Şu ahirzaman şartları içerisinde kendisini Yaratan’ı unutmayarak O’na yakınlaşmaya çalışan insanların özellikle dışarıdan gelen dayatmalar sonucu amelî planda yaşadıkları sorunların, bir niyet sorunu olmadığını; dolayısıyla, ‘gizli şirk’ gibi ağır ve çirkin bir tanım içerisine hiçbir şekilde dahil edilemeyeceğini düşünüyorum.
Gelin görün ki, bu tür sıkıntılı durumlarda sorulan sorulara verilen cevaplar, genellikle ‘Allah’ı ve ahireti düşünüp karar vermenin gerekliliği’ vurgusunu içerir. Gerçekte ise, bu tarz kararlar aşamasındaki insan Allah’ı ve ahireti düşündüğü için sıkıntıya girmektedir. Allah’ı ve ahireti düşünmese, sıkıntı diye bir şey—en azından—o an için ortadan kalkacaktır. Fakat ilerleyen zaman içerisinde sıkıntılarının kat be kat artacağını fark ederek, düşünmeyi terk ile sıkıntıyı halletme yoluna girmez. Gerçekte, var olan bu sıkıntı ve sıkıntıya rağmen arayışa devam etme hali, yüreklerde yer etmiş olan imanın bir yansımasından başka bir şey değildir. Var olan bir teslimiyetin yansımasıdır bu hal.
Ancak hazır imandan istifade ile, sorunlar çözülmüş gibi görünse bile, duygusal boyut çoğunlukla cevapsız kalır. Bu cevapsızlık tatminsizliğe, tatminsizlik çelişkiye dönüşür. Çelişki ise mutsuzluğa ve duygusal yorgunluğa, yani gönül yorgunluğuna dönüşerek—fiilî tercih hangi yönde olursa olsun—maneviyatı karartır. Özgürlüğe âşık ruhu ve kalbi, birer zincirlenmiş mahkuma çevirir. Bu nedenlerle, hazır imandan istifade ile sorgulamayı kapatmak yerine, hikmetin kapılarını çalarak derinleştirmek gerekmektedir. Bu tarz bir sorgulama, çelişkinin ilacı olabilecek cevapların da ihsanına vesile olabilecektir.
İnsanın şu akıp giden hayatın ortasında çoğu zaman ölümü unuttuğu bir gerçek olmakla birlikte, böylesi kararların eşiğinde en çok hatırladığı şeyler ölüm, ahiret ve terbiye edicinin, yani Rabbin birliği gerçeğidir. Eğer sorun bu bakışlarla da yeterince netleşemiyorsa, düğüm noktası başka bir yerdedir. Sorunun kendisine değil, arkasına doğru bakmak gerekmektedir. İşte burada, ‘nazar’ da dediğimiz ‘bakış açısı’ önem kazanır.
Görebildiğim kadarıyla, niyeti temiz ve düzgün birçok mü’min, ciddi bir nazar problemi olduğu için amelî planda yanlışa düşüyor. Ya bakış açısı dar olduğu için meseleyi yeterince değerlendirecek zihin olgunluğuna ulaşılamıyor, ya da basiretler kısır olduğu için mesele net olarak görülemediğinden iyi niyetlerle yapılan işler neticede istenilenin tam aksi ile sonuçlanıyor.
Şimdi bir mizansenle meseleyi biraz açmaya çalışalım. Bir sultan düşünelim; merhametli, dirayetli, cömert ve kudretli bir sultan. Bu sultan değer verdiği birkaç askerini hem birer vali, hem de birer elçi olarak farklı bölgelere göndersin.
