Şaşırtıcı Rakamlar
• Sümüklü böceklerin 4 tane burnu vardır. Ağzında ise 14.000 adet diş vardır.
• Bir karınca kendi ağırlığının 50 kat fazlasını kaldırabilir.
• Bir inek hayatı boyunca 200.000 bardak süt üretir.
• Bir sineğin hızı saatte 8 km’dir.
• Güney Kutup Bölgesi’nde yaşayan penguenlerin vücut sıcaklığı 40 derece, yaşadıkları ortamın sıcaklığı ise -40 derecedir. Yani arada 80 derecelik bir ısı farkı bulunmaktadır.
***
DERT VARSA, DEVA DA VAR!
Tropik Amerika’ya özgü bir çeşit papağan olan macaw, kuş beyinlilik yapıp da zehirli bir bitkinin tohumlarından yedi mi, derhal yakınlarda bulunan killi kayalara uçar ve sert gagasıyla kopardığı kaya parçalarını öğütüp yutar. Bu killi kaya parçaları tohumların içindeki toksini emer ve böylece kuş yuttuğu tohumun besleyici kısımlarını mide ağrısı çekmeden sindirebilir.
***
BİR FİLİ BESLEMEK
Fillerin karınlarını doyurması gayet müşkil bir iştir. Yetişkin bir fil yiyecek olarak günde yaklaşık 330 kg. bitkiye ihtiyaç duyar. Bu miktar en az altı balya samana denk gelmektedir. Filler 24 saatlerinin yaklaşık 16 saatini yemek yemeye harcarlar.
Ne ki, ağırlığına göre dağ, filine göre sindirim sistemi yaratan Rabbimiz bağırsaklarına yeterince bakteri yerleştirmiş olduğundan, bu kadar uzun bir süre ve bu kadar çok yedikleri halde yediklerini sindirebilmektedirler.
***
HAM MEYVEYİ KOPARMAYIN DALINDAN!
Baharla birlikte ağaç dallarında güleç yüzlü meyveler belirmeye başladı. Elmalar, erikler, kirazlar... Ama onları sevdiğimiz o bal gibi tatlarıyla yiyebilmek için, henüz vakit çok erken. Kendisini gün geçtikçe hissettiren güneş altında bir süre daha pişirilmeleri gerek. Ham meyveler ekşi olur. Çünkü, olgun ve tatlı meyvelerin aksine ham meyvelerde asit çok fazladır. Bu asit, meyve olgunlaştıkça, havanın oksijeniyle birleşerek bir dizi kimyasal reaksiyona vesile olur. Sonra da, ortaya ‘meyve şekeri’ denilen tatlı bir madde çıkar. Böylece ağaç dallarının narin elleriyle bizlere uzatılan o birbirinden tatlı meyveleri büyük bir zevkle yiyebiliriz.
***
LEYLEĞİN ÖMRÜ LAKLAKLA GEÇER
Havaların ısınmasıyla birlikte, çok uzaklardan, kafile kafile eski yuvalarına dönen leylekler, pek yakında o özlediğimiz sesleri çıkarmaya başlayacaklar: “lak., lak., lak..” Elektrik direklerinden, kimi evlerin bacalarından, yüksek ağaç dallarından hep o tanıdık sesler duyulacak: “lak., lak., lak..” Uzun kocaman gagaların birbirine çarpılmasıyla çıkan bu ‘lakırdı’ aslında leyleğin çıkarabildiği yegâne sestir. Çünkü leylekler, diğer kuşlar gibi ötmezler. Bir leylekten cüssesine bakıp da, bir çit serçesinin yahut minnacık bir ispinozun çıkardığı sesleri çıkarmasını beklemeyin. İşte bu yüzden, leyleğin ömrü laklakla geçer.
***
ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM!
