TR EN

Dil Seçin

Ara

Kazıklar Sahibi Firavun

Kazıklar Sahibi Firavun

Yazımızın bundan önceki bölümünde, M.Ö.XXIII. yy.da yaşayan Akkad İmparatoru Naram-Sin’in, Kur’ân-ı Kerîm’de bir Peygamber veya velî olarak methedilen Zülkarneyn ile aynı kişi olduğunu ve adının da habibullah mânâsını taşıdığını ortaya koymuştuk. Bu bölümde ise, şimdiye kadar ilim adamları tarafından çözülemeyen, Naram-Sin’in Mısır’ı fethedip etmediği problemini, Kur’an âyetlerinin yardımıyla açıklığa kavuşturmaya ve ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’deki “kazıklar sahibi firavun” deyiminin de ne ifâde ettiğini çözümlemeye çalışacağız.

“Sonunda güneşin battığı yere varınca, onu kara bir çamur deryasında batıyor buldu.” (Kehf, 18/86)

Yukarıda “kara bir çamur deryası” şeklinde açıkladığımız ibare aynü’l-hamie olup ayrı “göz, göze, kaynak; büyük su birikintisi, göl, deniz”; hamie ise “kara ve pis kokulu, sıcak, yumuşak çamur” mânâlarına gelmektedir. Lisânü’l-Arab, Tâcü’l-arus ve Lane’in Arabic-English Lexicon’u gibi en büyük Arapça sözlüklerde, çeşitli örneklerle açıklanan bu kelimelerin, pek çok müfessirin kabul ettiği gibi Atlas Okyanusu’nu târif etmiş olduğuna inanmak bizim için çok zordur. Çünkü sisli denizin uzaktan çamur gölüne benzediği düşünülse bile “sıcak ve pis kokulu çamura” benzetilebilmesi mümkün değildir. “Sıcak ve pis kokulu” olmak, gözle görülen değil dokunma ve koku alma duyularıyla hissedilen özelliklerdir. Nitekim İbn Abbas (ra.) açıklamalarında, daha sonraki pek çok müfessirin temas etmekten kaçındığı, âdeta görmezlikten geldiği bu özellikler üzerinde ısrarla durmuştur. (bkz. İbn Kesir İst. 1985, c.X, s. 5070 vd.)

Kur’an-ı Kerim’in başlı başına mucize olmasının en önemli sebeplerinden biri, kullandığı kelimelerin, ifâde etmek istediği mânâya göre, bir insanın başaramayacağı derecede itina ile seçilmiş olmasıdır. Dolayısıyla müfessirin kendi yorumuna girmeden önce, her kelimeyi âdeta mikroskop altında incelemesi gerekmektedir. Kanaatimizce söz konusu âyetteki hamie kelimesi, uzaktan bakış için “benzetme” yapmaya uygun değildir ve burada aynü’l-hamie ile “öyle görünen” değil, “öyle olan” bir yer kastedilmiştir. Ki bu yer bize göre, hakikaten toprağı kara, yumuşak, sıcak ve pis kokulu olan, 23.000 km2 yüzölçümünde, gerçek bir çamur deryası halinde bulunan Nil deltası ve taşkın zamanlarında Nil vadisinin tamamıdır. Verdiğimiz 23.000 km2, yalnız deltanın bugünkü yüzölçümüdür (Van Gölü’nün altı katı; V. Gölü: 3740 km2); Herodot ise “Menes zamanında (M.Ö. 3100), Mısır’ın Thebes’ten başka her tarafı bataklıktı” demektedir. (Herodot Tarihi, Remzi K. evi, İst. 1973, 104) Bizim Nil deltasına aynü’l-hamie “çamur deryası, çamur denizi” dememize paralel olarak Araplar da Nil nehrine Bahr “deniz” demektedirler.

Müfessirler, Zülkarneyn’in bataklığın yanında rastladığı kavmin “büyük bir millet” olduğunu kabul etmekte ve hatta İbn Cüreyc’den (ra.) rivayet edilen bir habere göre “Zülkarneyn’in orada ‘onikibin kapısı olan’ bir şehre girdiğine inanmaktadırlar.” (Bkz. İbn Kesîr, 5073) Ne kadar büyük olursa olsun, bir şehrin sur kapılarının bu sayıya varması mümkün değildir; çünkü fazla kapı, şehrin müdafaasını zayıflatır. Herodot M.Ö. V. yüzyılda, dünyanın en büyük şehri olarak bilinen Babil’in yüz kapısı olduğunu (ki mübalağalıdır), ayrıca, Fırat’a dik inen her sokağın sonunda da gizli kapılar (su almak için küçük kapı) bulunduğunu yazmaktadır. (ay.es, 87) Yukarıda anılan İbn Cüreyc’in (ra.) sözündeki onikibin kapının, ev kapısına yâni şehrin nüfusuna işaret ettiği (“... şu kadar hâneli” gibi) kabul edilebilir. Böyle bir şehrin ise, en eski çağlarda Atlas Okyanusu sahillerinde değil, ancak Mısır gibi bir ülkede bulunabileceği âşikârdır.

