TR EN

Dil Seçin

Ara

Satır Arkası

‘Anne’lik formüle edilemez

Modern tıp, her sınıf insanın erişebileceği kolaylıkta kadın doğum ve çocukla ilgili kitaplar çıkarmıştır piyasaya. Üremenin teferruatından doğumun gerçekleşmesine kadar içinde her şey bulunan kitaplar. Kadının endişe ve korkuları, sebepleri ve çarelerine kadar her şey var. Gebeliğin ve doğumun bütün safhalarında kadının ne hissettiği bütün ayrıntıları ile binlerce hamileden dinlendikten, istatistiği yapıldıktan sonradır ki, elbet bu kadar kesin bilgiler edinilmiştir. Fakat hiçbir kadının gerçeği söylediğini veya söyleyebildiğini sanmıyorum. Onlar, kadınlar da dahil başka insanların anlamalarına imkân olmayan duygularını perdeliyorlar. Sancılarını, geçirdikleri endişe ve korkularını, fizik ölçüler içinde anlatıyorlar. Formüle edilebilecek, grafiği yapılabilecek yönlerini anlatıyorlar işin. Başkalarının bilmemesi gereken öyle bir şey var ki onu saklıyorlar. Bir Eskimo kadından bir Kızılderiliye, bir Çinliden bir Arapa, bir Amerikalıdan bir Japona kadar böyle bu. Zira hepsi bir tek şeyi, içinde Müslüman ruh olan bebeği doğuruyorlar. Yoksa, tıp kitaplarındaki kadar kalsa idi, annelik bu kadar büyük olabilir miydi? İnsanın fabrikasyon usulü üremesine rağmen bu gerçek değişmiyor ve ayrıca her doğum son derece “özel” oluşunu muhafaza ediyor. Zira her çocuğun yalnız bir tane anne ve babası vardır.

— Cahit Zarifoğlu, her kadın için o asla sıradanlaşmayan, önemini, heyecan vericiliğini hiçbir zaman yitirmeyen ve hep orijinal kalan “anne”liğin derinlerindeki sırrı, mükemmel ifadelerle açığa çıkarıyor.

 

***

 

‘CİNAYET YÜZYILI’NDA MASUM KALABİLMEK

Yeni Şafaktaki yazıda, uğradıkları bütün zulümlere, insan vicdanını yaralayan alçakça saldırılara karşın; Müslümanların kendilerini savunurken göz ardı etmemeleri gereken İslâm’ın emrettiği ölçüler olduğuna işaret ediyordu.

Amerikalılar, Irakta akla gelmedik vahşet icra ediyorlar. Sahip oldukları gücü en zalimce kullanıyorlar. Hiçbir sivil alan masun değil. Kadınlar, çocuklar, evler, camiler, ırzlar namuslar canlar vahşi bir gücün boy hedefi. Bir hafta içinde beş yüz kişi can vermiş. İsrail Filistinde benzeri bir vahşeti icra ediyor. Tüm bunlara karşı içimizde tufan gibi öfkelerin oluşması kaçınılmaz. Böyle bir mazlumiyet tıkanması karşısında bile acaba kendimize güçlü bir alan oluşturup orada İslâm’ın güç kullanma” ile ilgili ölçülerini ıskalayıp bazı işler yapabilir miyiz?

...

Bizim bir güç-iktidar terbiyemiz olmalı. Ölçülerimiz olmalı. Haddi aşmamak, zalimleşmemek, Kuranın defalarca tekrarladığı bir uyarı. Belki Kuran’ın tümü bir güç terbiyesini öngörüyor. Çünkü insan, kendini güçlü hissedince azmanlaşma riski taşıyan bir varlık. Üstelik akıllı bir varlık ve aklını azmanlaşmanın emrine verdiği takdirde vahşette hayvandan daha aşağılara yuvarlanabilen bir varlık.

Ruandayı hatırlayın, Nagazakiyi, Gulaglar’ı, Hitler Almanyasını, Grozniyi, Bosnayı, Halepçeyi.. say sayabilirsen... Cinayet Yüzyılı” diyor Albert Camus yirminci yüzyıla...

Müslümanlar genelde mazlumu oldular o yüzyılın. O mazlumiyet, insan için İslâm’ı bir arayış odağı hâline getirdi. Şimdi, bütün tıkanmışlıklarımıza rağmen, elimizi kana bulamaktan kaçınıp yani bir tek masumun kanı akacaksa bile orada bir Müslüman eli olmaması için çırpınıp, bir yeni yüzyıl inşaa etmek lâzım. Müslümanlar, bir insanlık anıtı oluşacaksa yeniden, mazlumiyetleriyle belki onu inşa etme misyonunu üstlenmeliler.

