TR EN

Dil Seçin

Ara

Öfke Hüzne Dönüşürse

Bugünlerden geriye dönüp baktığımda, İslâm’la gerçek anlamda buluştuğum tarihten önce pek de sakin bir mizaca sahip olmadığımı rahatlıkla fark edebiliyorum. Hayat çizgim İslâmiyetle buluştuğunda ise, hırçınlık ve öfkenin yerine tebessüm ve hüzün nüfuz etmeye başlamıştı dünyama. Zira, her işimi halledecek, her soruma cevap verecek, sırtımı yaslayabileceğim bir sonsuz kudret Sahibinin, merhametli bir Rabbin var olduğunu biliyordum artık. Biliyordum ki, ben onu terketmediğim sürece, O beni terketmeyecektir. Biliyordum ki, merhameti ve kudreti sonsuz olup bizi asla terketmeyen Rabbu’l-âlemîn’in hâzır ve nazır olduğu bir ortamda, kavgaya mahal yoktur. Madem meseleyi halledebilecek Birinin huzurundayız, öyleyse tüm meseleler ancak O’na iletilir ve çözüm ancak O’ndan gelir. Sorun, ancak onun gösterdiği yollardan halledilebilir.

Her yerde hâzır ve nazır bir ilâhım olduğunu bilmek, benliğimde tutuşmaya hazır kavgaların kökünü, bu zincirleme kavrayışın eşliğinde, kesivermişti işte. Rabbu’l-âlemîn’in merhamet ve kudretinin sonsuzluğunu kavradıkça ve gökkubbe altında yaşanan her şeyin O’nun şahitliği altında gerçekleştiğini anladıkça, O’nun huzurunda öfkelerim hüzünlere dönüşmeye başlamıştı; hüzünlerim ise dualara... O’nun huzurunda kavga, huzurumu bozmaya, bana zül gelmeye başlamıştı artık.

Ancak, aradan yıllar geçip de imanın o ilk huzurlu etkisi yerini ülfete, alışmışlığa terkeder hâle geldikçe, kendimi yeniden öfkenin ve hırçınlığın sahillerinde buluverdim. Kendimi ‘iki arada bir derede’ hissediyordum. Bir tarafta imanın kalbime getirdiği nuranî aydınlıkta oluşan teslimiyet ve bu teslimiyetin gereği olan huzur hâli vardı; diğer tarafta ise İslâm’ın ince, derin, haklı, hakkaniyetli ölçülerinin izi sıra gerçekleşen hak arayışları içerisinde hassaslaşan, ve zamanla haksızlığa hiç tahammül edemeyen, edemez hâle gelen benliğim. Vicdanım “Yapma! Bu hak arayışının içerisinde aradığın asıl şeyi yitiriyorsun, haksız duruma düşüyorsun.” derken, hakkından hiç mi hiç vazgeçmek istemiyordu benliğim. Sonuç, öfkenin, ‘hakkını arama’ suretinde dünyama geri gelişiydi.

Ki, etrafıma baktığımda, bu problemin mü’min olmak veya olmamakla da pek bağlı olmadığını görüyordum. Aile hayatları öfkenin açtığı yaralarla sarsılıyor, insanlar arası ilişkiler öfke yüzünden fırtınaya yakalanmış gemiler gibi çatırdayarak çöküyordu.

Bunu gündelik hayatlarda gördüğü gibi, bir bütün olarak dünya ahvaline baktığında da görüyordu insan. Dünya, özellikle geçtiğimiz yüzyılın içerisinde, iki büyük savaşla altüst olmuş, yalnızca iki dünya savaşı ile yüz milyona yakın insan hayatını kaybetmişti. Yüzlerce bölgesel yahut ulusal savaş veya iç savaş ise cabası! En son olarak, öfkeli birkaç ahmağın çıkardığı ateşin faturası, yine öfkeli ve aynı zamanda haksız ve mağrur liderler tarafından, masum ve fakir bir halka iğrenç bir şekilde kesilmiş durumdaydı.

İşte bu ikilemler içerisinde, kendimi yeniden başladığım yerde, bir öfke atmosferi içinde, ama aynı zamanda yeni bir sorgulamanın içerisinde buluvermiştim: Benim Rabbim, yeryüzünde bu kadar haksızlığa karşılık, nasıl bu kadar halîm olabiliyordu? Ben küçücük bir hakkımın çiğnenmesine katlanamazken, O inkâr edilmesine, Hakkın ta kendisi olan Zâtının inkâr edilmesine, ayrıca yarattığı nice kulların hukukuna ilişilmesine nasıl tahammül ediyordu?

