TR EN

Dil Seçin

Ara

Ölüm İşte, Hep Zamansız ve Hep Erken!

Ölüm İşte, Hep Zamansız ve Hep Erken!

Şemsiyelerin yorulduğu, sicim gibi yağmurun yağdığı bir günde defnettiler bedenimi. Yağmur sularıyla dolup duran, gayret edilse de boşaltılamayan bir kabre koyulmak hiç beklemediğim bir şeydi...

Pişmanlıklarım gözyaşlarına dönüşse eğer, değil kazılan şu çukuru doldurmak, belki bütün şehir yitip giderdi içinde...

Her ölen böyle mi hissediyor acaba, yani boğazına gelip düğümlenmiş bir “son söz” var da bir türlü dile getiremiyormuş gibi. Bir albastı gibi...

Öyle hükümsüzüm ve tercihsizim ki şimdi, bavulu elinde tek yöne bilet almış ve yurdundan ayrılmış bir yolcu gibi kimsesiz...

Dünya, tekrar tekrar sahnelenip duran, replikleri ezberlenmiş bir oyundan başka nedir ki!..

Çok geç oldu bazı şeyleri anlamam, ama anlıyorum şimdi. Hep konuşmakla geçti ömrüm, kurduğum cümlelerin ihtişamına sığındım, kalabalığında saklandım. Sense hep sustun. Suskunluğunda büyüyüp durdum. Geç anladım işte, her seyahate çıkışımda bavuluma koyuverdiğin takkenin, benim süslü cümlelerimden çok daha fazlasını anlattığını...

Şimdi en çok, senin ardımdan ağlayışın dokunuyor bana, en çok da seni yalnız bırakışım...

Yağmur eşliğinde kabre indirilen bedenim, kefenlenmiş bir imtihan kâğıdıymış meğer, bir müsvedde. Karalanmış, silinmiş, tekrar yazılmış, hesaplar yapılmış, sorulara yanlış cevaplar verilmiş, sonra tekrar yazılmış, tekrar silinip tekrar yazılmış, yıpranmış, yıllanmış, yırtılmış, örselenmiş bir müsvedde.

İnsan, cenazesini hayal eder de, hep günlük güneşlik, ne bileyim, mesela erik ağaçlarının çiçeğe durduğu, topraktan filizlerin fışkırdığı bir zamanı hayal eder. Kim bekler ki herkesin, en çok da mezarımı kazanların yağmurla, çamurla kavgaya tutuşacağı bir günde defnedilmeyi?..

Öldüm işte; ölüm işte, hep zamansız ve hep erken!

Kendi geç kalışlarıma değil de, ölüm ayrılığının erkenliğine hayıflanıyorum şimdi...

Üzerime toprak atılmaya başlanınca, yağmura karışan gözyaşları, bir hüzün seli olup küreklerden aka aka doldurdu mezarımı.

Ben toprağa emanet, ne meyve vereceği bilinmez, pişmanlıkla sarmalanmış bir tohumum şimdi. Ya cennet bahçelerinde reyhan, ya da cehennem çukurlarında bir zakkumum...

Oysa her katıldığım cenazede olduğu gibi olur sanmıştım. Mezarımın etrafında bir süre oturulur, beş altı kişi birer sayfa Yâsin’den okur, dualar edilir, aminler duyulur sanmıştım...

Defin biter bitmez herkes arabalara, ya da daha fazla ıslanmayacakları bir yerlere koşuştular. Bir tek sen, kızım ve oğlum kaldınız sırılsıklam. Hepsini seyrettim. Sonra siz de gittiniz, et kemikten ayrılır gibi.

Kızar gibi oldum, kırılır gibi. “Benim kadar ıslanmadılar oysa.” dedim. “Benim kadar batmadılar suyun çamurun içine, benim kadar pişmanlıkla, korkuyla, telaşla koşuşup durmuyor ruhları.” dedim...

Ben, ah ben!.. Zarfından çıkmış bir mazrufum şimdi okunmayı bekleyen. Ne yazmışsam, ne doldurmuşsam sayfalara o ve yeni bir sayfa yok artık. Bitti!

...

Her şey sustu birden, yağmur sustu, çamur sustu, içimde her şey sustu. “Dikkaat!” komutunu duyan bir asker gibi, durdu her şey, sustu!

Bir kapı açılıyor şimdi ve bir ses...