TR EN

Dil Seçin

Ara

Bir Arının Hikâyesi

Rabbin bal arısına vahyetti:

Dağlardan, ağaçlardan, insanların kurduğu kovanlardan kendine evler edin.

Sonra mahsullerin hepsinden ye de,

Rabbinin sana müyesser kıldığı, yollara çık.”

Onların karınlarından çeşitli renklerde bir şerbet çıkar ki,

onda insanlar için şifa bulunur.

Elbette bunda düşünen bir topluluk için bir ibret vardır.”

NAHL (ARI) SÛRESİ, 68-69

 

Bir bal arısı toplumunu, incelemeye kalktığımızda karşımıza, on binlerce ortak ve personeliyle, ajanları ve yönetim kurullarıyla, muazzam depolama ve işleme tesisleriyle, yeterli bir haberleşme ağı ve etkili bir manevra gücüyle, büyük pazarların peşinde koşan büyük bir anonim şirketi çıkar. Hayvanlar âleminde başka hiçbir canlı türü, bu konuda bal arısıyla rekabet edebilecek bir organizasyona sahip değildir. Bütün bu üstünlüğü, gücü ve orijinalliğiyle, bir arı topluluğu, serbest rekabet esasları içinde çalışır. Ve bu pazarda atik, cesur ve akıllı davranan kazanır.

Meselâ bal arısının her gün dolaşıp durduğu çiçekler, onlardan başka daha binlerce cins böceğe, arıya, sineğe, kelebeğe açıktır. Hepsi de buraları ayrı ayrı dolaşıp tek tek rızıklarını toplarlar. Ama bal arısı küçük işler peşinde koşmaz, büyük pazarlar arar. Bir yerde dişe dokunur, verimli bir kaynak bulduğunda binlerce, on binlerce arıyla bir ordu halinde o tarafa akın eder.

Kovan nüfusunun—veya şirket personelinin—yüzde 5 kadarı böyle kaynakları arayıp bulmakla görevlidir. Bunlar personelin en tecrübeli olanlarıdır. Sürekli olarak araştırırlar, buldukları sonuçları şirket merkezine rapor ederler. Arılar, bir yönetim kurulu gibi, bu raporları değerlendirir, kaynağın kalite ve kapasitesini ölçer, birbirleriyle karşılaştırır ve bunlardan hangisinin yatırıma değdiği konusunda bir karara varırlar. Meselâ keşif personelinden birisi, sabah vakti 1 milyon çiçeklik bir alan keşfedecek olsa, birkaç saat içinde bu tarlanın bütün malı bal arısının depolarına transfer edilmiş demektir. İkindi vakti o tarafa uğrayacak olan diğer böceklere uğurlar olsun!

Nüfusu yerinde bir bal arısı topluluğunun bir gün içinde çiçek tarlalarına yaptığı seferleri uç uca ekleyecek olursanız, Dünya’dan Ay’a kadar uzanan bir hat çizmiş olursunuz. Böyle bir topluluğun günlük bal üretimi, şartlar elverdiği takdirde, bir kilonun üzerine çıkabilir. Sezon boyunca ise, kendi ihtiyaçlarını giderdikten sonra, insanlara da en az otuz kilo bal sunarlar. Bu arada tarlalardan kovana yarım ton kadar nektar, su ve polen taşınmıştır. Oysa tek bir bal arısının bütün ömrü boyunca kendi payına düşen bal üretimi, bir çay kaşığını ya doldurur, ya doldurmaz. Kovanın bütün kuvveti, iyi bir plânlama, organizasyon, işbirliği ve dayanışmadan geliyor.

