114 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Yaratan'dan Biliriz Yaratılanı

Şubat 2012, 422 79 Görüntülenme Eklenme Tarih: 23 Mayıs 2020 17:42 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

“Cenâb-ı Hakk’ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.”

Bediüzzaman Hazretleri, Arapça gramerinde geçen “isim ve harf” tariflerini akaid ilmine uygulamış ve İlâhî birer sanat eseri olan bu âlemdeki varlıklara nasıl tefekkür edilmesi ve nasıl bakılması gerektiği konusunda yeni bir yaklaşım ortaya koymuştur.

‘İsim,’ başkasına muhtaç olmaksızın tek başına bir mana ifade eder. ‘Harf’ ise, tek başına bir mana ifade etmeyip başka bir kelimenin anlaşılmasına yardım eder. Meselâ, ‘masa’ kelimesi bir isim olarak tek başına bir anlam taşımaktadır. Ama, ‘nın’ edatı, yalnız olarak bir mana ifade etmez, ancak ‘masanın’ dediğimizde masa kelimesinin anlaşılmasına yardımcı olur.

Burada ayrıca şunu ifade etmek gerekiyor. Arapça’da harf denildiği zaman sadece a,b,c gibi harfler anlaşılmaz. Birkaç harften meydana gelen harf-i cerler, harf-i tarifler de yine harf olarak nitelendirilirler. ‘İle’ manasına gelen ‘ba’ harfi gibi, “…den, …dan” manasına gelen ‘min’ de bir harf-i cerdir; yani kendilerinden sonra gelen ismi esre okuturlar. Hâlbuki ‘min’ harf-i cerri iki harften (mim, nun) meydana gelir. Keza, “…ye, …ya” görevi yapan ‘ilâ’ da üç harften (elif, lâm, ya) meydana gelir. Muayyenlik ifade eden harf-i tarifler de elif ve lâm olmak üzere iki harften meydana gelirler. Bir ismin başına ‘el’ harf-i tarifi geldiğinde, onun “bilinen bir şey” olduğu anlaşılır, bu harf-i tarif gelmese “herhangi bir şey” olarak anlaşılır. İngilizcedeki ‘a’ ve ‘the’ gibi.

Bu kısa açıklamadan sonra, konuya dönelim. Bir meyveden, meselâ bir portakaldan söz ederken, onun özelliklerinden, taşıdığı vitaminlerden, yetiştiği beldelerden bahsedip de onun bir İlâhî eser ve insanlara bir ihsan, bir lütuf olduğundan hiç söz etmemek, portakala “mana-yı ismiyle” bakmak demektir. Yani, onu müstakil bir varlık olarak düşünüp, yaratıcısını hiç nazara almamak “mana-yı ismiyle” bir bakıştır.

O portakalın insana faydalı bir rızık olduğunu düşünmek, şeklinden, kokusundan, renginden, taşıdığı zengin C vitaminine kadar her şeyiyle insana göre yaratılan bu meyveyi, Allah’ın Rezzak isminin bir tecellisi olarak seyretmek ise “mana-yı harfiyle” bir bakıştır. Yani, o meyve bir harf olarak, Rezzak isminin anlaşılmasına yardım etmekte, insana o İlâhî ismi hatırlatmakla, onu düşünmeye ve şükre davet etmektedir.

 

Yaratılmışlara Yaratan için bakmalı

“Cenâb-ı Hakk’ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.”

Bediüzzaman Hazretleri buradan mana-yı harfi için “Onun hesabına bakmak” tarifini getirmiştir; örneğimizde, portakala Rezzak ismi hesabına bakmak gibi.

“Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak,” yani portakalı sahipsiz, yaratıcısız, tek başına müstakil bir varlık gibi düşünmek, yahut ona ağacın bir eseri imiş gibi bakmak “hatadır.”

