Bugün nereye baksak devasa bir “ünlü hayranlığı” salgınıyla karşı karşıyayız. Bir şarkıcının özel hayatı, bir oyuncunun giydiği kıyafet, bir futbolcunun terli forması ya da bir sosyal medya fenomeninin anlık ruh hali, kitlelerin kendi hayatlarından daha önemli bir meşgale haline gelmiş durumda.
Peki, bir insanı hiç tanımadan, onun ürettiği bir imaja bu denli aşırı bir sevgi beslemek sadece masum bir hobi mi? Yoksa zihnimizin ve kalbimizin derinliklerinde bir şeylerin yolunda gitmediğinin bir göstergesi mi? Bilim ve kadim dinî literatür, bu soruya şaşırtıcı derecede paralel ve sarsıcı cevaplar veriyor.
Bilimin Gözüyle Hayranlık
BMC Psychology dergisinde yayımlanan dikkat çekici bir bilimsel çalışma, ünlü hayranlığı ile bilişsel beceriler (zeka ve bilgi işleme kapasitesi) arasındaki ilişkiyi masaya yatırıyor. Bu çalışma, ünlülere duyulan bu aşırı sevgiyi eğlence seviyesinden başlayıp, patolojik boyuta varan bir yelpazede inceliyor. Konu üzerine yapılan güncel ve kapsamlı araştırmada bu hayranlık hastalığına kapılmanın insan zihni üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Yaşları 18 ile 79 arasında değişen binlerce kişi üzerinde yapılan bu araştırma, çarpıcı bir gerçeği ortaya koydu: Bir ünlüye duyulan hayranlık, saplantı ve aşırı bağlılık seviyesi arttıkça, kişilerin bilişsel testlerdeki performansları, kelime hazinesi, başarıları ve akıl yürütme becerileri belirgin şekilde düşüş gösteriyor.
Araştırmacılar bu durumu incelerken, kişilerin eğitim durumunu, gelir düzeylerini ve özgüvenlerini kontrol etseler bile sonuç değişmiyor; ünlülere harcanan aşırı zihinsel mesai, doğrudan zihinsel kapasiteden çalıyor. Neden mi? Çünkü zihnimiz sınırlı bir enerjiyle çalışır. Bir ünlünün hayatının en ufak detaylarını öğrenmek, onun sanal dünyasında kaybolmak ve tek taraflı bir duygusal bağ kurmak çok fazla zihinsel efor gerektirir. Popüler kültürün dayattığı bu figürlere harcanan enerji; odaklanma yeteneğimizi, düşünme becerimizi ve gerçek dünyaya dair bilgi kapasitemizi adeta sömürüyor. Bilim açıkça söylüyor: Sahte parıltılara körü körüne kapılmak, insanı zihinsel olarak çoraklaştırıyor.
Popüler Kültürün İllüzyonu
McCutcheon ve arkadaşlarının yürüttüğü çalışmada dikkat çeken bir diğer bulgu ise şudur: Bilişsel becerileri ve analitik düşünme kapasitesi daha yüksek olan insanlar, ünlülerin arkasındaki pazarlama stratejilerini, medyanın ve endüstrinin o kişileri nasıl birer ‘ürün’ olarak kurguladığını daha rahat fark edebiliyorlar. Bu sayede, önlerine konan imajı kutsallaştırmaktan kendilerini koruyabiliyorlar.
İşte tam bu noktada bilim ve din bir kez daha el ele veriyor. Dinî literatürdeki “feraset” ve “basiret” kavramları, olayların dış görünüşüne aldanmayıp arkasındaki hakikati görebilme yeteneğidir. Feraset sahibi bir mümin, popüler kültür ikonlarının hatasız, mükemmel ve kutsal olmadığını; tıpkı kendisi gibi aciz, ölümlü ve hesaba çekilecek birer kul olduğunu bilir. İmam Gazali, kalbi meşgul eden gereksiz sevgilerin insanı asıl vazifesinden uzaklaştıracağını söylerken tam olarak bu tehlikeye işaret eder. Ünlülerin takibine adanmış bir ömür; tefekkürden, ibadetten ve topluma faydalı olmaktan uzaklaşmış; zihni uyuşturulmuş bir düzene rıza göstermek demektir.
Kur’an’ın, sarsılmaz hakikatinin sesi ise bize şöyle bir hakikatı fısıldıyor: “Kalbin sadece bir sahibi vardır.”
Bilimin “bilişsel kapasite kaybı” ve “odaklanma boğulması” olarak tanımladığı bu durumu, dinî literatür asırlar öncesinden “şirk-i hafi” (gizli putlaştırma) kavramıyla teşhis etmiştir. İslam inancına göre insan kalbi, yaratılış gayesi gereği muhabbetini yalnızca Yaratıcı’ya yöneltmek üzere tasarlanmıştır. Diğer sevdiklerini Allah hesabına, O’nun namına sever. Kalp, fıtratı gereği “Beytullah” yani Allah’a ait yerdir. Oraya fani, kusurlu birer insan olan, üstelik popüler kültür endüstrisi tarafından bir pazarlama ürünü olarak önümüze sürülen figürleri “aşırı ve ölçüsüz” bir sevgiyle yerleştirmek, kalbin fıtratına yapılmış en büyük haksızlıktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, insanların düştüğü bu ölçüsüz sevgi tuzağına Bakara Suresi 165. ayetinde açıkça dikkat çeker:
“İnsanlar arasında Allah’tan başka bir takım şerikler edindikleri o ortakları Allah’ı sever gibi severler...”
Evet biz modern çağın “medeni bireyleri” eski çağların insanlarının tapınma davranışlarına baktığımızda güleriz; kendi elleriyle taştan, ahşaptan, helvadan putlar yapıp sonra da onlara tapmalarını, onlardan medet ummalarını aklımız almaz. “Bir insan, kendi ürettiği bir nesneye nasıl bu denli kutsallık atfedebilir?” diye sorarız. Bugünün dünyasında da o taş putların yerini, spot ışıklarının altında parıldayan, binlerce kişilik stadyumlarda boy gösteren, sosyal medya ile parlatılan ve popüler kültür tarafından hayatımızın merkezine yerleştirilen “ünlüler” almadı mı?

Bugün bir konserde bayılan, sevdiği sanatçının attığı her adımı kutsal bir iz gibi takip eden, onun hayatı için kendi ailesini ve geleceğini feda etmeye hazır olan kitlelerin sergilediği bu tavır, ayette tasvir edilen “Allah’ı sever gibi faniyi sevme” hatasının ta kendisi değil midir? Tasavvuf literatüründe de bu durum “masiva” (Allah’tan gayrı her şey) olarak adlandırılır. Gönlünü masivaya, yani geçici dünya metaına ve fanilere kaptıran insanın iç dünyasında huzur bulması imkansızdır. Çünkü fani olan, fıtratı gereği terk etmeye ve hayal kırıklığı yaşatmaya mahkumdur. Ayetin devamında ise müminlerin Allah sevgisinin daha güçlü olduğu belirtilir: “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha güçlüdür.”
Zihnimizi gereksiz magazin figürlerinin işgalinden kurtarıp tefekküre, bilime, anlamaya ve üretmeye açtığımızda; kalbimizi de fanilerin geçici sahteliğinden arındırıp mutlak hakikate yönelttiğimizde asıl potansiyelimize ve gerçek özgürlüğe kavuşacağız. Unutmayalım ki, ne bu fani ünlülere harcanacak kadar ucuz bir ömrümüz, ne de sahte ilahlara feda edilecek bir zihnimiz var.