Her şirket gibi, bal arısı toplumu da zaman zaman krizlerle karşılaşır. Kuraklık veya diğer doğal felâketler yahut başka sebeplerle ortaya çıkabilecek bu krizlere karşı arılar her zaman hazırlıklıdır. Depolama tesislerinin büyüklüğü, sağlamlığı ve yeterliliği, böyle talihsiz devreleri, ne kadar uzun da sürecek olsa, rahatça atlatmalarına imkân hazırlar. Bir yandan arıların kriz devrelerini sabırla geçirmelerini sağlayan bu stoklar, diğer yandan da çeşitli alternatifler karşısında kararlar alırken onlara rahat davranma imkânı verir. Böylece, bal arıları, önlerine âniden çıkıveren imkânları seri bir şekilde değerlendirebildikleri gibi, değişen kaynaklara ve diğer şartlara derhal ve kitle halinde cevap verebilirler. Hatta, kovan daha büyük bir felâket geçirdiğinde, arılar arasındaki yaş, kıdem, mevki, görev farkı ortadan kalkar; balarıları yeni duruma uygun bir organizasyonu yeni baştan yaparak, normal olarak yaşlarına uygun düşmeyen görevler alırlar. Her ne kadar bu durumda normal şartların verimi elde edilemese bile, sonuç itibarıyla arılar bir felâketin altından kalkmış ve kendileri için derlenip toparlanma fırsatı hazırlamış olurlar.

Bal arısının bu mükemmel organizasyonundaki en önemli pay, haberleşme yeteneklerine aittir. Gerçi haberleşme hemen hemen bütün canlı türleri arasında şu veya bu şekilde cereyan eden bir olgudur. Fakat bir bal arısı toplumundaki haberleşmenin benzerini insanlardan başka hiçbir canlıda bulamazsınız. Bal arısı, o anda bulunduğu yerden ve bulunduğu zamandan daha başka yerde ve daha başka zamanda cereyan eden olaylar hakkında bilgi alıp verebilen yegâne hayvan cinsidir. Yoksa, sabahleyin beş kilometre uzaktaki bir yerde olup bitenleri öğle vakti yuvada arkadaşlarına anlatan başka bir canlı türü yoktur. Bu haberleşmenin de ötesinde, gelen haberin gerektirdiği davranış hakkında karar vermek ve bu kararı kitle halinde uygulamak da yine bal arısının çok özel becerileri arasındadır.

İşte bizim bal arısının bugünkü macerası da bunun tipik bir misali.

Öğleye doğruydu. Yaşlı arılardan biri, heyecanla kovanın kapısından içeri daldı. Bu, kaynak araştırmakla görevli arılardan biriydi. Bizim bal arısı da o sırada yükünü boşaltmış, tekrar uçuşa geçmek üzereydi. Gelenin heyecanını fark edince hemen kendisini izleyerek aynı peteğe kondu. Bu, kovan girişinin yakınlarındaki düşey levhalar halindeki peteklerden biriydi. Bir bakıma, keşif kollarının dans pistiydi burası. Fakat ortalık oldukça kalabalıktı. Sürekli olarak oradan oraya koşuşturan kovan içi görevlileri burayı boşaltmadan olup biteni öğrenmek mümkün olmayacaktı. Dışarıdan gelen bal arısı, önce kovan içinde çalışan arıları dolaşarak herbirinin önünde birkaç saniye müddetle karnını titretti. Bu, az sonra göreceğimiz arı danslarından bir cinsini teşkil ediyordu ve “Pisti boşaltın” anlamına geliyordu.

Pist birkaç dakika içinde boşaldı. Durumu gören diğer yetişkin arılar da hemen oraya doluştular.

Arıların bir Sherlock Holmes’a ihtiyaçları yoktu. Arkadaşlarının üzerine yapışmış çiçek tozlarının kokusundan, bulduğu kaynağın cinsini kolayca anlayabiliyorlardı. Ağzından çıkarıp peteğin üstüne bıraktığı nektar numunesinin de tadına baktılar. Gerçi biraz fazla sulu gibiydi. Bal arıları genellikle nektarın az sulandırılmışını tercih ederler. Fakat birkaç gündür sıcaklar iyice bastırdığı için, bu kadar “sululuk” bir problem teşkil etmeyecekti. Ayrıca, numune sabah saatlerinde alınmıştı ve balarıları bunun da farkındaydılar. Sabah saatlerinde nektar içindeki şeker oranı düşük seviyededir; öğle vaktinde daha da yükselmesi gerekir.

