ARAMA SAYFASI

Rabbim İşte Ellerim...

Rabbim İşte Ellerim...

Hayata yeniden başladığımız her gün, bizim yeni çocuğumuzdur.

 

DALDA şakıyan kuş, saksıda açan çiçek, her sabah doğan güneş, “ümit, ümit” nağmeleri içinde doğar. Hayata yeniden başladığımız her gün, bizim yeni çocuğumuzdur. Kendi hayatının körebesi değil, ebesidir insan. Dıştan gelen mesajlara uygun bir hayat, bu doğumun ardından acımasız çığlıklar atmaz, ümidin sesini yükseltir.

Varsın, hiçbir kuşun geçmediği gökler, hiçbir bulutun geçmediği semalar olsun isterse. Ümit öyle bir kuştur ki, konacak dal da bulur, uçacak sema da. Rengini rengine boyayacağı bir güzellik bulur o.

Bazen onu susturup içimizde bir köşeye atarız. Sonra da oturup bir güzel ağlarız. Kabuğun yırtılması, içindekilerin saçılması gerekir. Bekleriz...

Ne demek kabuğun yırtılması ve içindekilerin saçılması? Günahın ve özellikle de kibrin hayatın kabı olduğunu ve ruhu kapladığını, kıskıvrak içine aldığını bilmeyen mi var?

Evet, kabuğun yırtılması ve içindekilerin saçılması, ruhumuzun özgür kalması, ancak alçak gönüllülük yani tevazu ile mümkündür. Öyle bir sadeliktir ki o, her şey vardır içinde, ama hiçbir şey yoktur üstünde. Kendine döner, içine bakar, orada ümidi bulur insan. İşte o zaman herkes için dua etmeye başlar. Bütün insanlığı ortak bir duada birleştirir. Herkesin ihtiyacını kendi duasının içinde görür.

İçimizde uyuyan böyle bir güzellik var işte. İmanın ve ümidin güzelliğidir bu. Kibrin ve gururun sahteliğine karşı, tevazuun sadeliğidir. Ruhun arınmasıdır. Kalbin bütün saffetiyle duaya durmasıdır.

Yelkenler yırtılır bazen. Hayat gemisi başıboş akmaya başlar. Aslında, bu da bir fırsattır. Acıların iğne deliğinden geçmek, eleklerden geçe geçe elenmek ve yeni bir maceranın içine canlı canlı girmek, bu da bir fırsattır. Onarmak için hayatı, sönen mumu yeniden uyandırmak için. Kuruyan dudaklara duanın suyu ne kadar da yakışır.

O zaman sorar, ararız işte. “Biz kimiz, ne için buradayız?” Gerçeğin peşine düşeriz. Dışarıdaki bütün sesler kesilir. Tek bir noktaya odaklanır, bu ağır sorunun cevabını döner, içimiz de arar, arar dururuz. O andan itibaren boş şeylerle işi yoktur artık insanın. Hiçbir şey de yapamaz. Görür ama göremez. İşitir ama duyamaz. Üstünde bir dağ vardır adeta. Ağırdır soru, hayat kadar ağır. Bu ağırlık onu oturtur, yatırır, kıvrandırır, sonra da rükûlara, secdelere vardırır. Aradığını secdelerde bulur insan. Rükûlarda bulur. Kamburlaşan sırtlara bakar döner de: “Neyin altından geçerken kamburlaşmış bu sırtlar?” diye sorar kendisine. Rükûsuz ve secdesiz geçen anlara, o zaman acır. Bin yürekle yanar.

Üstümüzde bir örtü gibidir günler ve geceler. Ve akla hayale gelmez nice eğlenceler... Çılgınca bir o yana, bir bu yana gidip gelmeler, har vurup harman savrulan ömürler...

Acır insan kendi ömrüne, yanar gençliğine, geçen günlerine. “Biz kimiz ve neden buradayız?” sorusunu sormadan geçirdiği günlere, Allah’ı aramadan, ümidi içinde hissetmeden geçen günlere acır.