Bu sorumun cevabını, ölüm, kıyamet ve ahiretle ilgili âyetler eşliğinde buluyordum. Bu dünya, ‘imtihan yeri’ idi, imtihan vaktinin bitimine kadar mühlet veriyordu Rabbimiz insanlara. Mühlet bitip ölümle, kıyametle ve ahiretle yüz yüze gelindiğinde—ilgili âyetlerin kesin ve keskin ifadelerinin gösterdiği şekilde—dehşetli bir celâl çıkacaktı karşımıza. Zira, verilen mühlet bitip de O’nunla perdesiz yüz yüze gelindiğinde, yani huzura geçildiğinde, hilm yerini celâle; sabır yerini kahra bırakacaktı.

Bu iki gerçeği karşılaştırınca, zihnimdeki düğümün çözümünün dünya-ahiret, mülk-melekût, ilim-cehalet, huzur-gaflet kıyaslarında gizli olduğunu hissedebiliyordum artık. Bu dünya, ‘imtihan ve mühlet’ diyarı olarak Rabbimin kullarına ‘Halîm’ ismiyle muamele ettiği bir diyardı; O’nun hilminin ardındaki hikmeti kavramayıp güya ‘yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını’ düşünenler ise, imtihan defteri kapandığında, O’nun kahr ve gazabıyla karşılacaklardı.

İkinci olarak, Hz. Âdem’in oğlu Habil’in kardeşi Kabil tarafından öldürülmek istendiğinde verdiği cevap, öfkenin bir diğer ilacı olarak yazılacaktı akıl defterime. Kardeşi Kabil’e, “Sen beni öldürmek için ellerini bana uzatsan bile, ben asla sana uzatmam. Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” demişti Habil. Bu diyalogdan hemen önce birer kurban sunmuşlardı. Habil’in kurbanı kabul edilmiş, Kabil’inki ise kabul edilmemişti. Öfkelenen Kabil’e Habil’in verdiği cevabın devamında da, hem öfkenin bir başka kaynağının, hem de bunun ilacının ipuçları gizliydi: “Allah ancak muttakilerin kurbanını kabul eder.”

Muttaki olma hâli, yani takva, Allah’ın huzurunda olduğunun farkına vararak geri çekilmek; her şeye hâkim olan Allah’ı hatırlayarak içsel bir saygı duyumsamak; korunduğunun farkına vararak bu korumayı kaldırmamak anlamlarına geliyordu. Habil, kardeşinin kendisini öldürme kasdını farkedince, içe kapanıp, “Sen beni öldürmek için ellerini bana uzatsan bile, ben seni öldürmek için asla sana ellerimi uzatmam. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”1 demişti işte. Habil de bir insandı gerçi. Dolayısıyla, Kabil’de olan gazap potansiyeli onda da vardı. Ama, Kabil’in meylettiği harama meyletmekten hayası ile sakınan Habil, meseleye kendi kuvvetiyle müdahil olmaktan da takvasının gereği olarak sakınmış; O’nun koruması altından çıkmak istememişti. Uğradığı gadri, neticede, hüzünlü bir dua olarak Rabbine çevirmişti: “Dileğim odur ki, sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenerek ateş ehlinden olasın. Zalimlerin cezası budur işte!”

Habil örneğinden anlaşılan o ki, öfke hâlinin izalesi için, takva ve haya ile kuşanmaya ihtiyaç vardır. Takva sizi O’nun huzurunda, O’nun koruması altına alırken, haya da içsel bir koruma oluşturmaktadır. Alemlere rahmet olarak gönderilen kudsî nebi (sav) “Haya imandandır.” diyerek bir büyük hakikati ilan etmektedir kesinlikle. Huzur-u İlâhîde bulunduğunun farkında olan insan, problemini kendisi halletmek yerine O’na yönlendirecek ve her türlü çözümü O’nun rızasını gözeterek arayacaktır. Habil’in durumu gibi, çözümün mümkün gözükmediği bir durumda ise, hüznünü göz yaşlarıyla yine O’nun dergâhında ilan edecek, meselenin hallini O’ndan isteyecektir.

Kendi Zâtını sebeplerle perdeleyen Rabbimiz, biz insanlara da haya perdesini vermiştir. Zâtına karşı koyduğu sebepler perdesini nasıl ki çocukluktan itibaren bize sunduğu hikmet ve ilimle yavaş yavaş yırtıp ortadan kaldırıyorsa, bizim de ilişkilerimizde aynı ölçüyü kullanmamız, kurduğumuz ilişkilerdeki riski asgarî seviyeye indirecektir. İnsanca ilişkilerimizde var olan çekingenlik perdesini ölçülü bir şekilde, tedricen, yavaş yavaş kaldırmak; gerektiğinde ise yine bir ölçü içerisinde basamak basamak indirmek, aklın ve vicdanın bir yansıması olan hikmetin gereğidir. Ölçüsüz samimiyetlerin içerisinde yeşillenen denenmemiş sevgiler, ölçüsüz öfkelerin açığa çıkmasına zemin hazırlayarak İblis’in elinde müthiş bir silaha dönüşebilmektedir. Sosyal yaşantı içerisinde perdelere kesinlikle ihtiyacımız vardır. Perdesiz güzelliklerin açığa çıkabilmesi için de, hayal kırıklıklarının önüne geçebilmek için de.