Sakallı akbabanın diğer hemcinslerine göre farklı bir damak zevki vardır. O, hayvanların etinden ziyade kemiklerini sever. Kemik içindeki ilik, besin bakımından oldukça zengindir. Ama kemik yemek öyle kolay bir iş de değildir. Sakallı akbabalarda ise, kemiği kırmak için yaratılıştan sahip oldukları güçlü çene kemikleri filan da yoktur. Dolayısıyla, bu işi yaratıldıkları duruma uygun bir şekilde hallederler. Bir kemiği alır ve çıplak bir kayanın üzerinde havalanır, sonra kemiği aşağıya bırakırlar. Bu işlemi kemik parçalanıncaya kadar en az elli kez devam ettirirler. Sonra da, kırılan kemik parçalarını alır ve yutarlar. Sakallı akbabaların midesinde öyle kuvvetli bir asit vardır ki, kemiğin bir ucu daha akbabanın ağzındayken, midesine giden kısım çoktan sindirilmiştir bile.
***
SU ÜSTÜNDE YAŞAMAK
Japonyalı araştırmacıların Mart ayı başında açıkladığı bulgulara göre, yerkürenin altında, denizler, göller ve okyanuslarda bulunandan daha fazla su bulunuyor. Merkezine doğru gidildikçe ısınan yerkürenin derinliklerindeki erimiş kayaları laboratuar şartlarında inceleyen bilim adamları, bu kaya örneklerinin ‘ıslak’lığı üzerine yürüttükleri araştırma sonucu, yerin altında, denizlerde bulunandan en az beş kat fazla su bulunduğunu keşfetmişler.
Suyun üstünde oturuyoruz açıkçası. ‘Dünyaya kazık çakmaya’ teşebbüs edenlere duyurulur.
***
TİMSAHIN GÖZYAŞLARI
Timsahların gözyaşı döktüğü doğrudur. Ancak bu onların çok duygusal yaratıklar olduğu anlamına gelmez. Timsahlar yalnızca avlarını yutmak için ağızlarını olabildiğince açtıklarında gözyaşı dökerler. Bu, insanların esnerken gözlerinin yaşarması gibi birşeydir.
***
SİZ HİÇ ATEŞBÖCEĞİ GÖRDÜNÜZ MÜ?
Elbette görmüşsünüzdür. Gecenin karanlığında, bir dikenli çalılığın, bir ağacın dallarının, ya da bir çiçeğin yapraklarının arasında küçük bir yıldız gibi parıldayan ateşböcekleri, ışık saçan canlıların en bilinenleridir. Biz onlara ateşböceği desek de, bu canlıların asıl olağanüstü tarafları ısısız bir ışık üretmeleridir. İşte bu yüzden bilimadamları yıllardır onlar üzerine araştırma yapmaktadırlar. Çünkü biz insanoğlu şu an için ateşböcekleri kadar maksimum verim elde ederken neredeyse hiç enerji kaybedilmeyen bir ışık üretme şekli bulabilmiş değiliz.
Bilindiği gibi, günümüz teknolojisi ile ışık üretmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya mutlaka bir sıcaklık çıkmaktadır. Örnek verecek olursak, normal bir ampül elektrik enerjisinin ancak yüzde 3 ya da 4’ünü ışığa dönüştürür. Geri kalan enerji ise ısıya dönüşür. Uzun süre yanan ampüllerin ne derece sıcak olduğunu bilirsiniz. Ateşböcekleri ise yüzde 100 verimle ışık üretirler ve neredeyse hiç ısı açığa çıkmaz.
Ateşböceklerinin ışığı tekdüze de değildir. Vücutlarında meydana gelen kimyasal reaksiyonlara göre, yeşil-sarı ışıklar üretirler. Bu ışık haberleşmek ve birbirlerine çiftleşme mesajı verebilmek için kullanılır. Ayrıca, kendilerini düşmanlarına karşı da bu ışık sayesinde korurlar. Işık, hem ürkütmeye, hem de “Benim tadım inan hiç hoşuna gitmeyecek.” mesajı vermeye yarar.
Sözün kısası, her bir şeye çok vazifeler yükleyen bir Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetini bize bildiren âyetlerden biridir ateşböcekleri...