Hayat için ne lazım? Her günün ekmeği bize yetmez mi? Yarın için endişeye ne gerek var? Birazdan ölecekmiş gibi yaşayabilseydik eğer, hayat ne kadar değerli olurdu. Bizi ayartmaya, kendisine kaptırmaya çalışan şer kuvvetlere, imanın ve ümidin sesiyle cevap verebilirsek eğer, içimizdeki hayat sadece kendimize değil, başkalarına da can verecektir o zaman.

Acıdır, çok acıdır. Kulaklarımız sonsuza kadar sağır olduğu zaman ve hiç duyamayacağı seslerin ninnisiyle uyutulduğu zaman ve bunlara razı olduğu zaman çok acıdır. Mıknatıs gibi çeker her şey içine doğru bizi. İçimize işler rengine boyar.

Durum şundan ibaret: Ruhumuzu kaybetmişizdir. Günahların içinde onu öldürmüşüzdür. Rabbimize açacağımız bir el, bir dua, onu bu labirentten çıkarabilir ancak.

***

Gençlik yıllarımızda bir grup arkadaşla sohbetlerimiz olurdu. Ara sıra felsefe yapardık. Hayatın kısalığından ve her şeyin anlamsızlığından konuşulmaya başlandığı olurdu. Konu bizce çıkmaza girince, her zaman olduğu gibi şöyle denirdi: “En iyisi bundan ötesini düşünmemek. Yoksa yaşamak mümkün olmaz.”

Oysa her şeye rağmen, “en iyisi bundan ötesini düşünmekti.” Ölümün üzerinde, hayatın üzerinde düşünmek. Hem de incelikle. Çünkü bu sayede hayalî değil, uyanık bir hayatın içinde yaşadığımızı anlayabilirdik.

O zaman bunu başaramadık. Soruların ağırlığından kaçtık ya da kaytardık. Ne ölüme, ne hayata dair bir arayışın içine giremedik, ta ki sevdiğimiz insanların hayatımızdan vefat edip ayrıldığı günlere kadar... Kaçtığımız sorular işte o gün karşımıza çıkıverdi.

Evet, kendimizi tanımak, Allah’ı tanımak, imanın tadına varmak ve o yolda adımlar atmak, kurtuluşun başlangıcıdır. Bu her devrin ve her insanın en birinci meselesidir.

Konuşmak için değil, belki de sadece şu sözü söyleyebilmek için ağzımız vardır:

“Kaçtık hayatın ağır sorularından, kaçtık. Günahlara daldık yâ Rab, günahlara daldık. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize merhamet et...”

Bu duayı ettiği ana kadar belki de birçok insanın Allah’a karşı çok günah işlemiş olduğu, hiç ama hiç bu kadar net ve açık bir şekilde hissedilmemiş olabilir. İşte ümidin sırrı da burada gizlidir. İnsan, pişmanlığın küllerinden duanın ve ümidin kanatlarıyla yeniden doğar. Dua etmeden önce her şeyi kaybettiğini düşünen insan, el açıp, gönül açıp Rabbine ettiği dualarının içinde her şeyi yeniden bulur.

Çocuk gibi safileşir.

Çocuk ki, ne yapsa affedilir. Saflaşan ruhumuz, ümidi ve affı dualarda bulur, secdelerde bulur.

Gözyaşı dökmeye başlarız o zaman. Bunlar korku gözyaşları değildir. Pişmanlığın gözyaşlarıdır. Pişmanlığın gözyaşları, yıkar, paklar içini insanın. Korkunun gözyaşlarıysa dengeyi bozar, huzurdan kaçırtır.

   Hayat, boş hayallere gömülmek değildir. Gerçeği görmeden körü körüne yaşamak, hiç değildir. Tevazu sayesinde en sade insanların bilgeliğine erişilir, duaların sırrına ulaşılır. Sadelik, sadelik...

“Yâ Rab, bize sadeliği ver.”

Üzerinden çıkarıp attığı elbisesi gibi her şeyi önüne koyan insan, işte o zaman tertemiz duygularıyla düştüğü yerden yeniden doğrulup kalkabilir.

Ne mutlu sade olanlara... Tevazu sahibi olanlara... Ümide tutunanlara...

Çünkü onlar büyük bir huzura, hiç kimsenin ellerinden alamayacağı ama herkese seve seve verip çoğaltacakları dipdiri bir ümide sahiptirler. İnanca ve imana sahiptirler.