Kur’ân’ın yalnız bir yerinde geçen “batı tarafı” ibâresi ile de Mısır dolayları kastedilmiştir: “Mûsâ’ya o emri vahyettiğimiz vakit sen batı tarafında (bicânibi’l-garbiyyi) değildin.” (Kasas, 28/44) Bu âyet Hz. Peygamber’e Mekke’de nâzil olmuştur ve Mısır, Mekke’nin batısında değil kuzeybatısında, hatta kuzeyindedir. Buradan açıklıkla anlaşılan husus “batı tarafı” ibâresiyle yön bildirilmeyip bu adla anılan yörenin kastedilmiş olduğudur. Ki bilindiği üzere İslâm tarihi boyunca Kuzey Afrika ülkelerine Magrib “Batı Ülkesi” denilmiştir. İslâm dünyasının temelini teşkil eden eski Sâmî-Mezopotamya dünyasının, gidilebilen en son batı ucu Mısır, yâni Nil’in ve deltanın doğu sahilidir. Çünkü dünyanın en uzun nehri olan Nil (6671 km), özellikle taşkın zamanları, binlerce kilometrekarelik çamurlu deniz hâline gelerek Mezopotamyalılar’ın daha ileriye geçmelerine ve daha batıda başka topraklar tanımalarına fırsat vermemiştir. Dolayısıyla daha yakın çağlarda Fas, Tunus, Cezayir’e verilen Magrib adı, tarihin ilk devirlerinde, batıda gidilebilen en son topraklara, yâni Mısır’a verilmiş, ancak çok uzun yıllar sonra, Nil’in öbür tarafı da tanındıkça Magrib adı daha batıya, Atlas Okyanusu sahillerine kadar kaymıştır.

Müfessirlerin hepsinin kabul ettiği gibi “güneşin battığı yer”, dünyanın gidilebilen en son batı ucudur. Mısır batı olunca onun tam doğusu, güney Mezopotamya, yâni Akkad ülkesi olmakta, böylece de Kur’an-ı Kerîm, Naram-Sin’in fethettiği kara ülke’nin hangi yönde aranması gerektiği sorusuna cevap vermiş olmaktadır.

Çiviyazılı belgelerde, zenginlikleri anlatılmakla bitirilemeyen ve hemen her zaman birlikte zikredilen Magan-Meluhha isimli birbirine komşu iki ülkeden bahsedilmektedir. İlim adamları arasında Mısır-Habeşistan, Hindistan (İndus Medeniyeti) veya Arabistan olduğu hususu yıllardan beri tartışılan Magan-Meluhha hakkında bildiklerimiz özetle şunlardır: Deniz kenarında bulunması; toprağının ve insanlarının kara (Mezopotamyalılar’a göre daha koyu renkli) olması; altın, bakır gibi madenlere, porfir, granit, diorit gibi sert taşlara (binâ ve heykel yapımı için), kıymetli taşlara (gevhertaş), fildişine, sert ağaçlara, sazlıklara, deniz ağacına (ne olduğu bilinmeyen, ancak bizim, Kızıl Deniz’den çok çıkan siyah mercan olduğunu tahmin ettiğimiz ağaç görünümlü nesne) ve egzotik hayvanlara sâhip olmasıdır. Kur’an’ın gösterdiği yöne uyarak Mısır ihtimalini ele alıp tarihî belgelerdeki ipuçlarını değerlendirince, ortaya hayret verici sonuçlar çıkmaktadır.

Magan’ın Mısır olduğuna inanan ilim adamlarınım dayandığı iki delil vardır:

1) M.Ö. I. bin içinde, yâni Naram-Sin’den oniki, onüç asır sonra yine çiviyazılı kaynaklarda adına rastlanan Magan (diğer yazılışıyla Makan)’ın Mısır olduğu kesindir.

2) Naram-Sin’in mağlup ettiği kıral Manium’un firavun Menes olduğuna inanılmasıdır. Ancak bu Menes, Naram-Sin’den asırlar önce yaşayan Narmer Menes değil, firavunlar tarafından “güçlü” mânâsında bir ünvan olarak kullanılan Menes’tir. (bkz. A. Ungnad, AfO 14, 199 vd.)

