TR EN

Dil Seçin

Ara

Ölüm, Yaşayanın Şanındandır / Yolculuk Notları

Yüzünü görmediğim, ama yazdıklarından, nasıl bir yüreği taşıdığını hissettiğim uzaktaki bir insana...

 

Zihni diri gençleri önemsediğimi söylesem, ‘büyükler’ gibi konuşmuş olacağım. Oysa biliyorum ki, ‘büyükler’le aram iyi değil; nasihat edip duranlarla...

Sebebi var!

Mübarekler, sanki ‘doğru’nun everestine çıkıp oturmuşlar. Bilmeyenler de, bütün doğruların, ellerinin kıvrımları arasında dolaştığını sanır. Gençlere ve çocuklara, sadece ‘dinleyici’liği layık görürler bu büyükler. Lügatlerinde; çocuk ve genç, adam olmaya muhtaç varlıklar demektir.

Büyükler, asırlar öncesinden alıntılanmış yaşam kalıplarına çok çabuk alışır, birkaç kuşak öncesinin pozisyonlarına hemencecik otururlar. Bu yüzden birbirine benzerler. Onların vazgeçilmezi, ‘iyi’den çok ‘başarı’dır. Gökyüzünü, bulutları, kuşları, uçurtmaları, yakamozları, kalbi yeniden dirilten aşkı çocukça bulurlar. Müstehzi bir edayla bunlara burun kıvırıp serbest piyasaya koşarlar.

‘Büyüklük’, her zaman olgunluk anlamına da gelmiyor. Çünkü olgunluk, çoğu zaman ‘büyükler’e ters düşer. Oturmuşluktur olgunluk; hayatın en sıcak, en vazgeçilmez damarına tutunmanın verdiği güven ve sükûnettir.

Büyüklerin oyunlarına karışmamak bir kazançtır. Çünkü bu, kendince kalmaktır; içindeki merakı diri tutup, sahici olana inadına sarılmaktır.

Bir ‘büyük’ değilim; ısrarla büyümek istemeyen bir çocuğun ardı sıra gidiyorum. Nasihat etmek ve nasihat dinlemek hafiften canımı sıkıyor. İsmet Özel başka bir şey söylüyordu: ‘İtaat etmeyi ve emretmeyi bilmiyorum!’

Kanımca, üzerinde düşünülmesi gereken bir söz...

Ağır acılarla boynu bükülmüş bir hayattan süzüldüğünüzü hissediyorum.

Hayat, yoksa acı mı demek? Başka türlüsü mümkün müdür hayatın?

Felsefenin önemli sorularından biri de bu! Hayır, sizi filozofinin karmaşası içine çekmek niyetinde değilim. Ama doğrusu, size ne demek gerektiğini de bilmiyorum.

Geçmiş olsun mu?

Bu deyiş, bana basit ve köksüz geliyor.

Niye geçmiş olsun ki?

Bizi içimizden vurduktan sonra, en ağır sorularını bırakıp giden bir şeyse acı, ‘geçmiş olsun’la geçmez ki! Bu sefer sorularıyla ırgalayıp durmaz mı?

Belki de önemli olan, acıdan geriye kalan soruları cevapsız bırakmamaktır. Çünkü cevabı bulunmuş sorular, tatlı bir uykunun kollarına düşmüş yavruların süzülüşleriyle çekilirler.

Babasızlığı biliyorum da, annesizlik nasıl bir şey, bilmiyorum. Babasızlık, evin damını yitirmekse eğer, sanıyorum annesizlik, evin altındaki toprağın kaymasıdır.

Annene dair yazdığınız şeyler, hayatın parmak uçlarından akmış; önemli... Ancak ‘ölüm’ karşısında geçtiğiniz duruş bence problemli. Ne yazık ki, böylesi bir algı var; ‘fani’ ve ‘necis’ tokatlarıyla dövülen dünyayla, dünyaya ait yüzlerle sağlıklı bakışılamıyor.

Bu şekildeki bir okumaya ve algılayışa itirazımın olduğunu söylesem... Dünyayı ve dünyaya dair olan çok şeyi önemsiz ve neredeyse necis görmeyi doğru bulmuyorum. Dünyanın necis, hatta fani olduğunu düşünmüyorum. Zira ‘beka’ dediğimiz şey, ‘fani’ olanı güzelleştirmekten geçiyor. Dünyayı şiir inceliğinde okuyarak, şiir gibi bir hayatın ortasında incelerek ‘beka’laşabiliriz.

