TR EN

Dil Seçin

Ara

Öldükten Sonra Çiçeği Kim Ne Yapsın?

Elindekini görmeli insan, elindeyken görebilmeli…

Bor’un pazarları hep çabuk geçer. Eşeğini de Niğde’ye her zaman süremezsin; vakit olmaz, yol vefa etmez, Niğde de kalmayabilir…

Ölmeden kıymetini bilmeli insan.

Yollar bitmeden, yolcular gitmeden ticaretini yapmalı.

Sahip olduklarını, elindekileri görmeli, elindeyken görebilmeli…

Gözlerini kapadığında üstündeki gökler yıldızlarla dolu olsa ne fayda?.. Yaşarken yıldızları göremediysen…

...

Ölüm geldikten sonra ahın da vahın da bir faydası olmuyor.

Hz. Mevlana’ya atfedilen bir söz var: “Biliyorum” diyor, “Ben öldükten sonra gelip mezarımı öpeceksin. Yaşarken gel de, yanağımı öp.”

Nisyan o kadar sarmıştır ki nazarımızı, yaşarken değerini veremeyiz hiçbir şeyin… Sonradan verdiğimiz değerin de bir faydası olmaz…

...

Hayal kurmak güzeldir elbette. Hayallerimizle yaşar, onlarla yürürüz… Fakat çoğu kez hayallerimize o kadar dikkat kesiliriz ki, elimizi ayağımızı göremez oluruz. Oysa hayallerimize onlarla yürüyebiliriz. Elindekinin değerini bilmeyen, onlardan güç almayan hayallerine nasıl ulaşır!.. Bunun için kıymetini bilmeli insan, vaktinin, kalbinin, insan olmanın. Değerini bilmeli insan, taş olmadığının, mikrop olmadığının, ot olmadığının, canavar bir sırtlan, acımasız bir çakal olmadığının…

...

Elimizde her şeyden daha değerli bir ömrümüz var. Ömür sermayemiz var.

Anlatılır ki, birisine demişler: “Sana çok büyük bir servet verilecek, ama bir şartla!” Adam heyecanlanmış elbette ve şartı sormuş. “O şart” demişler, “kabul edersen, ertesi gün öleceksin.”

Siz ne yapardınız böyle bir teklif karşısında.

Dünyanın en büyük zenginliği, hayatınız olmayınca nasıl da değersiz oluyor değil mi!..

İşte hayatımız, ömrümüzün dakikaları servetlerden daha değerli. Ne mutlu elden çıkmadan değerini bilenlere.

Değer bilmek derken, bu değer bildim demekle bilinmiyor elbette.

Asr Suresinde Rabbimiz herkesin hüsranda olduğunu bildiriyor. Hepimiz hüsranda, ziyanda, kayıpta olan tüccarlarız. Çünkü değerliyi verip değersizi alıyoruz. Bu paha biçilmez ömür dakikalarımızı verip, fani dünyanın fani mallarını, faydasız işlerini alıyoruz. Elbette hüsrandayız.

Bizi bu hüsrandan kurtaracak bir yol, bir formül yok mu?

Elbette var: İman edip salih işler yapmak.

Evet Rabbimize hamd olsun ki, hüsrandan kurtulmak isteyenlere bir yol açmış.

İman edip gereğince yaşamak ve dünya ve ahirete faydalı işler yapmak. Veya “Hakkı hak bilerek ittiba etmek (uymak), bâtılı bâtıl bilerek içtinab etmek (uzaklaşmak).

Allah’a ve Resulüne uyan hem dünyada hem ahirette kaybetmez, hep kazanır.

Bir de Bediüzzaman Hazretlerinin bir hatırlatması var. Kısaca şöyle diyor: Bu zamanda günahlar çok arttığı ve kolay olduğu için menfi ibadetle, yani günahlardan kaçarak, çok sevap kazanılabilir. Çünkü günahtan kaçmak vaciptir; farzların dışındaki ibadetler sünnettir. Bir vacip (çünkü Allah’ın emri), bin sünnetten daha sevaplıdır. Dolayısıyla fazla ibadet yapamayan bu zamanın insanları, günahlardan kaçarak vacip işlemiş ve çok sevap kazanmış olur.

Şöyle bir örnek de verir: Bir havuzu su doldururken çatlakları, delikleri tıkamak lazım ki havuz dolsun. Bu zamanda havuzu su doldurmak (ibadet yapmak) kolay olmayabilir, ama delikler, çatlaklar tıkansa (günahlardan kaçınılsa) havuz yavaş da olsa dolacaktır.

Madem havuzumuzu doldurmaya, amel defterimize güzel şeyler yazdırmaya geldik. Değer bilelim, değer verelim, değer bulalım inşaallah…