Biz bu delillere ek olarak aşağıda bölüm bölüm açıklayacağımız yeni delillerimizi sunuyoruz:

KARA TOPRAK: Çiviyazılı tabletlerin Magan ülkesine kara toprak demelerine paralel olarak Herodot da Mısır için “Menes zamanında Mısır’ın Thebes’ten başka her tarafı bataklıktı” demekte, taşkınları ve deltanın durumunu anlattıktan sonra da, Mısır arazisini kara ve yumuşak toprak şeklinde vasıflandırmaktadır. (ay. es., 104 v.d, 107) “Kara ve yumuşak toprak” ibaresi, Kur’an’ daki hame’in mesnûn’un tam karşılığıdır: “And olsun ki biz insanı balçıktan, işlenebilir kara topraktan yarattık.” (Hicr, 15/26) İşlenebilir, şekil verilebilir sıfatının karşılığı ‘yumuşak’tır ve bu âyetle (kezâ, yine Hicr, 15/27, 33) söz konusu edilen kara toprak (hamie) hiç şüphesiz ‘bataklık çamuru’dur. Bugünün müsbet ilimleri de, hayatın ilk önce bataklıklarda başladığını, bu âyetin nüzulünden ancak ondört asır sonra bulabilmiştir.

Eski Mısırlılar’ın, Nil’in kenarlarındaki mümbit araziye, yâni asıl Mısır’a kemit kara toprak dedikleri bilinmektedir (bkz. meselâ; Meydan Lar. Ans.); ayrıca, Sâmî kökenli olan eski Mısır dilindeki bu kelimenin, Arapça’daki hamie(t) ile aynı kelime olması da muhtemeldir. Görüldüğü üzere Kur’an’da “batı ülkesi”, çiviyazılı kaynaklarda da “Magan” ülkesi için kullanılan kara toprak deyimi, eski Mısır vesikaları ve Herodot tarafından da aynen tekrar edilmekte ve böylece söz konusu kara topraklı batı ülkesinin Mısır olduğu tasdik edilmiş olmaktadır.

Yazımızda yer yer temas edeceğimiz XIV. yy.da yazılmış olan Ahmedî’nin İskendernâme’sindeki, İskender’in ordusuyla beraber zulmet diyârı’na (karanlıklar ülkesi) girişi ve çıkışı efsanesi (1. Ünver, Ahmedî İskendernâme, Ankara 1983, y. 73b), hiç şüphesiz Zülkarneyn/Naram-Sin’in kara toprak ülkesi’ni zaptedip geri dönmesinden kaynaklanmaktadır. Akkadca’da, Arapça’nın ‘zulm’üne tekabül eden kök kelime zalâmu (zallamu) “kara, siyah” ve mât zallamuti (Arapçası zulmet) “kara ülke, Neger, Afrika” demektir. (bkz. W.v.Soden, Akkadisches Handwörterbuch m, 1076, 1077)

NINTULLA “Magan’ın Tanrısı”: Sümerler’in yer tanrısı Enki ile tatlı sular tanrısı Ninhursag’ın, yeryüzündeki çeşitli bölgelere tanrı tayin etmelerini anlatan bir Sümer tabletinde; sıra Magan’a geldiğinde, Enki “Nintulla Magan’ın beyi olsun” demektedir. Sümerce “Tul’un Beyi” mânâsında olan bu kelimede tul’un ne olduğu bilinmemektedir. (bkz.S.N. Kramer The Sumerians, Chicago 1963, 277 v.d.) Sümerce tul “göze, kaynak, çeşme” yâni Arapça karşılığıyla ayn demektir; kanaatimizce Magan’ın tanrısı Nintulla “Mısır Deltası’nın Beyi” mânâsındadır.

MELUHHA: Yazımızın birinci bölümünde bahsettiğimiz gibi, Akkadca Arapça’nın anasıdır ve hemen bütün kelimeleri ortaktır. Dolayısıyla mânâsı bilinmeyen bir Akkadca kelimeyi, sanki Arapça imiş gibi düşünerek Arapça sözlüklerde araştırırsak, genellikle bir ipucu bulabilmemiz mümkün olmaktadır. Meluhha tipik bir Sâmî kelimedir ve üçlü kökü de mlh’dir. Bu kök ise Arapça’daki milh “tuz” kelimesinin köküdür. Buna göre Meluhha’yı mânâlandırsak “tuzlu ülke, tuz ülkesi” gibi bir sonuç elde ederiz. Arapça’dan aldığımız bu ipucu ile Akkadca’da “tuz” kelimesinin karşılığını araştıracak olursak, bu defa ‘mil’u “tuz, şap, çor (madenî tuz)” kelimesini buluruz ki bu “h” sesinin düşmüş şeklidir (Mehmet/Memet gibi), mil’u’dan türeyen ve “h” sesini de ihtiva eden mallahtu veya mullahtu (Arapçası mullah, İbranicesi mallov) da tuzlu bir bitkinin adıdır.

