Yer: Güney Amerika, bugünkü Peru-Kolombiya toprakları, And dağları etekleri.
Zaman: On yedinci yüzyıl başları.
Bir Inka kabilesinin fertlerini genç-yaşlı, kadın-çocuk ayırımı yapmadan zincire vurdurup önünde toplayan İspanyol komutan, elindeki altın maskeyi havaya kaldırıp bağırıyor:
— Altının gerisi nerede?
Yıllarca önce büyük gemilerle gelen bu beyaz adamın öncülerini çiçeklerle karşılayan, ama dünyanın yuvarlak olduğunu onlardan çok önce keşfetmiş olan halk şaşkın bir halde bekleşip dururken aralarından bir çocuk öne çıkarılıp boğazlanıyor ve tekrar soruyor komutan:
— Altın nerede?
Onlardan öncekiler tarafından da soyuldukları için verecek altını kalmayan kabile halkı, korkudan titrerken, çocuklarının birer birer katledilişini izliyor. Altınları olsa bile canlarını kurtaramayacaklarını iyi biliyorlar. Öldürecek çocuk kalmayınca, sıra biraz önce gözleri önünde çocukları katledilen gözleri yaşlı annelere ve diğerlerine geliyor...
Ve ertesi gün:
İnkalardan bugüne kalan çok az yıkık dökük tapınak ve köyden anladığımız kadarıyla, astronomi hesaplarını bugünkü doğruluklarına yakın şekilde yapabilen, belki de zamanın en ileri matematiğini kullanan bir halkın bu beldesi, ceset yığınları ve evlerden hâlâ tüten dumanlar içinde, kendilerinden önce bilinen en batının altına olan açlığının bedelini kanı, canı ve soyunun tüketilmesi ile ödemiş durumdadır artık. Şimdilere kalan çok az Yerlinin dediğine göre, oralardaki yağmur ormanlarına yağan yağmur aslında Avrupalıların altın uğruna yaptığı korkunç katliamlara gökyüzünün halen dökmeye devam ettiği gözyaşlarıdır.
…
1492’yi, yani Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’ya doğru yolculuğa çıktığı tarihi, ‘Cennetin Fethi’ diye adlandıran Avrupalılar, aslında cennetin değil altının peşinde düştüler yollara. Tüm Amerika’yı, ama özellikle Güney Amerika’nın batı kıyılarını yağmalarken mallarını gasp ettikleri bu yüzbinlerce insanı da katlettiler. Köylerini ve sanat eserlerini yakıp yıktılar.
Şimdilerde ise, kendi tarihçilerinin yazdığı tarih kitaplarının İnkalar bölümüne bakarsak, ‘bu üstün halkın anlaşılamayan bir şekilde tarihten silindiğini’ okuyoruz. Hatta, bir ara işi abartıp bu insanların uzaydan gelip geri döndüğünü ya da uzaylılar tarafından yok edildiklerini bile yazanlar çıktı.
Buna karşılık, Güney Amerika’nın eski sahiplerinin kaderleri ortaya çıktıkça, buraların halkının, içinde garip bir intikam yöntemi de taşıyan yollarla altınını geri almaya başladığını görüyoruz Avrupa’dan. Bu halkın atalarını, soylarını tüketircesine katleden Avrupa, şimdi Güney Amerika’da yağmur ormanlarının derinliklerinde üretilen uyuşturucuya müptela olmuş gençliğiyle bir yığın parayı yasal olmayan yollardan buralara ödemek zorunda kalıyor. Güney Amerika halkının bu pis işe bulaşmış olan kısmı ise ellerine geçen para ile altına yatırım yapıyor ve bir nevi Avrupa’nın kendi parasıyla hem soylarını tüketircesine Avrupa gençliğini zehirliyor, hem de çalınan altınlarını, hiç de doğru olmayan bir yöntemle, bir bakıma geri alıyor.
Peki, yüzyıllardır savaşlara ve dolayısıyla milyonlarca insanın ölümüne yol açan altın neden bu kadar değerlidir ve onu böylesine çekici kılan unsurlar nelerdir; bunu inceleyelim.
Dünyada az bulunan maddeler genelde değerlidir. Tabii bu az bulunan madde bir de çekici özelliklere sahip ise değeri iyice artar. Altın işte bu özelliklerin hepsine sahiptir. Diğer maddelerle ve oksijenle reaksiyona girmemesi parlaklığını devamlı korumasını sağlar. Altına şekil vermek diğer metallere göre çok daha kolaydır. Kolayca haddelenmesi; bakır, gümüş ve diğer bazı metallerle değişik renk ve özelliklerde alaşımlar oluşturması onu süs eşyası yapımında eşsiz kılar. Ayrıca altının çok iyi bir iletken olarak son yıllarda elektronik sektöründe de endüstriyel mânâda kullanılmaya başlanması onun değerini artıran unsurlardandır.
Altın işlenmeye o kadar uygun bir metaldir ki, 1 gram altın dövülerek 1 metrekare alanı kaplayacak boyuta getirilebilir. Ayrıca altın çok yoğun bir maddedir: 19,3 gram santimetreküplük yoğunluğu ile bir kg suyun sığdığı yere 19,3 kg altın sığabilir. İşin aslı, 1 litrelik bir süt kutusunun içine saf altın doldurulsa pek çoğumuz bunu tek elimizle kaldıramayız; çünkü ağırlığı 20 kg civarına yaklaşır.
