Yüzyılın ortalarından itibaren sanayi kapitalizminin, ulus-devlet yapısının ve finansal sistemin belirginleşmesiyle birlikte, bireylerin ve devletlerin ekonomiye bağımlılığı niteliksel olarak artmıştır. Son yüzyılda yaşanan iki büyük dünya savaşı, borç ve finans merkezli ekonomik sistemlerin tesisini hızlandırmış; ekonomi, birey için hayatta kalmanın altyapısı, devletler için ise egemenliğin fiilî zemini hâline gelmiştir. Önceki dönemlerde güç temelli sistemlerin yanında yer alan yönetim anlayışı, günümüzde kredi ve üretim bağımlılığına dayalı bir yapıya evrilmiştir. Finans çevreleri, sanayi sahipleri ve devlet bürokrasileri bu borç temelli ekonominin başat aktörleri olarak öne çıkmaktadır.
İletişim imkânlarının yoğun biçimde genişlediği çağımızda, fikirlerin yayılma hızı ve etkisi toplum davranışları üzerinde kalıcı izler bırakmaktadır. Özellikle sosyal medyanın etkisiyle toplumsal refleksler daha kırılgan bir hâl almıştır. Devletlerin tercihlerinden toplumların normlarına kadar birçok alanda yön belirleyici unsurun ekonomi olduğu artık daha açık biçimde görülmektedir. Küresel ekonomi ve ucuz emek, tüketimin arz yönlü olarak hızlanmasına zemin hazırlamaktadır. Ürünlerin bilinçli eskime (planlı eskitme) mantığıyla üretilmesi ve kullanım ömürlerinin kısa tutulması bu sürecin temel araçlarındandır. Tüm bu mekanizmalar, insanı sahte mutluluk vaatleriyle sürekli tüketime sevk ederek tatminsiz ve kimliksiz bir hâle sürüklemektedir. Geçmişte “sahip olmak” için yapılan tüketim, günümüzde “göstermek” için yapılan bir davranış biçimine dönüşmüştür.
Tüketim çarkının aktörleri birbirlerini besleyen, son derece profesyonel bir koordinasyon içinde hareket etmektedir. Mimarlar ve şehir plancıları, küçük metrekareli evler, açık ofisler, cam ve beton ağırlıklı yapılar aracılığıyla insanı geçici, taşınabilir ve hızlı bir yaşam tarzına alıştırmaktadır. Mekânların dönüşümü, insanların “normal” algısını da beraberinde dönüştürmektedir. Bu mekânlardan doğan fonksiyon odaklı tasarımlar “kaliteli” ve “çağdaş” olarak kodlanmakta; böylece güzellik anlayışı gelenekten değil, çağın ritminden beslenir hâle gelmektedir.
Moda endüstrisi ise bu bakış açısının insan bedeninde giyilebilir bir forma bürünmesini sağlar. Markalar, oluşan bu dili alarak kimliğe dönüştürür; ürünü merkeze koymak yerine kişiye “bu sensin” mesajıyla sunar. Reklam ve medya sektörü bu döngüyü sürekli canlı tutar. Diziler, sosyal medya, vitrinler, influencerlar ve kapitalizmin sürekli yeniden ürettiği tüketim günleri aracılığıyla bu yaşam tarzı sürekli teşvik edilir. Farklı olanın yadırgandığı, uyum sağlayanın ödüllendirildiği bu düzende tüketim, kişisel bir tercih olmaktan çıkarak sosyal bir baskı unsuruna dönüşmüştür.
Bu çarkın bir sonraki aşamasında finans sistemi devreye girer. Taksit, kredi ve erteleme gibi enstrümanlar aracılığıyla tüketimin önündeki maddi direnç zayıflatılır; insan, henüz ihtiyacı olmayan bir ürünü kazanmadığı bir parayla almaya yönlendirilir. Bedeller görünmez kılınırken tüketim normalleştirilir. Tüketim çarkının aktif parçası hâline gelen insanlar artık ihtiyaçtan ziyade dışlanma korkusuyla sisteme uyum sağlamaya çalışmaktadır.
Bu noktada bir müminin alması gereken tavır, öncelikle kapitalizmin sahte cennet vaadini doğru şekilde kavramak ve bu konuda bilinçli bir farkındalık geliştirmektir. Kur’an ve Sünnet’e baktığımızda, tüketim kültürünün inşa etmeye çalıştığı insan tipinin, İslam’ın öngördüğü insan modeliyle taban tabana zıt olduğu görülür. Din, insanı tevhid inancı çerçevesinde yalnızca Allah’a kul olarak konumlandırırken; tüketim kültürü, insanın arzularını merkeze alarak sahte tanrılar üretir ve insanın değerini düşürür.
Modern kültürün idealize ettiği insan tipinde statü, imaj, gösteri ve sürekli daha fazlasına sahip olma arzusu öne çıkmaktadır. Oysa bu unsurlar dinimizde açık uyarı konusu yapılmıştır. Tüketim kültürünün motoru, insanı sürekli eksik hissettirerek onu fıtratından uzaklaştırır. Günümüzde bu çarkın sosyal medya ile beslenmesi, hayatı ekonomik olarak daha da zorlaştırmaktadır. Düğünlerden mezuniyet törenlerine kadar hayatın pek çok pratiği sosyal medyanın etkisi altına girmiştir. Bediüzzaman Said Nursî’nin “desinler hastalığı” olarak ifade ettiği durum, bugün ekranlar aracılığıyla çok daha geniş bir alan bulmaktadır. Bu hastalığa yakalananlar, hem maddi hem manevi açıdan tutarsız davranışlar sergileyerek hayatlarını zorlaştırmaktadır. Geçmiş yıllarda yaşanan sosyal medya erişim kısıtlamaları sırasında pek çok etkinliğin ertelenmesi, bu hastalığın toplumda ne denli yaygınlaştığını gösteren çarpıcı bir örnektir.
Günümüzde insanlar yalnızca mala değil, başkalarının bakışlarına da bağımlı hâle gelmiştir. Artık önemli olan neye sahip olunduğu değil, kimin gördüğüdür. Kur’an’ın temel ilkelerinden biri olan “Kim Rabbinin huzurunda durmaktan korkar ve nefsini hevasından alıkoyarsa, onun yeri cennettir” (Nâziât, 40-41) ayeti, bu hastalıkların tedavisinin öz denetim sahibi insan modelinde yattığını açıkça ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, tüm bildirimlerden ve tüketim baskısından tamamen korunmak mümkün olmasa da bu girdap içinde istikameti korumak mümkündür.