Bu sonuç ise Meluhha’nın yerini tespit hususunda bizi Kızıl Deniz’in batı sâhillerine götürür. Çünkü dünyanın en tuzlu denizi olan Kızıl Deniz’in diğer adı Şap Denizi’dir ve batı sahillerinde, Habeşistan, Sudan topraklarında yaşayan insanlara da Araplar ez-Zencî demişlerdir; zenci ise “susuzluktan barsakları birbirine yapışmış” mânâsındadır. (bkz el-Müncid)

Bu hususlardan ortaya çıkan sonuç, Meluhha’nın “susuz ve çorak, kıraç ülke” kelime mânâsını taşıdığıdır ki, Kızıl Deniz’in batı sahillerine verilebilecek en uygun isim de bu olsa gerektir.

MAGAN: Bu ülke adının mânâsını bulmak hususunda bize yine Kur’an-ı Kerîm yardım etmektedir: Kur’an’ın iki yerinde geçen kazıklar sahibi firavun (Fecr, 89/10; Sad, 38/12) deyiminin ne ifade ettiği bugüne kadar anlaşılamamıştır. Müfessirlerce kabul edilen, firavunun insanlara “kazığa vurma” cezası tatbik ettiği veya ordugâh çadırlarının kazıklara bağlanmış olduğu yahut askerlerinin, sağlam kazıklara bağlanmışçasına sebat sâhibi oldukları (savaşta kaçmadıkları) gibi yorumlardır. Bize göre bu yorumların hiçbiri mümkün ve muhtemel değildir; çünkü:

 

 

a) Eski Mısır’da kazığa vurma cezası yoktur. Dünyada, başka hiçbir uygarlıkta görülmeyecek derecede, günlük hayatı dahi en ince ayrıntılarına kadar resimlerle gösteren Mısır sanatında böyle bir sahneye rastlanmamaktadır. Kazığa vurma cezasını tarihte en fazla kullananlar ve değişik usuller tatbik edenler (kuvvetli ihtimalle bu adam öldürme metodunu ilk düşünenler) Assurlular’dır. Pek çok Assur kabartmasında, fethedilen kalelerin önünde esirlerin sıra sıra nasıl kazığa vuruldukları (makattan veya göğüs kafesi altındaki üçgen boşluktan) çok canlı biçimde resmedilmiştir.

Mısır sanatında ise, elleri bağlı diz çöktürülmüş esirlere tatbik edilen, pala benzeri bir kılıçla boyun vurmak veya gürz benzeri, dikenli bir topuzla kafa dağıtmak cezaları resimlerde gösterilirken kazığa vurma sahnesine rastlanmamaktadır. Böyle bir tarihî belge henüz arkeologların eline geçmemiş veya şahsen bizim dikkatimize çarpmamış olabilir; ancak Mısır’da bu cezanın tatbik edilmemiş olduğunu, bize yine Kur’an göstermektedir. 20. surenin (Tâhâ) 71. âyetine göre, Firavun, Hz. Musa’ya iman eden sihirbazlarına aşırı derecede kızdığı zaman, “el ve ayaklarını çapraz kestireceğini ve onları hurma dallarına astıracağını” söylemiştir. Eğer onlara verebileceği daha ağır bir cezayı bilseydi veya geleneklerinde olsaydı, mutlaka o cezayı verirdi; ki hiç şüphesiz kazığa vurma cezası, bu âyette anlatılandan çok daha ağırdır.

b) Kur’an-ı Kerîm’in verdiği misâller, inananları tefekküre ve derin düşünceye sevkeden mânâsı yüksek benzetmelerdir. Bunu bizzat Allah şöyle açıklamaktadır: “Allah bir sivrisineği, hatta onun da üstünde olanı misâl vermekten çekinmez, inananlar onun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise ‘Allah bu misâlle ne demek istedi?’ derler.” (Bakara, 2/26)

Vereceği misali böylesine titizlikle seçen Allah’ın, firavunu dünyanın her devrinde ve her yerinde çadır iplerinin veya kaçmasın diye hayvan yularlarının bağlandığı kazıkların sâhibi olarak tanıtması, mecaz da olsa Kur’an’ın yüksek seviyesine uygun düşmez. Bize göre bu kazık, dünyada yalnız firavunda bulunan ve görüldüğü zaman yalnız onu ve ülkesini akla getiren, sivrisinekteki gibi gizli veya aşikâr büyüklüğü bulunan bir sembol olmalıdır ki Allah onu misâl getirsin.