...Bütün dünyanın vicdanı Müslümanın mazlumiyeti ile buluşmalı.”

 

***

 

Bir uygarlığın kökten çökmekte olduğu en kesin biçimde, vicdan çürüğünün yaydığı kokuyla anlaşılır!”

 

— Bütün bir insanlık tarihi Ömer Lütfi Metenin sözünü doğrulayan örneklerle dolu. Buna rağmen, günümüzde yaşananlar tarihten hiç ders alınmadığını göstermiyor mu?

 

***

 

Eğlenceli Tarih

ÖNCE KİTAPLAR YAZILDI

Galileonin, Keplerin zamanlarında Avrupa üniversitelerinin büyük âlimleri, hurafe ve efsane kabilinden bilgilerle kafalarını doldurmuş bulunuyorlardı. Bir misâl olmak üzere Fontinellenin anlattığı bir hadiseyi zikredelim:

1593 yılında, dolaşan söylentilere göre, Silezyada yedi yaşında bir çocuğun bütün dişleri düşmüş, fakat azı dişlerinden birinin yerine altın bir diş gelmişti. 1595 yılında Helmstad Üniversitesinde tıp profesörü olan Horstius adında biri bu diş hakkında bir yazı yazdı. Ve onun kısmen tabii, kısmen mucizevî bir şey olduğunu, Tanrı’nın çocuğa bu dişi Türklerden çok eziyet çeken Hristiyanları teselli etmek üzere verdiğini anlattı. Aynı yıl bu altın diş hakkında tarihçiler de bir şey söylemiş olsunlar diye Rullandus bu işin tarihini yazdı. İki yıl sonra Ingolsteterus adında bir başka allame bir eser kaleme alarak Rullandusun fikirlerine itiraz etti. Bunun üzerine Rullandus da ona gayet âlimane bir şekil de cevap verdi. Bu arada bir başka büyük zât, Libavius, altın diş hakkında bütün söylenenleri toplayarak bunlara kendi nazariyesini de ekledi. Bunların hepsi de gayet güzel eserlerdi, ama hepsinde de eksik olan bir nokta vardı: Bu dişin altın olduğuna dair açık seçik bilgi vermiyorlardı. Çocuğun dişi muayene edilmek üzere kuyumcuya gösterilince anlaşıldı ki dişin üzerine altın bir varak fevkalâde bir maharetle yapıştırılmıştı. Önce kitaplar yazıldı, sonra kuyumcuya danışıldı.

 

***

 

BAKIŞTAKİ HAYRET

Yanılmıyorsam, İmam-ı Rabbaniye: Bize bir keramet göster.” derler. O da bir kaç adım atar ve: “İşte yürüyorum.” der.

Hikmetle bakan gözle, hikmetten yoksun kalmış gözün bakış farkı bundan ibarettir. Fakat bu fark, aslında bir kavrayış farkını ortaya koymaktadır. Hikmetle bakan göz, insanda eşyada, evrende, her an, oluşun her ânında bir keramet yakalarken, hikmetten yoksun bırakılmış göz için evren durağan bir oluş içindedir.

Hikmetsiz göz, aslında hayret” yeteneğini yitirmiştir, oluşa hayret etme, oluştaki olağanüstülüğü farketme yeteneği yoktur. Ona göre her şey, bütün oluşlar durağan bir olağanlık üzeredir. O istediği kadar baksın gökyüzüne, orada bir çatlak” görememesi hiçbir şey söylemeyecektir ona. İstediği kadar baksın üstünde kanatlarını açarak ve kanat çırpıp kapayarak uçan kuşa, o kuşu havada tutanın ne olduğunu asla göremeyecektir. Baksın denizin dalgalarına, dağ başındaki rüzgâra, bal yapan arıya, indirilen suya, uzanan ovaya, acaba bir şey görebilecek mi?

Onlara gökten bir kapı açılsa da, oradan yukarı çıksalar ve gözleriyle görebileceklerini görseler, şöyle diyeceklerdir:

Muhakkak ki, gözlerimiz döndürüldü. Daha doğrusu biz, belki de büyülenmiş bir topluluğuz.” (Hicr Sûresi, 14, 15)

Bakıştaki hayret” kaybolunca, bu bakış aslında baktığını da görmeyecektir.

 

— Yaratılışın her ânında yaşadıklarımızın her safhasında kâinat kitabının her sayfasında var olan hikmet, Rasim Özdenören’in bu satırlarda dile getirdiği gibi, ancak “hayret”ini yitirmemiş gözlerle okunabilir. Ülfet perdesi altında gizlenmiş nice hakikatli güzellikler, etrafımızı çevrelemiş, hayretle açılacak bakışlarımızı bekliyor.