukarı tahmin ediyorsunuz. Eğilip bir avuç kum alıyorsunuz avuçlarınıza. Saçlarınız rüzgârda uçuşuyor. Sırtınızı denize dönüyorsunuz. Uzaktaki dağ zirvelerini seyre dalıyorsunuz. Vadiler, yokuşlar, gölgeler, zirveler, ovalar. Şimdi de, gün ışığını emerek renklenen ormanları, ağaçları seyrediyorsunuz. Her bir yaprağa düşüp süzülen yağmur damlalarını, her ağaç gövdesinden eğilip göklere uzanan dalları hayal ediyorsunuz.

Doğrusu, bu güzel manzaranın ve eşsiz deneyimin detaylarında, çoğu zaman fark etmediğimiz bir ortak özellik saklıdır: eğrilik. Bu manzaranın tüm detaylarında sonsuz çeşitlilikte eğrilikler vardır. Bu özel yaşantının her ânında bir eğriliği deneyimleriz.

Dünyanın hangi köşesinde olursak olalım, zamanın hangi kesitinde yaşarsak yaşayalım, her zaman bu eğriliğin ortasındayızdır ve bu eğriliği en başta kendi bedenimizin hatlarıyla ve kendi hayatlarımızla tamamlarız. Dünyanın hiçbir köşesi, ‘köşe’ adının çağrıştırdığı geometrik keskinliği hak etmez. Ayağımızı koyduğumuz her yer, elimize aldığımız her nesne—insan yapısı düz ve köşeli yapay tasarımları hariç tutarsak—eğri-büğrüdür, köşesizdir, yuvarlak hatlıdır. İlk bakışta gözümüze çarpan sivriliklerin, düzlüklerin, köşelerin aslı da tatlı eğriler üzerinde yükselir, ince kıvrımlara, yuvarlak köşesiz hatlara dayanır.

Her şeyden önce, üzerinde yaşadığımız dünya, yüzyıllar boyu sanıldığının aksine, ‘düz’ değil, yuvarlaktır; üstlerinden basık, yanlardan hafif kabarık bir küre üzerinde yaşarız. Dünyamız, eğri bir yörünge üzerinde başı hafif öne eğik bir konumda dolanır. Gecenin gündüzün ardından gelmesi, mevsimlerin nöbetleşmesi bu eğriliğin ve eğikliğin doğrudan sonucudur. Ayağımızın altına serilmiş yeryüzü de, ayağımızın altı da eğridir. Her adımımızda, yeryüzü ve ayağımız arasında âhenkli kavisler buluşur, zarif eğriler kucaklaşır.

Yaşadığımız dünyanın gözle görünür detaylarından mini dünyalara doğru bir yolculuk yapmaya kalkarsak, eğriliğin ve yuvarlaklığın her şeyi sarıp sarmaladığını kavramakta gecikmeyiz. Canlılığın temeli olan hücreler, yuvarlak ve köşesiz biçimdedir. Genetik kimliğimizin kodlandığı DNA molekülleri çifte bir sarmal boyunca dizilmiştir ve her bir sarmal çifti kendi içine kıvrılarak paketlenir. Bedenimizde barsaklarımız, akciğerimizdeki hava yolları her aşamada giderek incelen ve çoğalan sayısız kıvrımlar şeklinde tasarlanmıştır. Kan damarlarımız, kalpten itibaren giderek incelir ve kanın akımını kolaylaştıracak bir eğimle çatallaşır. Atom-altı parçacıklar mutlaka yuvarlağa yakın bir yörüngede dolanırlar, küre yapılar oluşturacak biçimde bir araya gelirler, köşesiz formlar içinde tasarlanırlar.

Bedenimizin gözle görülür detayları da eğrilikten nasibini alır. Örneğin bel kemiğimiz, zarif bir S çizerek bütün ağırlığımızı taşır. Aslında, ‘belimizi hiç bir zaman doğrultamayız.’ Şükür ki böyledir; yoksa ne düzgün biçimde ayakta durabilir, ne ağrısız yürüyebilir, ne de rahatça oturabilirdik. Ayaklarımızın altında saklı zarif kavisler bizi düzgün bir yürüyüşe çağırır. Avuçlarımıza ‘kazılmış’ çukurlara emellerimizi biriktirir, dualarımızı çağırır, hayallerimizi yığarız. Kulağımıza gelen ses dalgaları bir kulak kepçesinin eğri-büğrü sınırlarına dokunup süzüldükten sonra, yuvarlak ve bombeli kulak zarına çarpar, beynimizin kıvrımlarına öylece eğilerek girer.