Bir gazete haberine göre, on yaşlarında bir kızcağız, Hz. Peygamber’e yazdığı mektupta: ‘Çok çabuk ölmek istiyorum. Öleyim ki, sana kavuşayım.’ diyordu.

Hz. Peygamber ile olmak, onun yaşadığı yerde olmak mıdır? Kalp onun kalbine dönüşmedikçe, yanında yaşanabilir mi?

Gözleri derinleşen acılı yüreklere eğildiğimizde, kuşu ölen komşu çocuğuna taziyeye giden Hz. Peygamber’in yanıbaşına düşeceğimizi düşünüyorum. Tercihimi hayattan yana koyuyorum. Bir gül tomurcuğu gibi patır patır açan ve içimize kadifemsi dokunuşlarda bulunan gülümseyen bir hayata oynuyorum. Hayatı ıskalayarak ölümü diriltemeyiz. Yaşamayanlar, ölmezler de... Ölüm, yaşayanların şanındandır.

Hatırlarsanız, Martin Eden özelinde yaptığımız konuşmalarda dilimize dolanan bir imge vardı: ‘köpüklenmiş deniz’... Bu sabah vapurla karşıya geçerken, bir şairle yapılmış söyleşiyi okudum; şiiri deniz köpüğüne benzetiyordu. Fokurdayıp duran iç dünyanın ağzında köpüklenen şeye şiir diyen şaire göre, şairler, içi köpüklenen insanlardı.

İçi köpüklenen insanlardan olduğunuzu düşünüyorum. Böylesi yüzü ‘ölüm’e dönük, Martin Eden’in intiharından anlamlar çıkaran sizi ciddi merak etmeye başladım. Nasıl bir tarihe yaslanıyorsunuz? Sizi ‘intihar’a komşu kılan hikayeniz nedir? Uzayıp giden mavi denizin köpüklenmiş yüzüne bırakan Martin Eden’e kendinizi yakın hissetmeniz, isminizle ilgisi var mı?

Stefan Zweig’in, ikinci dünya savaşının hemen öncesinde, intihara ikna edemediği birinci eşinden sonra evlendiği ve birlikte intihara ikna ettiği ikinci eşiyle ölüme açılması, insana dair ne kadar şey varsa hepsine hakaret eden savaşı engelleyememişti. İnsanın elinden tutup kaldıran, kalbine soylu anlamlar bırakan bir kalemin kırılmasından ve küle dönüşmesinden ‘iyilik’ doğmadı. Bir, iki, üç.. daha fazlası ölüm, yani çekip gitme, yanlışların üzerini örtmedi. Yanlışlar, çıldırmış bir kötülük gibi doğrulara saldırdı. İntihara sığınan o duyarlı yüreklerin ölümleri, birer yanlış oldu. Martin Eden’in küllerinden bir doğru çıkmadı Deniz! İnsanın üzerine üzerine gelen ağzı köpüklü çiğ gerçeklik, daha da azdı.

Kendisiyle oynanmış, büyüsü kaçmış bir hayatın saldırganlığı karşısında sığınılan intiharı anlamıyor değilim. Anlamaya çalıştığım bir şey intihar; klişe yorumlarla üzerini çizmiyorum. Şunu diyorum: İçine bırakıldığımız hayat, sadece intiharı geliştirmiyor; yaşanılır olan bir ‘ada’yı da imkanlı kılıyor. Varılabilir, kurulabilir bir şey bu... İnsanı huzurun yakasına ilikleyen bir anlamı var bu hayatın. Aşka, şiire, söze, iki insanın el ele tutuşundaki o derin sevince çağrılar yapan ‘anlam’dan bahsediyorum.

Çok mu konuştum?

Kalbimin bir sözü olarak küçük bir şey daha söyleyeceğim: Yalnız değilsiniz!..

Etrafınıza bakın!

Varsa durduğunuz yerde bir toprak parçası, biraz kazın...

Çok şey göreceksiniz! Zor görülebilen canlıların koşuşturmalarını; doğan, beslenen, büyüyen, hatta bir başkasıyla birleşip yeni bir hayat başlatan küçücük kainatları...

Hayat her yerde, Deniz!

Çünkü O her yerde.

Evet, yalnız değilsiniz...