Fecr suresinde, uygarlıkta ileri gitmiş, muhteşem eserler meydana getirmiş ve sonunda yaptıkları azgınlıklar üzerine helâk edilmiş milletler misâl getirilirken şu açıklama yapılmaktadır:

“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd (kavmin)’e

Yüksek sütunlarla dolu İrem’e,

Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı.

Vâdide kayaları oya(rak evler yapa)n Semûd (kavmin)’e

Ve kazıklar sâhibi firavun(un kavmin)e;

Bunlar, ülkeler(in)de azmışlardı.” (Fecr, 86/6-11)

Görüldüğü üzere, kazıklar sâhibi firavun, ilk dört âyette, muhteşem mimarlık eserleri meydana getiren Ad ve Semûd kavminin yaptıkları anlatıldıktan sonra zikredilmekte ve son âyette de bu üç kavim birlikte mütalaa edilmektedir. Burada, yüksek sütunlar ve kayalara oyulmuş evlerden sonra, ancak yine böyle bir mimarlık ve özellikle taş yontuculuk eserinden bahsedilmesi beklenir; çünkü Kur’an’ın insicâmı bunu gerektirir.

Taş yontuculuk alanında ise Mısır’ın en büyük özelliği, bugün dahi onun sembolü durumunda olan dikilitaşlardır. Bunlar, kare plânlı tabandan başlayıp gittikçe sivrilerek tepede yeniden sivrilip piramit görüntüsüyle son bulan, 32 metreye kadar boyları ve 460 tona kadar ağırlıkları olan, yekpâre taştan oyulmuş (genellikle kırmızı porfir) dikilitaşlardır.

Avrupa dillerinde obelisk “ince-uzun, ucu sivri nesne; iğne, tığ vs.” ve “Kleopatra’nın iğnesi”; Arapça’da miselletü fir’avn, “firavunun çuvaldızı”; ilim dilinde de pyramidal column “ehramî sütun” adlarıyla anılan bu dikilitaşlar, ilk yapıldıklarında tepelerindeki piramit kısımları altın levhalarla kaplandıktan sonra, güneş mabetlerinin kapılarına ve çevrelerine dikilmişlerdir. Eski Mısır inancına göre bu dikilitaşlar güneş ışınlarıdır ve gerçekten de tepelerindeki altın levhalarla kızgın Mısır güneşini, dolayısıyla Mısır’ın ihtişamını, firavunun haşmetini, güneş ışınları halinde kilometrelerce uzaklara yansıtmışlardır. Dikilitaşların bazıları düz, bazıları tamamen hiyerogliflerle ve tasvirlerle kaplıdır. Tasvirli olanların bir yüzünde, en altta bir kapı resmi bulunmakta ve ilim dilinde bu yüze, “yalancı kapılı yüz” denilmektedir. Bu kapı resmi, dikilitaşın bir bina gibi tasavvur edildiğini göstermektedir ki, sembolize ettiği bu bina hiç şüphesiz bir ehramdır. Zaten şekli, tepesi mübalağalı biçimde göğe doğru yükseltilmiş bir ehramdan başka bir şey değildir

 

 

“Ey Haman! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak (tuğla imal et), bana bir kule yap; belki Mûsâ’nın tanrısına çıkarım!” (Kasas, 28/38; Mü’min, 40/36-37)

Özetle, Mısır sanatının başka bir motifi, maddî manevî açılardan firavunu bir dikilitaş kadar eksiksiz biçimde sembolize edemez; hiç şüphesiz Allah, Kur’an-ı Kerîm’de en mükemmel sembolü seçmiştir. Aşağıda açıklanacağı üzere bu sembolü ifâde için kullandığı kelime de sembol kadar seçmedir; evtâd (veted’in çoğulu) “sarsılmaz, muhkem, sapsağlam kakılmış kazıklar”.

 

 

Kur’an’da, dikilitaşın Arapçası olan nusub ve çoğulu ensâb birkaç yerde kullanılmış, fakat firavunun sembolünü isimlendirmek için bu kelime tercih edilmemiştir. Çünkü nasb “dikme, saplama” kökünden gelen nusub kelimesi, 25-30 metrelik obeliskleri isimlendirme hususunda çok zayıf ve yetersizdir. Nusub denilen dikilitaşlar en fazla birkaç metre yükseklikteki yazılı taşlar, steller, heykellerdir; ayrıca nasb fiili “çadır dikmek” için de kullanılmaktadır (nasb-ı hıyâm).