Her sabah ufuktan çıkıp gelen günışığı, küre şeklindeki bir yıldızdan, muhtemelen yuvarlak tanecikler halinde toparlanarak ya da eğri dalgacıklara bürünerek göz yuvarlağımızın eğri yüzeyine çarpar, gözbebeğimizin yuvarlağından içeri süzülür, gözlerimizin lensinden eğilerek geçer ve arkadaki eğri yüzeyli retina üzerine düşer.

İnsan yüzünün her detayı eğri ve yuvarlak çizgiler üzerinde tasarlanmıştır. Elimizle yüzümüze dokunduğumuzda avuçlarımız ve yanağımızın sıcacık bir kıvrımda kucaklaştığını hissederiz. Zamanın hiçbir kesitinde dümdüz bir akış yoktur; zaman bir nehir gibi hep yokuş aşağı, kıvrılarak akar. Her an, bir dağ zirvesi gibidir; varolduğu noktaya kadar tırmanırız ve varır varmaz yokuş aşağı inmeye başlarız. Saat sarkacının resmettiği gibi, zaman, eğri bir çizgi üzerinde hiç durmadan salınır. Yuvarlak saat kadranında dönüp duran akrep ve yelkovan gibi kendini tekrarlayarak akar. Böyle olunca, hayat deneyimleri de, tıpkı bir nabız gibi, bir deniz dalgasının sahile vurup çekilmesi gibi gelir ve gider. Sözgelimi, bir şekerin lezzeti dilimize ve damağımıza varır varmaz azalmaya yüz tutar, geri doğru çekilmeye başlar. Ruhumuzda elem ve lezzetler nöbetleşir; biri gider, biri gelir. Elemin bittiği yerde lezzet, lezzetin bittiği yerde elem başlar. Duygularımız bile tekdüze değildir. Tebessümümüz dudağımızda bir ince eğridir. Acımız alnımızda eğri kırışıklarla taşar yüzeye. Gözlerimizin güzelliği eğri kaşlarımızla tamamlanır. Saçlarımızın her kıvrımından yüzümüze bir güzellik düşer; perçem, kâkül, lüle eğri birer çizgi olarak iner yüzümüzün kıvrımlarına.

Sonra bir gülü alın elinize.. Kıvrımların, eğrilerin, girinti-çıkıntıların nasıl bir âhenge dönüştüğüne, eğri-büğrü hatların nasıl bir biçim şiiri olarak bestelendiğine gözle görülür, elle tutulur biçimde tanık olun. Gülünüzün bir üçgen, dörtgen ya da altıgen biçiminde olmasına gözleriniz ve gönlünüz razı olur muydu? Aslında sadece gül değil, bütün çiçekler kasıtlı bir kavislenmenin, ince hesaplı bir eğriliğin rengarenk çizimidir. Çiçekler, bahar mevsiminde her ağaçta yapraktan sonra, meyveden önce gelir. Yapraklar, incecik kıvrımlarıyla, her dal boyunca spiral biçimde dizilişleriyle özel bir eğrilik hesabının örnekleridir; ışığı, havayı, toprağı ve suyu ağaçta buluşturma rolü üstlenirler. Çiçeklerin rolü ise, bu buluşmayı meyvelendirmek için havada dolaşan polenleri buluşturmaktır. Çiçeklerin kıvrım kıvrım yapısı, özel girinti-çıkıntıları, hesaba gelmeyen sayısız eğri büğrü detayları hava akımını ‘eğip bükme’ye ayarlanmıştır. Ağaçların dalları arasında dolaşan hava akımı, çiçeklerin özel şekilleri sayesinde, çiçek etrafında özel olarak girdaplanır ve havada dolaşan polenler bu girdaplı alanlarda yoğunlaşarak, tesadüfî sanılan salınmalar arasında, rastgele şekillendiği sanılan çiçek yüzlerde buluşurlar, döllenirler ve meyveye dururlar.

Sadece havanın değil, suyun kavislerinde de incecik sırlar dolanır. Su, denizlerin yüzünde dalgalanırken, toprağın derinliklerinde kıvrılırken, derelerin incecik kıvrımlarında girdaplanırken, yüksek çağlayanların başında kavislenirken, yüreğine hayat taşır, her zerresine can devşirir. Suyun kıvrımlı hareketi, dalgalardaki zarif görünümünün ve doyumsuz sesinin yanısıra, hayatî bir fonksiyon da taşır. Bu hareketler sırasında su oksijenlenir, temizlenir, saflaşır ve su altına oksijen taşınır. Hatta kaynak sularının yeraltında kıvrılarak akması, taşa ve toprağa dokunarak kavislenmesi, kaynak sularına özgü tarifsiz tadın nedenidir. Coşmadan ve düz akan şehir suları bu tadı kaybeder; insanı dirilten ‘ab-ı hayat’ özelliğini yitirir.