Dünyanın pek çok yerinde, biyoloji, fizik, botanik, zooloji, kimya, biyokimya gibi yaratılışla ilgili ilimler gençlerimize ders verilirken bütün bilgiler mana-yı ismiyle verilir. Karaciğer şu görevleri yapar, şu bitki şu özellikleri taşır, güneşin büyüklüğü ve ısısı şu kadardır.. şeklindeki ifadeler için Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı çok güzel bir tabir var: “Müstakil bir ağa.” Yani, eşyadaki büyük hikmetler gençlerimize öğretilirken, sanki bu varlıklar “kendi başına buyruk birer ağa” imişler gibi, çok sönük ve donuk bir üslup kullanılır. Bunu da “ilmin tarafsızlığı” gibi bir kılıfa sokarak yaparlar.

Hâlbuki Allah’ın eseri olan bu varlıkları O’ndan hiç söz etmeden anlatmak tarafsızlık değil, aksine gaflet yahut inkâr hesabına, taraflı bir anlatımdır. Meselâ, Selimiye camiinde sergilenen mimarî dehayı nazarlara verirken, Sinan’dan hiç söz etmemek tarafsızlık değil, o büyük mimarı nazarlardan saklamaya dönük “taraflı ve kasıtlı” bir bilgilendirme ya da cahil bırakma olur.

 

Her şeyin iki ciheti vardır

“Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır.”

Burada, mana-yı harfinin “Hakk’a bakan cihet”, mana-yı isminin ise “halka bakan cihet” olduğu nazara veriliyor. Hakk’a bakan cihet, bir şeyde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatlar, o şeyin yaratılış hikmetleri, onda kendini gösteren rahmet ve inayet, o eseri Cenâb-ı Hakk’ın bizzat müşahede etmesi, meleklerine göstermesi, bütün ruhaniyata seyrettirmesi gibi gayelerdir. Halka, yani mahlûkata bakan ciheti ise, o şeyin başka varlıklara sağladığı faydalardır.

Meselâ, güneşin Hakk’a bakan ciheti, Allah’ın Nur ismine ayna olması, kudret ve azametini göstermesi gibi görevleridir. Halka bakan ciheti ise, yeryüzündeki bütün canlılara yaptığı çok hayatî hizmetlerdir. Aslında bu hizmetler, Allah’ın rahmet ve inayetini göstermeleri yönüyle de Hakk’a bakmaktadırlar.

Varlıkların halka bakan faydaları ve hikmetleri düşünülürken, bunları şuursuz, ilimsiz, cansız, merhametsiz sebeplerin yapamayacağı dikkate alınırsa, böyle bir bakış “tenteneli bir perde yahut şeffaf bir cam parçası” gibi olur ve biraz dikkat edildiğinde altında Hakk’a bakan ciheti gösterir.

Kalın bir perde yahut puslu veya renkli bir cam parçası, altındaki şeylerin görünmesine engel olduğu gibi, varlıklara mana-yı ismiyle bakmak, yani sadece onların özelliklerini ve faydalarını inceleyerek bunların o varlıklara nasıl ve kim tarafından takıldığını hiç düşünmemek de hakikatlerin görünmesine mani olur.

Cansız ve şuursuz varlıklardan gördüğümüz faydalarda, gafletin dağıtılması ve bütün hayrın Allah’tan olduğunun anlaşılması bir derece kolaydır. Ama bu hayır, insanların eliyle geliyorsa ve o kişiler de bu başarılarını kendilerine mal ediyorlarsa perdeler çok daha kalınlaşmış ve camın rengi iyice koyulaşmış demektir. Böyle bir durumda, o kimseler kendilerini büyük bir tehlikeye attıkları gibi, bu iyilikleri onlardan bilen kişiler de yine büyük bir gaflete düşerler. Yani insan, mahlûkat içinde en şerefli olmakla birlikte, enaniyet ve kibir yoluna girdiğinde hakkın görünmesini engelleyen çok kalın bir perde olmaktadır. Bir cam parçası gibi görev yapacağına, katı bir cisim gibi nazarları kendine çeker ve nimetin gerçek sahibinden kendisi gaflet ettiği gibi, başkalarının da gafletine sebep olur.

 

 


Şubat 2012, 422 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »

Ayetteki Emanet Kavramı

İnsandaki sıfatlar ve kabiliyetler, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme noktasında bizim için büyük birer rehberdirler.

Devamı »