Altın, mücevher sanayii dahil, pek çok alanda saf olarak kullanılmaz. Hem değerli oluşu, hem de saf hâlinin çok yumuşak olması buna engeldir. Bunun yerine bakır ve başka maddelerle alaşım hâline getirilir. Bu alaşımlarda altın kütlesinin diğer metallerin kütlesine oranına karat (ayar) denilir. Örneğin mücevher yapımında altın genelde 22, 21, 19, 18, 14, 10, 9 ve 8 ayar olarak kullanılır. Saf altın ise 24 ayar olarak bilinir ve genelde binde 995 (995/1000) oranında saftır. 14 ayar altını ele alırsak [(14/24) x 100], yaklaşık yüzde 58,5 oranında saf altın içerdiğini görürüz. Aynı yöntemle diğer ayarlarda altının da kütlece ne kadar saf altın içerdiğini bulabiliriz. Türkiye’de altın 22, 18 ve 14 ayarlarda tanınırken, Latin Amerika’da genelde 10, İngiltere’de 9, Almanya’da ise 8 ayar olarak kullanılır. İspanya ve Portekiz’de 19, Arap ülkelerinde ise 21 ayar altın mücevher talep edilir.
Güneş sisteminde altının en çok bulunduğu gezegen Merkür gezegenidir. Bunun sebebi ise, Güneş’in ve gezegenlerin yaratılışı sırasında merkezdeki Güneş’in çekiminin ağır maddeleri kendine yakın yerde toplamış olmasıdır. Bunu, çaya attığınız şekerin bardağın dibinde toplanmasına benzetebilirsiniz. Güneş’ten uzaklaştıkça sırası ile her gezegende bir öncekinden daha az altın bulunur.
Peki, bu nadir madde dünyada ne kadar bulunur?
Bu sorunun cevabını vermek için dünyanın yıllık altın üretimine bakmak gerekir. Bu miktar, Dünya Altın Konseyi raporlarına göre, 50 milyon ons’tur. 1 ons altın 31,1035 gramdır; buna göre 50 milyon x 31,1035 = 1,555,175 (bir milyon beş yüz elli beş bin yüz yetmiş beş) kilogramdır. Yani, 1555 ton; ki bu, yoğunluğu 19.3 gr/cm3 olan altın için 1555/19,3 = 80 metreküplük bir hacme eşittir.
Bu hacmi gözünüzde canlandırabilmeniz için bir adım daha atalım ve 80 metreküpün küp kökünü alalım. Böylece karşımıza çıkan, 4,3 metre en, boy ve yüksekliğinde bir hacimdir. Yani, herhangi birimizin oturma odasının hacminden daha az! Peki bu miktarın değeri nedir diye merak eden olursa; bir ons altının şu anki değeri olan 292 Amerikan doları ile 50 milyonu çarparak rakamı oluşturabiliriz. Bu rakam da 14 milyar 600 milyon dolardır. Bu rakam ülkemizin dış borcu olan 145 milyar doların ancak 10’da birini karşılar. Veya NASA’nın 15 milyar dolarlık yıllık bütçesinden azdır. Son bir örnek olarak Pentagon’un küresel yer belirleme uydularına harcadığı 12 milyar 800 milyon dolarlık bütçenin biraz üstündedir.
Sorunun esas cevabı olan dünyada insan tarafından bugüne kadar çıkarılan altının miktarını hesaplamadan önce, son bir unsuru göz önüne almamız gerekiyor. Eski zamanlardan on dokuzuncu yüzyıl sonuna kadar, altın madenciliği gözle görülebilen iri parçalar hâlindeki altının toplanması yolu ile yapılmıştır ve miktarı hiçbir şekilde modern teknoloji ile şimdilerde elde edilen altın miktarının yanından bile geçemez. Yirminci yüzyılda ise altın modern teknoloji yolu ile mikron boyutunda gözle görülmeyen zerreler hâlinde bulunan cevherin siyanür ve benzeri maddeler yardımıyla ayrıştırılması yoluyla elde edilir. Yukarıda bahsedilen yıllık rakam, yüz yıl geri gidildiğinde 5 milyar ons, o zamandan yazılı tarih başlangıcındaki Mısır, Aztek ve İnka medeniyetlerine geri gidildiğinde ise bir o kadar daha eklenerek toplam 10 milyar onsa ulaşır. Bu da aynı şekilde hesaplandığında 25 metre en boy ve yüksekliğinde bir küp eder. Bu ölçü ortalama boyutta bir apartman civarındadır!
İşte topu topu bir apartman boyu altın için tarih boyu yapılan savaş ve katliamlara bakıldığında ise, bu narin maddenin taşıdığı gücü anlamakla birlikte, insan sormadan edemiyor: Değer mi hiç?
Kaynaklar:
1. Marshall Brain’s How stuff works
2. Dünya Altın Konseyi 2001 yılı altın raporu
3. Periyodik tablo
4. Gold Rush (Amerikan Tarih Müzesi)
5. www.nasa.gov