Suyun kendisi gibi, suyu mekân edinen sualtı canlıları da, zarif kavislere sahip vücut hatlarıyla su altında düz yaşanmayacağını haber verirler. Özellikle balıkların ‘hidrodinamik’ bedenleri, eğriliklerin bir deneme-yanılma olmadığını, eşsiz bir ahengin tamamlayıcısı olduğunu gösterir. Su altında, suyu hiç rahatsız etmeden, sessizce kayıp giden her bir balık, yeryüzünde hiçbir çizginin rastgele olmadığını ve eğri-büğrü hatların hepsinin bir bütün içindeki kasıtlı detaylar olduğunu seslendirir.

Eğriliğin gözle görünür bir âhenge dönüştüğü, elle tutulur mimari şiire büründüğü özel nesneler de vardır. Bir salyangoz kabuğunun katlanışı, bir koçun boynuzunun kıvrılışı, ayçiçeği çekirdeklerinin dizilişi, çam kozalağındaki fıstıkların yerleşimi, bir rüzgâr hortumunun girdaplanışı, bir deniz dalgasının kavisi, bir spiral galaksinin dönüşü.. Eğriliğin estetiğini ve fonksiyonel âhengini ilk bakışta yansıtan bu nesneler, kâinatta aslolanın düz çizgiler değil, eğrilikler olduğunun; hayatın köşeli ve sivri değil, yuvarlak ve yumuşak hatlı olduğunun sembolü gibidirler.

Ünlü şair Goethe, eğriliklerin kâinatta kadın estetiğini ve dişi zerafetini çağrıştırdığını, düz ve sert çizgilerin ise kaba ve erkeksi durduğunu belirtir. Bu şairce bakışın cinsiyet ayırımını bir kenara bırakırsak, eğriliğin hüküm sürdüğü kâinatta, eğriliklerin her kıvrımında, her büklümünde, her girinti-çıkıntısında bir zerafet niyetinin, bir estetik kaygısının izini görebilirsiniz.

Eğriler söz konusu olduğunda, Newton fiziğinin kâinatı bir otomatik işleyişe terkettiği mekanistik ve pozitivist bakış açısında, Goethe’nin şair duyarlılığı ile izlediği eğrilikleri görmezden gelen bir kör nokta daha ortaya çıkar. Newton fiziği, hareketin en doğru şeklinin ‘düz çizgisel ilerleme’ olduğunu öne sürer, mekânı Öklid geometrisinin düzlüğüne mahkum eder, zamanı geri dönüşü olmayan düz bir çizgi olarak resmeder. Oysa yıllar içinde, ‘kaos teorisi’nin ortaya çıkması, ‘fraktal geometri’nin biçimlenmesi, görecelik teorisinin gelişmesi, kuantum teorisinin tahminlerinin doğrulanması ile, kâinatta her hareketin eğrilmek suretiyle gerçekleştiği; mekânın eğildiği, zamanın kıvrıldığı görüldü. Newton fiziğinin küçümseyip yok saydığı ince detayların kaos teorisiyle işin içine girmesi, hiç bir olayın ‘burnunun doğrusu’na ilerleyemeyeceğini gösterdiği gibi, ışığın ve atomun doğasına ilişkin modern tasarımlar mekân ve zamanın her an her yöne çatallaşmaya eğilimli bir ontolojik ‘girdaplanma’ içinde olduğuna işaret ediyor.