Firavunun sembolü olan evtâd, Kur’an’ın bir yerinde daha görülmekte ve bu defa da “sarsılmaz, muhkem dağlar”ı kastetmektedir:

“Yapmadık mı biz, yeryüzünü bir beşik, dağları birer kazık.” (Nebe’, 78/6-7)

Ayrıca, “Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık” (Enbiyâ, 21/31) âyetiyle de açıklığa kavuşturulduğu üzere, söz konusu edilen dağlar, dünyanın bir beşik gibi devamlı sallanmasını, sarsılmasını engelleyen birer tesbit unsurudur. Bu durumda, Kur’an’da evtâd “muhkem kazıklar” kelimesi ile hem obeliskler, hem dağlar kastedilmiş olmaktadır. Ancak sivri-uzun dikilitaş sarsılmazlık, sağlamlık hususunda dağlara benzese bile, şeklen benzer değildir ve kimse “dağ gibi bir dikilitaş” benzetmesini yapmaz. Dağ gibi diyebilmek için, o nesnenin yere çok geniş bir tabanla oturması ve çok büyük boyutlara sahip olması gerekir; meselâ: Dağ gibi kale, dağ gibi saray. Kur’an’daki benzetmeler fevkalâde isabetli olduğuna göre, dağ ile kazık arasında, yalnız muhkemlik açısından değil, şeklen de henüz tesbit edilememiş ortak bir tarafın bulunması gerekir.

Yukarılarda açıklandığı üzere dikilitaşlar, bir yüzlerindeki kapı resimlerinden de anlaşıldığı gibi bir mabet-mezar, yâni ehram (piramit) modeli olarak yapılmışlardır ve en eski dikilitaşlar ince-uzun olmayıp basamaklı kaide üzerine oturtulmuş bir piramit şeklindedir (bkz. Mey. Lar.). Eski çağlarda Hindistan’dan Amerika kıtasına kadar dünyanın pek çok yerinde görülen değişik modellerdeki piramitlerin (meselâ Anadolu’da tümülüsler, Mezopotamya’da ziggurratlar gibi) ortak yanı, basamaklı veya düz yan yüzlü, kare piramit veya koni şeklinde olmaları ve bunların, bütün uygarlıklar tarafından “dağ” olarak kabul edilmeleridir. Böylece Kur’an-ı Kerîm, arkeologların ancak günümüzde tesbit ettikleri piramit/dağ ilişkisini her ikisini aynı kelime ile ifade ederek, yine bindörtyüz yıl önce ortaya koymuş bulunmaktadır.

Öte yandan, İbranice aracılığıyla eski Mısır dilinden Arapça’ya fir’avn şeklinde giren kelimenin aslı per-a’o (İbranice faraoh, faraon) olup kelime mânâsı “büyük ev”dir. İlim adamlarının tamamı, Mezopotamya’da olduğu gibi Mısır’da da “büyük ev” ile kasdedilen mânânın “saray” olduğunu kabul etmektedirler; çünkü Sümerce ve Akkadca’da “büyük ev”, “saray” demektir. Halbuki Kur’an-ı Kerîm, “kazıklar (ehramlar/dikilitaşlar) sâhibi firavun” demek suretiyle, bir etimolojik sözlük gibi, firavun kelimesinin taşıdığı “büyük ev” mânâsının “ehram” olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Bu durum ise, konumuz MAGAN ülke adının çözümlenmesine ve onun sonucu olarak da ülkenin yerini bulmamıza ışık tutmaktadır.

 

 

Arapça’da bulunan magnâ kelimesi “ev” demektir; ganiye “yerleşmek, bir yerde sabit olmak” fiil kökünden türeyen bu ismin çoğulu da maganî’dir. (bkz. el-Müncid, ganiye 3) Çiviyazılı tabletlerde Makan şeklinde de yazılan magan kelimesi, Arapça kaidelere göre ele alındığında, bir ism-i mekân (yer adı) olduğu ve Arapça’daki maganî kelimesi ile yapı ve şekil açılarından tam bir benzerliğe sahip bulunduğu görülmektedir. Buna göre de Arapça magnâ’nın (ç. maganî) kökü ganiye’ye benzeyen bir kökün Akkadca’da mevcut olup olmadığı araştırıldığında ise, bizim aynı kelime olduğunda tereddüt etmediğimiz kânu “sağlam, sarsılmaz biçimde tesbit etmek; kazık, heykel, dikilitaş, hudut taşı, stel vs. dikmek; yerleştirilmiş, tesbit edilmiş, sâbit kılınmış” köküne Taşlanmaktadır. (AHWb. 1, 438-440). Ayrıca, yine bu kökten türedikleri bize göre şüphesiz olan mukânu “sopa, sırık, kazık” ile makânu “yerleştirme mahalli, yuva” ve makkânu “Makan’dan, Makan tarzında” kelimeleri de bulunmaktadır. (bkz. ay. es. II, 588, 669)