Sözün kısası, nektarın cinsi ve kalitesi, aranan özellikleri aksettiriyordu. Ama karar vermek için bu kadar bilgi yeterli değildi. Kaynak ne tarafta ve ne kadar uzaktaydı? Kaynağın zenginliği, yeni bir teşebbüse değecek seviyede miydi? Kalite testinden sonra, sıra bu konuların açıklığa kavuşturulmasına gelmişti.

Kâşif arı vakit geçirmeden dansa başladı. Yakınındaki birkaç arı, onun üzerine yapışarak hareketlerini dikkatle izlemeye koyuldu. Bu arılar, antenlerindeki “Johnston uzvu” adı verilen bir âleti, bir uzaktan kumanda cihazı gibi, dans eden arıya doğrultmuşlar, onun gönderdiği sinyalleri dikkatle takip ediyorlardı. Bu organlar sağlı sollu birer çift halinde yaratıldığı için, arıların bunlar vasıtasıyla aldığı bilgiden yön tayin etmeleri zor olmuyordu. Tabii, bu dansın göz gözü görmeyecek kadar karanlık bir ortamda yapıldığını unutmamak gerekir.

Arının dansı bir sekiz çizecek biçimdeydi ve “kuyruk titretme dansı” denilen cinstendi. Sekizin ortasındaki düz çizgiye geldiğinde, arı karnını yatay olarak ileri geri hareketlerle titretiyor, bu arada birtakım sesler de çıkarıyordu. Sizin anlayacağınız, bir yandan dans ederken, aynı zamanda şarkı da söylüyor, arada bir de göbek atıyordu. Yani, dansta hem hareket, hem de ses unsuru kullanılmıştı; aksi takdirde, sadece hareketten ibaret bir dansa veya dansın eşlik etmediği bir sese balarıları itibar etmezlerdi. Tabii, dans da, ses de mânâlı, sembolik hareketlerdi ve bal arılarına son derece ciddi şeyler anlatıyorlardı. Üstelik bal arıları sesi peteklerdeki titreşim vasıtasıyla da işitebiliyorlardı. Özellikle boş olan petekler daha iyi yankılanıyor ve dans eden arının meramını daha net ve seri şekilde anlatmasına yardımcı oluyordu. Bu sayede, dans eden arının yanında bulunmayan ve onu göremeyen pek çok arı da onun verdiği bilgiden sağlıklı bir şekilde yararlanabiliyordu.

Bal arısının dansında, sekizin ortasındaki çizgi, saatin 10’unu gösterecek yöndeydi. Bu, saatin 12’sine göre, 60 derece sol tarafı gösteriyordu. Arının düşey petekte yaptığı kuyruk titretme dansında saatin 12’si, yere dik açı teşkil edecek şekilde, tam yukarısını gösterir. Bu da güneşin o anda bulunduğu konumu temsil eder. Doğal olarak, bal arıları, zifirî karanlıktaki kovan içinde arkadaşlarının ne yöne doğru dans ettiğini, yerçekimine duyarlı alıcıları sayesinde ölçerek bulurlar. Bu dansı bizim anlayacağımız dile tercüme edecek olursak, kâşif arının bulduğu tarlanın yönünü elde etmiş oluruz: güneşin 60 derece solu.