Bütün bu modern teorilerin ortaklaşa işaret ettiği nokta, kâinatın otomatik, tekdüze, baştan kurulu, kendi başına buyruk bir ‘mekanizma’ ile işlemediği oldu. Kâinat her an, her zerresiyle var-yok arasında uzanan eğri bir çizgide sarkaçlanıyor, eşya her an her detayında yeniden yeniye biçimler alıyordu. Fraktal geometride, bir eşyada bir boyutta gördüğümüz ‘düz’lük, eşyaya biraz daha büyüterek baktığımızda, eğriliğe dönüşüyordu; ortaya çıkan eğrinin bir kesitinde dikkati çeken düzlük de aynı şekilde büyütüldüğünde yerini eğri-büğrü hatlara bırakıyordu. Yani, eşya, nasıl derinlere indikçe giderek bölünüp sonunda bir enerji yumağına dönüşüyorsa, aynı şekilde sonsuz küçüklükte görüntülendikçe nihayetsiz çeşitlilikte eğri detaylara bürünüyordu. Bir başka deyişle, elle tutulur ve gözle görülür her şey, sonsuz katlı bir ‘buruşukluk’tan biçimleniyordu. Öyle ki, matematikçiler gerçekte ‘doğru’ diye bir şeyin olmadığını, ‘eğri’nin asıl olduğunu, doğru çizginin çapı sonsuz uzunlukta olan bir dairenin göze ‘doğru görünen’ bir ‘yay kesiti’ olduğunu söylüyorlar. Sonlu bir kâinatta ‘sonsuz çaplı’ bir daire çizilemeyeceğine göre, kâinatta ‘doğru çizgi’ de olamayacaktı.

Bilim dünyası eğriliği o kadar sevdi ki, bir zamanlar Descartes’ın ortaya attığı, ancak Newtoncu fiziğin baskısıyla yeşeremeyen bir fikir şimdilerde Finli fizikçi Antti J. Niemi’nin matematik hesaplarıyla yeniden gündeme geldi: Descartes’a göre varlığın temel bileşenleri parçacıklar ya da elektromanyetik dalgalar değil; uzay-zamanı kaplayan akışkan ‘esir’ maddesinin girdaplaşmalarıydı. Descartes’ın bu fikri, daha sonraları, Kelvin’den de destek görmüş, ancak yeterince matematiksel dayanak bulamamıştı. Şimdilerde matematiğin de ‘eğrilik’ gerçeğine eğilmesiyle, zerrelerin, ‘yokluk’ diye tarif edegeldiğimiz, fiziksel olarak algılayamadığımız, ancak matematiksel olarak ‘algılanabilir’ olan bir ‘vakum’dan, bir ‘boşluk’tan varlık sahiline/varlık sahnesine doğru kıvrılarak uzanan ‘girdaplaşmalar’ olduğunu söylemeye daha çok hazır ve yatkınız. Bu bakış, Einstein’in ünlü e=mc2 formülüyle ortaya koyduğu gibi, maddeyi, eğri bir uzay-zamanın yüzeyinde âdeta ‘yumrulaşarak’ ortaya çıkan ‘enerji yoğunlaşmaları’ olarak tanımlamasıyla da uyum içinde olacağa benziyor.

Varoluşun her detayına hükmeden eğrilmeler, bükülmeler, kıvrılmalar, sarmalanıp dönmeler, yumrulaşmalar, gelip gitmeler, belki de en son farkettiğimiz, ama her an içinde bulunduğumuz bir döngüde, yani zamanda, gündüzlerin geceye dönüşmesinde, mevsimlerin nöbetleşmesinde kendini çoktan benimsetmiş bile. Hepimiz ömrümüzü bir helezonun kollarında geçiriyoruz. Tıpkı yuvarlak bir merdiveni tırmanır gibi her defasında aynı turu atıyoruz; ama sürekli yeni katlara çıkıyoruz. Doğumumuzdan ölüme kadar giden yolda, gece ve gündüzleri, ayları, mevsimleri, yılları, yüz yılları tekrarlayıp duruyoruz; ancak spiralin kollarında bir daha dönmeyeceğimiz katlara doğru çıkmış oluyoruz.

Zaman algımızın başta gelen işaretini oluşturan Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş yörüngesi Güneş’in Samanyolu galaksisi içindeki yolculuğunun üzerine oturtulduğunda da, yine bir spiralin kollarında buluyoruz kendimizi.

Düz ve köşeli duruş bir sabitliği çağrıştırırken, eğri, yuvarlak, kavisli biçim bir gelip geçiciliğe işaret eder. Dalga eğilirken, demir bükülürken, rüzgâr kıvrılırken, sular kırışırken, varoluşun kendi doğalarından olmadığını, her daim biçimlendiklerini, her an yoğrulduklarını söylüyorlar. Öyle ki, aslolan kendi maddeleri değildir; kendi kıvrımlarından yansıyan, eğri-büğrü hatlarından taşan güzelliktir; çünkü kendi varlıkları bu güzelliğe, bu âhenge, bu estetiğe ayna olmak uğruna eğriliyor, bükülüyor, halden hale giriyor, yoğruluyor. Bir gül tomurcuğunun bağrındaki sarmaş dolaş çizgiler, bir dalganın büründüğü zarif kavis, bir galaksinin akıl almaz mesafeler boyunca taşıdığı tatlı sarmal, kâinatı kendi bağrında bir gül gibi sarıp sarmalayan ‘güzel eyleme kasdı’nın, ‘güzelleme iradesi’nin, Kur’ânî tabiriyle ‘ihsan’ın görüntülerinden başka ne olabilir? Dalga güzel olmak için eğilir, ancak güzellik dalgadan değildir; dalga sönünce güzellik bir başka dalgaya geçer: Demir bir âhengi tamamlamak üzere bükülür, ancak âhenk demirden değildir; hurdalaşınca güzellik bir başka demire geçer. Rüzgâr bir işe yaramak üzere eğilir, ancak işe yaramak rüzgârın işi değildir; rüzgâr dinince, bir başka işe yarar rüzgâr gelir.