Yukarda yaptığımız açıklamaların sonucunda bu, toprağı ve insanları kara; tropikal zenginliklere, sert taşlara, fildişine, deniz ağacına (siyah mercan) sahip; krallarının adı da Manium (Menes) olan ülkeye Akkadlar’ın verdikleri Magan/Makan adının, “(dağ gibi, kakılmış kazıklar gibi muhkem evler) dikilitaşlar/ehramlar ülkesi” sözlük mânâsına geldiğini ortaya koymuş bulunuyoruz.

Vardığımız bu sonucu, Encyclopedia Americana’nın, Ehramlar Çağı’ndaki firavunların durumunu açıklayan şu cümlesi de çarpıcı biçimde tasdik etmektedir: “Firavunun yekpâre taş direk gibi sarsılmaz (monolithic) olan durumu, Gize’deki Keops, Kefren ve Mikerinos ehramları tarafından sembolize ediliyordu.” (c. X, s. 12)

Firavunun kelime mânâsının “büyük ev” olması gibi, Avrupa dillerinde Mısır’a verilen Egypt adının da, eski Mısır dilinde Memfis şehri için kullanılan “tanrı Ptah’ın ruhunun evi” mânâsını taşıyan HikuPtah kelimesinden geldiği kabul edilmektedir. (bkz The Interpreter’s Dictionary of the Bible, New York 1962, I, 39)

 

Naram-Sin’in Mısır’a girmesi, Eski Kıratlık Devri-Ehramlar Çağı’nın son dönemine, yâni Nil boyunca sıralanan seksen piramidin en muhteşem görüntüye sahip oldukları zamana rastlamaktadır. Ayrıca bu devir, ilk dikilitaşların dikildiği dönemdir. Bu taşların Mezopotamya’yı derhal etkilediği, Naram-Sin’den önce tahtta oturan Maniştuşu’nun bir dikilitaş yaptırmasından anlaşılmaktadır. Ancak bu, 1,40 m yüksekliğinde küçük bir dikilitaştır; Mısır’ın dışındaki ülkelerde 25-30 m uzunluğunda blok çıkartılabilecek kaya damarı bulunmadığı için büyük obeliskler dikilememiş ve bunlar Mısır’a has bir özellik olarak kalmıştır.

 

Kur’an ve çiviyazılı tabletlere dayanarak Naram-Sin ile Mısır arasında tesbit ettiğimiz alâka, Mısır yazılı belgeleriyle de doğrulanmakta, ayrıca ortaya, Naram-Sin’in Zülkarneyn olduğu yolundaki iddiamızı destekler mahiyette hayret verici yeni deliller çıkmaktadır.

2200 yıllarında, dünyanın o tarihe kadar gördüğü en büyük devlet olan Akkad İmparatorluğu, en güçlü kıralı Naram-Sin’in idaresinde “dünyanın dört bucağı”na doğru genişlerken aynı yıllarda Mısır, Asyalılar’ın istilasına uğramıştır. Mısır tarihinde Birinci Ara Dönemi denilen bu devir 2200 yıllarında başlamış ve bir asır kadar devam etmiştir.

Mısırlılar, düşman milletleri ülke adlarına göre isimlendirmişlerdir ve bunların sayısı üçtür: Nubyalılar (güney komşuları), Libyahlar (batı k.) ve Asyalılar (doğu k.). Dolayısıyla Birinci Ara Dönemi’nden bahseden yazılı belgelerde, o yıllarda Aşağı Mısır’ı işgal eden Asyalılar’ın kimler olduğu açıklanmamakta ve krallarının adı da bildirilmemektedir. Ancak 2200 yıllarında, Mısır’ın doğusunda bir tek güçlü devlet bulunduğuna göre, Mısır’ı hangi Asyalılar’ın işgal ettiklerini ve krallarının kim olduğunu tartışma konusu yapmak yersizdir; söz konusu kralın Naram-Sin’den başkası olamayacağı aşikârdır.