Bu çetrefilli dünya hayatı kesinkes geçicidir. “Siz gerçeklerinizi dünya hayatı üzerine bina ediyorsunuz. [Dünya hayatı ancak bir rüzgâr esintisidir.] Ahiret hayatı ise kesinlikle hayırlı ve gerçek anlamda bakidir.”2 Bu sıkıntılı, geçici ve zorluklarla dolu dünya hayatında ebedî kalacağımızı zannetmek, belki de ebede yönelmek için verilmiş duygularımızı dünyanın bu fani yüzüne yönelterek bir beka arayışına girişmek mahvediyor bizi. Hep bu sıkıntılarla yaşayacağımızı sanmak, huzura ve huzurda yaşamaya aşık insanı şiddeti giderek artarak bir kısır döngünün içerisine atıyor.

Oysa bu hayatı yaratan Rabbimiz, kolaylığı zorluğun içerisine koymuştur.3 Aradığımız gerçek, kaçtığımız ‘zorluğun’ içerisinde saklıdır. Öfke ile hareket etmek kolay, öfkeyi yutarak sabrı tercih etmek zordur mutlaka. Ama, öfke ile hareket ederek neticeye yürümek, yapması kolay da olsa, sonuç itibarıyla meyvesizdir. İnsan istediği neticeyi göremediği noktada öfkelenir. Fakat, öfkenin kendimize dair kaygılarla açığa çıktığı ve hayata aktığı yerde, yani kulluğu terk ederek sanki bir ‘rab’ gibi hareket ettiğimiz andan itibaren de, istediğimiz neticeden adım adım uzaklaşıyoruz demektir. Biz yapmamız gerekenleri yapıp neticeyi Rabbimize bıraktığımız andan itibaren ise, kâinatta var olan her şeyin yürüdüğü yola girerek, âlemlerin Rabbinin âlemdeki her şeyin arasına, ortasına hikmet olarak koyduğu bir hakikate tâbi olacağız. Böylece, kardeşlerimiz olan mahlukat ile buluşacak, öncelikle hazır bir ikram olarak O’na ram olmanın huzurunu duyumsayacağız. İstediğimiz neticede bir hayır varsa, yaratmaktan aciz olmayan bir Rabbin ellerine teslim olacağız. Sabrın ateşinde pişerken, ister istemez derin sorgulamalara girişecek, sorularla hikmetin kapısını aralayacak, ilmin hakikatine vasıl olacağız. Belki de aradığımız gerçek olan ve hakkın da ta kendisi olan bir gerçeğe ulaşacak; hak arayışlarının içerisinde Hak’tan uzaklaşmak yerine, Cenâb-ı Hakk’a vasıl olacağız. Ve bu vuslatın içerisinde, bizde var olan gizli hakikat de açığa çıkacak, bu hayatın ortasında varoluşumuzun hakkını vermiş olacağız.

Görünen o ki, her türlü şerrin başı olan acelecilikle başlayan arayışlar, meçhule doğru yuvarlanıp giderken, insanı cehalette bırakmaktadır. Buna karşılık her türlü hayrın başı olan sabır, insanı varoluşun gayesi olan gizli bir hakikatin, insanlığın ve
hakkın zirvesine taşımaktadır.

İşte Mekke, yaşanan bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Mekke’nin meyvesi olan Medine’nin oluşumunun arkasındaki gerçek öfke midir, hüzün mü? Acelecilik midir, sabır mı?

Onlar hüznü, gözyaşları secde ettikleri toprakları ıslatacak derecede, duyguları Arş-ı Âzamın altında birikip Rablerine neredeyse perdesiz muhatap olacak derece de yaşadılar. Semî’ ve Basîr olan Rableri onların yıllarca hüzün içerisinde döktükleri gözyaşlarından inşa etmiştir Medine’yi.

Öyledir; cehennemin ateşini hüzünlü gözyaşları söndürecektir. Bu dünyada da, ahirette de...


 

Dipnotlar:

1. Maide sûresi 28, 29

2. A’la sûresi 16, 17.

3. İnşirah sûresi 5, 6.