Ümit için de kımıldanmak gerek. Biraz eylem gerek. Hayattan kaçarak yaşamak çok sık görülür. Kendisiyle karşılaşmamak için nereye kaçabilir, nereye gidebilir ki insan? Koşar, gene koşar. Kaçar, gene kaçar. Hep umutsuzdur ve hep kendisini bulmamaya çalışır. Kendisini kendisinden kurtarmaya, farkında olmadan en değerli sermayesi olan hayatı, kendi öz çocuğunu bir yerlere atıvermeye çalışır.

Ruhlar firardadır. Kaçarak yaşayan ruhlar, nerede huzur bulacaklar? Bunun bir tek cevabı vardır: Hakiki teselli imandadır ve limittedir. Hakiki tesellinin kaynağı ise, sadece ve sadece Yaratandadır, Allah’tadır. İnsan, gerçek huzuru orada bulabilir ve kendisiyle yüz yüze orada gelebilir. Ancak O’nun o sonsuz merhametinde ve sonsuz şefkatinde kendine bir teselli bulabilir.

Üstümüzden her an nice nimetler gelir geçer de haberimiz olmaz. Nefsin ve şeytanın çağrısı, insanın önce kendisini sevmesine odaklıdır; yani hazların ve zevklerin peşine takılmaktır. Ve gelinen nokta ise, insanın kendisini sevmemesi, kendisinden nefret etmesidir.

Bu iki uçlardadır şeytanın ve nefsin en önemli tuzağı. Allah’ın sonsuz merhametinin ve şefkatinin her şeyi kuşatacak kadar geniş olduğunu tam bu noktada unutturur. Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek varken, yabanî seslere kulak verince böyle olur işte.

O kadar yabancılaşırız ki, kendimizi bile tanıyamayız. Hatta bazen kendimizi, kendimizin dışında gördüğümüz anlar bile olur. Yabancı özneler ya da nesneler gibi. O zaman aynanın karşısına geçelim, çift görene kadar bakalım kendimize. Bakalım biz neymişiz...

Bir gün usulca adımızı söyleyelim bizi dışarıdan çağıran bir ses gibi, yabancı bir ses gibi adımızı söyleyelim kendimize. Bütün benliğimizin nasıl sarsıldığını o zaman göreceğiz. İstemediğimiz halde bir yabancı elin, şer kuvvetin üzerimizde nasıl işleyip çalıştığını ve bizi ne hallere koyduğunu o zaman göreceğiz.

Gölgelere ışık yeter. Kendini uzaklara atmaktan kurtulmaya ise, bir dua hali yeter.

“Yâ Rab! Uçurumlar bizi yutmasın. Sellerin, suların üzerimizden aşmasın. Şeytanî bir hile ve desise, Seninle olmaya can atan ruhumuza, Senden af dilemeye çalışan o mukaddes yanımıza, vicdanımıza ve imanımıza ket vurmasın. Ağzımızı, dilimizi kapatmasın. Senin merhametin sonsuzdur. Senin affın ve keremin nihayetsizdir.”

İşte dualar, o zaman kafiyeli değildir ama kifayetli ve keyfiyetlidir. Bir kır çiçeği gibi sadedir. Tek bir gül ya da papatya gibi pırıl pırıl parlayan bir aynadır. Anlarsın ki, sana duayı nasip eden de O’dur, duaya durduran da O’dur. Rükûya ve secdeye vardıran da O’dur.

“Yâ Rab! Ruhumuzu geri ver. O tertemiz halimizi, sadelik içindeki halimizi bize geri ver yâ Rab.. . Kesrette boğdurma, günahların karanlık gecesine daldırma yâ Rab. Biliyoruz ki sadelik bir kere kaybedildi mi, bulunmuyor...”

 

Allah’a şükür,

kalkmada hep cümle karanlık

Allah’a şükür,

dolmada hep kalbe ferahlık

Allah’a şükür,

işte bugün perde açıldı

Âlemlere artık yine bir neş’e saçıldı...

Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur

Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur

Ol Fahr-i Cihan, Al-i Aba hakkı için yâ Rab,

Hıfzet bizi afat u beladan, yâ Nur-el Envar,

Bihakkı ismike-n Nur!

- Hasan Feyzi (ra)