Tüm bir varlık, bir Güzellik Sahibi’nin eşyayı güzel eyleyen Kudret Elinde eğiliyor, bükülüyor, kıvrılıyor, sarılıp sarmalanıyor.

Şimdi, bu hiç bitmeyen eğilip bükülmenin bir kesitini bir de ‘eğilmeler’in farkında olarak yaşamayı deneyelim:

Bir şafak vakti... Güneş ufuktan kocaman sarı bir portakal gibi yükseliyor... Yürüyorsunuz.. Ayaklarınızın altında ıslak kumlar oynaşıyor. Kulağınızda, gidip gelen dalga sesleri.. Uçsuz bucaksız denizin kıyısında, dudağınızda taze bir tebessüm, ufku seyrediyorsunuz. Gökkubbenin denizle kucaklaştığı ince uzun çizgide renkler dans ediyor. Yüzünüze günün ilk ışıkları vururken, dalgalardan sıçrayan damlacıklar alnınıza serin öpücükler konduruyor. Yüzünüzde ılık yağmur damlalarını hissediyorsunuz. Bulutlar ağır ağır sahile doğru kayıyor. Yağmur damlaları denizin tuzlu suyuyla karışıp saçlarınızdan aşağı, kaşınızı ve kirpiklerinizi ıslatıp omuzunuza doğru süzülüyor. Denize doğru birkaç adım daha atıyorsunuz. Deniz teninize dokunuyor; kıpır kıpır. Köpüklü suları avuçluyorsunuz; her damlaya yansıyan yeni günışığı parmaklarınızın arasından dökülüyor. Eşsiz bir ânı yaşadığınızın farkındasınız. Biliyorsunuz ki, bu ân bir daha tekrarlanmayacak, bu ânı farkettiğiniz ânda, yerine bir başka ân geldi bile. Tıpkı avuçlarınızdan dökülen sular gibi, ânlar dökülüveriyor ömrünüzden. Güneş deniz üzerinde biraz daha yükselirken, yeryüzünde bir sabahın daha tamamlandığını biliyorsunuz. Güneş’in karşı ufukta yine bir kızıl hülya olup batmaya duracağı âna kadar yeni bir gün içindesiniz. Zaman geri dönüşsüz biçimde akıyor. Ama yine de her gün ‘sabah’lar, ‘öğle’ler, ‘ikindi’ler, ‘akşam’lar tekrarlanıyor; biliyorsunuz. Tostoparlak güneşin bugün de doğudan batıya doğru seferinde gökyüzünde çizeceği eğri rotayı da aşağı yukarı tahmin ediyorsunuz. Eğilip bir avuç kum alıyorsunuz avuçlarınıza. Saçlarınız rüzgârda uçuşuyor.

Bir varoluş kıvrımının ucunda, bir hayat girdabının ortasında, beynimizin kıvrımlarında dolaşan düşüncelerle, kalbimizin taraçalarına sarılıp duran aşklarla, varlık-yokluk arasında sarkaçlanan kaygılarımızla, ruhumuza üflenmiş sonsuzluk arzusunun sarmalında, suya eğilen bir nilüfer çiçeği gibi ölüme doğru eğilerek sonsuzluğun girdabına katışıyoruz.

Salınıp durduğumuz varlık okyanusunun sonsuzluk sahiline yakın bir dalgasında bir köpük gibi bir ân parlayıp sönüyoruz. Tenimize Sonsuz Güzellik bütün renkleriyle eğilip dokunuyor, kalbimizi Ebedî Sevgili’nin sevgisi sarıp sarmalıyor. Her günün akşamında gözlerimizi kapatırken, sonsuz kıvrımlı ‘kâinat gülü’nün yanağında kıvranıp uzanıyoruz. Dudağımızda bir tebessümle.