48 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Ağır Yük

Kasım 2018, 503 398 Görüntülenme Eklenme Tarih: 02 Kasım 2018 15:38 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik.

Onlar onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular da

onu insan yüklendi.

O cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor.”

(Ahzab Sûresi, 72)

 

     

Emanet, “birisine koruması için bırakılan şey” demek oluyor. Zıddı, hıyanet; yani, emaneti korumamak, onu kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak.

Istılahta, emanet için birçok mânâlar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar:

“Dinî tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsan edilen her nimet”, “arza halife olma kabiliyeti.”

Emanet, irade sahibine verilir. Kasaya koyduğumuz para için, “paramı kasaya emanet ettim” demeyiz.

Emanetle ilgili âyet-i kerimede emanetin göklere, yere ve dağlara “teklif” değil, “arz” edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi.

Arz etmekte bir başka mânâ vardır. Hani bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arz eder. Meselâ, ona “Sen kâtiplik yapabilir misin?” diyebilir. O asker, padişahından özür dileyerek, “Maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi bin can ile yerine getirirdim” der.

Bu arz, “Bana bir su getir.” demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama kâtipliği herkes yapamaz.

Emanetle ilgili âyette de Cenâb-ı Hak, göklerden, yerden ve dağdan bir vazife istemiş, onlara bir emanet arz etmiştir. Bu emanet Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikatinde şöyle ifade ediliyor:

“Hem hiç kabil midir ki, Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak, insana öyle bir istidat verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrâyı tahammül edip, yani küçücük, cüz’î ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihayetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; …”

Demek oluyor ki; göklerde, yerde ve dağlarda “ilim, kudret, irade gibi sıfatlar, merhamet, gazap gibi şuunat” bulunmadığı için onlar kendi istidatlarını (yeteneklerini) kullanarak, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme görevini yüklenememişlerdir.

Emanetin bu varlıklara arz edişinin keyfiyetini bilemeyiz. Bu arz edişin sonsuz hikmetleri konusunda sadece şunu söyleyebiliriz:

Bu âyet-i kerime ile insanın kâinatı çok gerilerde bırakan istidadı, yer, gök ve dağlardan daha yüksek olan ehemmiyeti beyan edilerek, insanoğluna bu büyük sermayeyi yerinde ve dikkatle koruması tavsiye edilmiş oluyor.

Aksi halde, kendisine verilen bu zengin istidadı yanlış yolda kullanmakla zalûm (çok zalim) olacağı ve bu mükemmel istidat ile cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de cehûl (çok câhil) olacağı ders veriliyor.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Geri Bırakan İslâm mı?

Müslüman olsun kâfir olsun, her kim ulaşmak istediği sonucun ön şartlarını yerine getirir, sebeplerine, vesilelerine tam riayet ederse, başarı onun olacaktır. Hangi üründen, hangi şartlarda, hangi tekniklerle ve nasıl bir planlama ile verim alınacağı bellidir. Bu şartlara kim uyar, bu vesileleri kim yerine getirirse başarı onundur.

Devamı »

Karanlığın Melekleri

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur.” (En’âm Suresi, 1)

Devamı »

Dünya / Niçin Geliriz ve Gideriz?

“Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyrulmuş. Tarlada çalışmak, tarla ötesi içindir, yani köy içindir, pazar içindir. Bizim bu dünya hayatında tattığımız her türlü lezzet, bir “tarla ziyafetidir.” Asıl lezzet ve saadet yeri dünya ötesidir; kabirdir, cennettir.

Devamı »

Semaların Sakinleri / Uzay Boş mu?

Dünyamızı bakterilerden, karıncalardan, ceylanlara, aslanlara kadar üç milyondan fazla canlı türleriyle dolduran Cenab-ı Hak, elbette bu uçsuz bucaksız sema âlemini boş bırakmaz, o âlemleri de onlara münasip canlılarla şenlendirmiştir.

Devamı »