Mısır vesikalarının anlattığına göre 2200 yıllarında, Eski Krallık Devri’nin son güçlü firavunu ve bugüne kadar dünyada en uzun saltanat süren (94 yıl) hükümdar diye bilinen Neferkare II. Pepy’nin ölümünden sonra, Mısır’da bir anarşi dönemi başlamış, yeni firavuna karşı, büyük şehirlerde firavunluğunu iddia eden başka hükümdarlar ortaya çıkmış, sosyal düzen tamamen altüst olmuş, ahlâksızlık ahlâk kabul edilmiş, manevî değerlerin hepsi alay konusu olmuş ve insanlar yalnız maddeci görüşle yaşamaya yönelmişlerdir. Bunun üzerine—aynen bin yıl sonra Hz. Musa çağında olduğu gibi—Mısır’ın başına tabii felâketler gelmeye başlamış ve ayrıca tarihte ilk defa delta aşılarak Aşağı Mısır Asyalılar tarafından işgal edilmiştir. İşte bu sırada bir PEYGAMBER ortaya çıkmış ve firavunlardan birine ayıplayıcı parmağını uzatarak ona doğru yolu göstermiştir (firavunun da peygamberin de adı belli değildir; bkz Dic. of Bible, II, 45 vd.).

 

 

Papirüsler o günleri şöyle anlatmaktadır:

“Asil erkekler ve asil kadınlar tarlalarda çalışıyorlar, onların köleleri ise efendilerinin mülklerinde hüküm yürütüyorlardı. Kardeşler birbirleriyle çarpışıyorlar, insanlar ana ve babalarını öldürüyorlardı. Ehramlar ve mezarlar soyuluyor, devletin vesikaları sokaklara saçılıyordu. Daha canlı bir ifâdeyle tabiat da, bu düzene karşı başkaldırıya ayak uydurmuştu: Nil kurumuştu, insanlar karşıdan karşıya yaya geçiyordu. Güneş saklanmıştı; ürünler azalmış, vergiler yükselmişti. Halk şehirlerden kaçmıştı ve mezarlıklarda yaşıyordu.” (W. W. Hallo, W.K. Simpson, The Ancient Near East, Yale Univ. New York 1971, 235)

Sonuç olarak, Naram-Sin’in fethettiği, kara insanların yaşadığı kara topraklı Magan ülkesi, Mısır’dır ve ad veya sıfatı Manium/Mannu olan kral da, anarşi döneminde firavunluğunu ilân eden ve adları kesin bilinmeyen hükümdarlardan biri olmalıdır. Kanaatimizce Naram-Sin, Allah’ın kendisine vahyettiği “İstersen azâb edersin, istersen iyi davranırsın,” şıkkından ikincisini tercih etmiş ve ganimetlerle birlikte ele geçirdiği firavuna canını bağışlayarak doğru yolu göstermiş ve onu tahtında bırakıp Mısır’ı vergiye bağlamış, yâni ona “emirlerinden kolay olanını söylemiştir.”

Sinâ yarımadasının ve Sinâ Dağı’nın (Kur’an’daki Tûri Seynâ/Sînin), Sin ve Zin çöllerinin ve Nil deltasının doğusundaki Sin (Pelusium, Tell Faramâ) şehrinin, adlarını Akkadlar’ın baştanrısı Sin’den aldıkları bilinmektedir. (bkz Encyclopedia Britannica v. dğl.)

Ancak bu tanrının, asıl tapıldığı Güney Arabistan’da, Mezopotamya’da ve Kuzey Suriye’de (ki yazımızın birinci bölümünde açıkladığımız gibi, Anadolu’da eski tapınmaların izlerine hâlâ rastlanmaktadır) adı tamamen unutulmuş olduğu halde, tapılmadığı, hatta tanrı olarak tanınmadığı, Mısır ve çevresinde, adının hiç bozulmadan beş ayrı yerde yaşamaya devam etmesi şaşırtıcıdır. Bize göre, Mısır çevresindeki bu Sin isimlerinin, Mısır’ı fetheden ve insanların hâfızasına unutulmaz biçimde yerleşen Naram-Sin’in adından gelmesi çok daha kuvvetli bir ihtimaldir. (bkz. Harita)

Yazımızın üçüncü bölümünde, yine yalnız Kur’an’da ve çiviyazılı tabletlerde bulunan, Tevrat ve İncil’de yer almayan “güneşin doğduğu ülke” deyimini açıklamaya ve bu ülkenin, bugünkü Bahreyn, diğer adıyla Semek “balık” adası olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.

Daha önce üçüncü bölümde anlatmayı plânladığımız Ye’cûc- Me’cûc MOĞOLLAR konusunu ise daha ilerideki bir tarihte tek başına ele alacağız.