Böylece, nektarın cinsi ve kalitesi ile kaynağın yönü belli olduktan başka, uzaklığı da bildirilmiş oluyordu. Bunu da dansın süresi ile kuyruk titretme sayısı belli ediyordu ki, bu bize hayli kafa karıştırıcı görünmesine rağmen, arıların çözmekte pek zorlanmadıkları bir hesaptan ibaretti. Eğer kaynak 100 metreden daha yakında ise, arı işi bu kadar karıştırmaksızın, sadece daire şeklindeki bir dansla durumu haber verebilirdi. Kuyruk titretme dansı ise, 100 metreden birkaç kilometreye kadar herhangi bir mesafeyi bildirebilir. “Arının kendisi bu mesafeyi nasıl ölçtü?” diye soracak olursanız, cevabı gayet basit: harcadığı yakıtı ölçerek. Eğer sizin arabanız bir litre benzinle 11 km yol alıyorsa, 3,5 litre benzin harcadığınız zaman 38,5 km gitmiş olduğunuzu hesaplayabilirsiniz. Tabii ki, bu hesabın doğru çıkması için, (1) arabanızın benzin yakış seviyesi, (2) harcanmış olan benzinin miktarı ile ilgili bilgilerin sağlıklı olması, (3) eğer şartlarda bu bilgileri etkileyecek birtakım değişiklikler varsa bu değişiklikleri hesabınıza doğru şekilde yansıtacak sağlıklı bilginizin bulunması gerekir.

Bilinen kadarıyla, bal arıları, değerlendirmelerine esas teşkil eden verileri elde etme konusunda da, değişken unsurları hesaba katma konusunda da çok rahat hareket ediyorlar. İşte, bizim keşifçi bal arısı da kovan ile kaynak arasındaki mesafeyi, dönüş sırasında harcadığı yakıtı esas alarak hesaplamıştı ve dansının uzunluğu ve titreşim miktarıyla bunu bildiriyordu. Fakat bal arısının bu hesabı durgun havaya göredir. Rüzgâr onun uçuş hızını ve harcadığı enerji miktarını ciddi şekilde etkilemiş olabilir; nitekim çoğu zaman da böyle olur. Ama bu her an değişen bir faktördür. Onun için, arı bu faktörün payını hesaptan çıkarır, öylece bilgi verir. Verilen bilgiyle yola çıkanlar da o andaki duruma göre bu hesapta ayarlamalar yaparlar, rüzgârın payını dikkate alarak uçuş açılarını değiştirirler.

Bu arada, aranacak olan çiçek cinsini diğerlerinden kolayca ayırt edecek olan çok önemli bir unsur daha vardı ki, bal arısı onu da arkadaşlarına sunmakta gecikmedi: koku. Artık, nektar kaynağı ile ilgili bilgilerin en önemli kısmı elde edilmiş sayılırdı.

Avusturyalı ünlü bilgin Karl von Frisch 1920’lerde bal arılarına merak salıp da onların sırlarını birer birer çözmek için çalışmalarına başladığı zaman, arıların böyle bir sistemle haberleşmekte oldukları, hele bir de bu kadar ayrıntılı bilgileri birbirlerine aktardıkları gibi bir düşünce kimsenin zihninde yoktu. Hatta, yıllar sonra, tâ 1940’larda von Frisch bal arısı danslarıyla ilgili araştırma ve deneylerinin sonuçlarını birer birer açıklarken bile, bilim adamlarının pek çoğu bunların doğru olabileceğine ihtimal vermiyordu. Öyle ya, bu kadar küçücük birer beyinle, bir böcek bu kadar bilgiyi nasıl edinir, nasıl aktarır, nasıl değerlendirirdi?