Bu yetenekli adamlardan birine gittiği yerde sıla hasreti o kadar çok ağır basıyor ve sultanı o kadar çok düşünüyor ki, valilik yapamaz hale geliyor. Bir diğeri, sultanın emirlerini ve cömertliğini unutarak geçim derdine düşüyor, dolayısıyla o da valilik yapamaz hale geliyor. En sonuncuları ise, bakıyor ki, gittiği yerde kimse kendiliğinden bir şey vermiyor; geçinmek için çalışmaya kalksa, bu, yaşantısını tamamen kaplayacak. Diğer taraftan, halktan istese, bu da valilik makamının haysiyetini, dolayısıyla sultanı incitecek. Dolayısıyla iki yolu da tercih etmiyor; bir üçüncü yola başvuruyor. Sultana haber göndererek, “Sevgili sultanım! Emrinizi hakkıyla yerine getirebilmek için ve bu makamın haysiyetini incitmemek için ihtiyaçlarımın karşılanmasını sizden rica ediyorum.” diyor. O’ndan O’nun adına istiyor. Böylesine dirayetli ve kudretli bir sultanın bu hikmetli ricayı geri çevirebileceğini tasavvur edebiliyor musunuz?
“Bir kimse bekârlık sebebiyle nefsinden Allah’a karşı korkuya düşer, diyanetine zarar gelir endişesiyle [yani, günaha düşmek korkusuyla] borçlanarak evlenirse, onun [ihtiyacını] gerçekleştirmek Allah’a aittir.”1 anlamında bir hadis okumuştum. Eğer insan şu hayatın içerisinde var oluş sebebiyle ilgili olarak bir şeyi Rabbinden isterse, bunun şu hayatta cevapsız bırakılacağını, şu hadise dayanarak, asla düşünmüyorum.
Ebu Ümeyye b. eş-Şa’banî anlatıyor:
“Ey Ebu Sa’lebe, dedim. Şu ayet hakkında ne dersin: ‘Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, saptırılmış olanlar size bir zarar vermez.’”2
Bana şu cevabı verdi:
“Gerçekten bunu en iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah’a (asm) sormuştum. Demişti ki: ‘Mârufa sarılın, münkerden kaçının. Ne zaman riayet edilen bir cimrilik, tercih edilen dünyalık görür, doktrin sahiplerinin kendi görüşlerini her halükârda [kibirle] tercih ettiklerini müşahede edersen o zaman kendine bak, insanlarla mücadeleyi bırak. Zira önünüzde sabır günleri var demektir. O günler avuçta kor tutmak gibidir. O günlerde sizin kadar amel eden birine sizden elli kişinin ecri verilecektir.’”3
Emr-i ilâhîyi terk ile, böyle bir ecri kaçırmak durumuna düşmekten Allah’a sığınmak gerekir. Aklın ve şuurun gereği de budur.
Bir başka açıdan ise, peygamberlerin de, onların ağır ve yüksek yollarını kendilerine yol edinenlerin de iki türlü halleri vardır. Birincisi, yaşadıkları hal; ikincisi ise, hoş gördükleri veya ilişmedikleri hallerdir. Bu bağlamda, Risale müellifi olan insan mahkemede “Sarık buradan çıkar.” diye boğazına işaret ederken, liseli kızların haline hapishane penceresinden bakıp, kendi halini unutarak ağlıyor dualar ediyordu. Yine, hayatında içki içtiğini ne kendisinden ne de başkasından duymadığımız ve duymamız mümkün de olmayan bu güzide insan, sokakta gördüğü sarhoşun başını okşayarak geçip giden biriydi. Resûlullah (sav) ise, yanında ihtiyaç fazlası birkaç dinar bulununca onları sadaka olarak dağıtmadan uyuyamayan birisi olduğu halde, zekatı verilmek şartı ile sermaye edinilmesine, servet biriktirilmesine ilişmeyen birisiydi. Hatta bu yönde Enes b. Malik’e yaptığı “Allah senin ömrünü uzun, malını çok kılsın.” duası misali duaları dahi vardır. Sahabiler genellikle Resûl-i Ekrem’in yaşantısını kendilerine örnek