Fakat şaşırtıcı sonuçlar, sadece von Frisch’in bulduklarından ibaret değildi. Sonraları daha birçok bilim adamı tarafından yapılan araştırmalar ve deneyler, bal arılarının bu olağanüstü iletişimde daha başka unsurları da dikkate aldıklarını gösterdi. Meselâ, bir keşifçi bal arısı, bulduğu kaynak ne kadar değerli ve kaliteli olursa olsun, sadece bu bilgiye dayanarak gelip haberi arkadaşlarına yetiştirmiyor; bundan önce kovanın o mal cinsine olan ihtiyacını ölçüyordu. Meselâ zengin bir polen kaynağına rastlanmış olabilir; ama kovanın depoları da ağzına kadar polen dolu ise, kâşif arı bu ihtiyaç fazlası durum için arkadaşlarını harekete geçirmez. Hatta, yapılan gözlemler, keşiften dönen arıların sadece onda biri kadarının dans ederek kaynak yeri bildirdiğini ortaya çıkarmıştır. Demek ki, arılar, hikmete tam uygun şekilde, dokuz defa düşünüp bir defa konuşuyorlar! Ama onların kararlarını etkileyen değişkenleri bütünüyle açıklığa kavuşturduğumuzu söyleyemeyiz. Şu kadarı belli ki, bir değerlendirme yapılıyor ve bu değerlendirmede pek çok şey bir arada dikkate alınıyor ve bütün bunlar, yakın zamana kadar bilim adamlarının da dudak bükmekten kendilerini alamadıkları bir minicik beyin içinde olup bitiyor! Kâşif bal arısının verdiği bilgi, pek çok arıyı harekete geçirdi. Keşif kollarında görevli arılardan birçoğu, daha dansın tamamen bitmesini bile beklemeden havalandılar ve tarif edilen yöne doğru uçtular. Onlar da verilen haberi araştırmaya değer bulmuşlar ve kaynağı bir de kendi gözleriyle görmek istemişlerdi.

Arka arkaya birkaç kafile o yöne hareket etti. Dönenler, aynı hararetle oranın dansını yapıyordu. Gerçi bu arada başka tarlalardan da haber gelmiyor değildi; fakat onlardan hiçbiri bu kadar taraftar toplayamadı. Öyle ki, bu taraftarlar arasında, haber verilen kaynağı bizzat gidip görmediği halde, heyecanlı danslarla oranın tanıtımını yapanlar vardı. Bal arısının gidip gördüğü bir yeri arkadaşlarına haber vermesi başlı başına bir harikuladelik iken, bir de buna, hiç görmediği bir yeri tarif ederek arkadaşlarını oraya gönderen arıları ekleyin! Bal arısı kovanındaki sürprizlerin ardı arkası kesilecek gibi değil...

Sonunda, sözünü ettiğimiz kaynak, en fazla taraftarı toplayan kaynak oldu. Gerçi uzaktaydı; gidiş ve dönüş bir saatten fazla zaman alacaktı. Buna karşılık, nektarın kalitesi aranan seviyedeydi ve üstelik çok zengin bir yer bulunmuştu. Bal arısı toplumu ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, büyük pazarlar peşinde koşan bir büyük şirket gibi davranır. Uzak da olsa bu pazar kaçırılmamalıydı. Öyle de oldu. Bir yandan kâşif arıların dansı devam ederken, bir yandan da uğultular, vızıltılar, koşuşturmalar arasında, petek başları arılarla doluverdi. Haberi alan, deposunu doldurmaya gelmişti. Fakat israfa yer yoktu. Herkes gideceği yere ancak yetecek kadar yakıt alıyordu. Daha sonra, gidilen yerde yakıt ikmali yapılabilirdi; o yüzden ne eldeki depoları tüketmenin gereği vardı, ne de lüzumsuz yük taşıyarak fazla enerji harcamanın. Yakıtını alan havalandı. Hangardan peş peşe çıkmaya başladı uçaklar. Ardı arkası kesilmeyen bir hava seferi başlamıştı.

Fakat sefere çıkan arıların yöneldiği istikamet, güneşin 60 derece solunu göstermiyordu. Çünkü bu değer artık geçerliliğini kaybetmişti. Balarıları, kendilerine bu bilginin ulaştığı an ile sefere çıktıkları an arasında geçen zamanı hesaplamışlar, bu arada güneşin hangi konuma geldiğini bulmuşlar, açılarını buna göre düzeltmişlerdi. Bütün bu hesaplar da, yine, göz açıp kapayıncaya kadar, parmak kadar bir böceğin minicik beyni içinde olup bitiyordu!

(Bir Arının Hikâyesi, Zafer Yayınları)