aldıkları halde, bu ince noktayı gözden kaçırmamış ve onun ilişmediği hallere ilişmemişlerdir. İstisna çıkışlar yapanlar da sahabenin genelinden pek iyi not almamışlardır. Resûlullah’ın yaşantısını mutlaklaştırarak toplumu yargılayanların, kendileri reddedilmese de, fikirleri ve içtihatları sahabe arasında tasdik bulmamıştır. Bu istisnaya en dramatik örnek Ebu Zer’dir. Kesesinde birkaç dinarı biraraya getiren herkesi Resûlullah’ı örnek göstererek tekfir etme noktasına kadar gitmiştir Ebu Zer. Oysa bu yaklaşım cidden problemlidir. Çünkü, ‘risaleti’ Resûlullah’ın kendisi dahi şahsî tercihleri ile sınırlandırmamış iken, Ebu Zer Resûlullah’ın yaşantısını mutlaklaştırarak ciddi bir içtihat hatasına düşmüştür. Yine benzer şekilde, resûl olmayan birileri risaletin inceliklerinin farkına varamadıklarından olsa gerek, zamanın ve zeminin şartlarını dikkate almayan yaklaşımlarla yaptıkları içtihatlarında yanılgılara düşmüşlerdir. Ve, Resûlullah’ın “Bu din zordur, zorlayan kaybeder, siz yavaş olunuz.” gibi ihtarlarını dikkate almadan hareket ettiklerinden olsa gerek, mizansız ve merhametsiz hükümlere sapmışlardır.
“Ey ashabım, siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, emredilenin onda birini terkeden helâk olur. Ama öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacak.”4 diye bu zamana işaret eden sevgili Resûl’ün (asm) ümmetinden fertler olarak, onda on yapmayı tercih etsek bile—ki, ben kendi payıma onda bire razıyım—başka bir mü’minde görüp eleştirdiğimiz halin Resûlullah’ın işaret ettiği onda dokuzluk kısma dahil olduğunu düşünerek, şefkat ve hilm ile muhatap olmak, bu hale sebep olanlara dair şikayetimizi ise sağanaklı yağmurlarla tüm kulların ve hallerin Rabbi olan Zâta iletmek durumundayız.
Çok bilinen bir hadis vardır: “İki günü bir olan ziyandadır.” Bu hadisin devamını okumuştum bir zamanlar: “İkinci günü birinci gününden geri olan mel’undur.” İşte bu hadisin tamamını okuduktan sonra, kendi hayatımı ve muhatap olduğum yaşantıları gözden geçirince derin hüzünlere düşmüştüm. Bu hüzün henüz beni tamamen terk etmemiş olsa da, durgun bir gölde yüzmekle akıntılı bir nehirde yüzmenin arasındaki farkı görünce, yüreğime biraz su serpilmiş bulunuyor. Bu zaman, hayır ile şerrin yer değiştirmesi sebebiyle zemini kayganlaşmış ve şer cihetiyle dehşetli derecede akıntılı bir zamandır. Nehirde akıntıya karşı yüzerken geriye kaymadan durumunu koruyabilen, oldukça iyi bir yüzücü olmak durumundadır. Yani, bu zamanda iki günü bir olan kahramandır. Akıntıya kapılıp geriye kayanlar ise, tenkitlerden, terklerden öte, şefkatle uzatılmış ellere ve yüreklendirici sözlere, durumlarının farkında olduğumuzu hissettiren empatik söylemlere muhtaçtır.
Özellikle bu zaman açısından, fiillere bakıp akılları mahkum etmemek durumundayız. Hele vicdanları ve kalpleri asla! Fikirler ancak bu şekilde ıslah olabilir. Bu akıntısı kuvvetli, suyu ise pis ahirzaman nehrinden kurtulmak belki ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Dipnotlar:
1. İbn Mâce, Sadakat: 31; İmam Mâlik, Sadakat (Muvatta’ 759).
2. Mâide sûresi, âyet: 105.
3. Ebu Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsir Mâide; İbn Mâce, Fiten 21.
4. Kütüb-i Sitte Muhtasarı (İbrahim Canan tercümesi) 13. cilt, s. 458.
